DİN SOSYOLOJİSİNİN KISA TARİHİ

234
PAYLAŞ

 

Öncüler

Din sosyolojisinin nispeten yeni bir bilim olduğunu, 20. yüzyılın başlarında

bağımsız, deneysel ve sistematik bir bilim haline geldiğini belirtmiştik. Bu

anlamda din sosyolojisi bilim olarak yeni olsa da din ve toplum sorunsalı

üzerinde düşünme ve inceleme yeni değildir.

İnsanlık tarihi araştırmaları, dinin insan ve toplum hayatında “fıtri”

(doğuştan yatkın) bir gerçeğe sahip olduğunu göstermektedir. Dünya üzerinde

dinden ve dini yaşayıştan uzak bir toplumun yaşadığı bilinmemektedir.

İnsanlık tarihinin dinle başladığı, kutsal kitaplar kadar felsefe ve bilim araştırmalarının

da bize öğrettiği bir gerçektir. Hans Freyer’in de belirttiği gibi,

insanlığın ne kadar eski zamanlarına, önceki dönemlerine inersek inelim, her

zaman din olgusuyla karşılaşırız. İnsan, nasıl en basit kültürlerde bile bir

takım sosyal gruplar içinde yaşamışsa, bir dinde de yaşamıştır. Henri Bergson,

bu durumu şöyle ifade eder: Geçmişte olduğu gibi, günümüzde de,

bilimden uzak, sanatsız, felsefesiz insan toplumları vardır, fakat hiç bir

zaman dinsiz bir toplum var olmamıştır.

O halde, insanlık tarihi ile birlikte insanın ve toplumun olduğu her yerde

din var olduğuna göre, denilebilir ki, din üzerinde düşünme de o kadar eskidir.

Burada İlkçağ Yunan düşüncesinde ve Hıristiyan ortaçağında din sosyolojisi

açısından önemli bazı düşünürlerin görüşleriyle yetinilecektir.

 

İlkçağ Yunan Düşüncesi

Toplum ve din olayları ile ilgili düşünme ve araştırmanın tarihi, İlkçağ Yunan

düşüncesine kadar uzanır. Sosyal, daha geniş olarak manevi bilimlerin tarihini

ilk Yunan sofistlerine kadar çıkarmak genellikle gelenek haline gelmiştir.

Fakat onlardan önce de, daha doğa bilimleri kurulmaya başladığı zaman, din

üzerine bugünkü din bilimleri bakımından çok ilginç düşüncelere rastlanmaktadır.

Sofistlerin görüşleri, zamanın dinlerinin gözlemine dayanıyordu. Toplumun

din üzerinde, dinin de toplum üzerinde karşılıklı etkilerini incelemeleri

bakımından deneysel din sosyolojisi tarihinde önemli yerleri vardır.

Din sosyolojisi açısından en orijinal görüşlere Eflatun’da rastlanır. Onun

birçok bilim ve felsefe konularında olduğu gibi, bu alanda da bir öncü olduğu

söylenebilir.

Eflatun, sofistlerin “Her şeyin ölçüsü insandır.” ilkesinin aksine “Her

şeyin ölçüsü Tanrı’dır.” diyerek işe başlamakta ve bu görüşü üzerine bütün

bir felsefe, ahlak, ve siyaset sistemini kurduktan sonra, bu sistemin temeline

de dini yerleştirmektedir. Çünkü, kurmak istediği yeni toplum düzeninin dinsiz

yaşayamayacağına inanmaktadır. Eflatun’un din sosyolojisi açısından dikkati

çeken iki önemli eseri vardır; “Devlet” ve “Kanunlar”. Özellikle “Kanunlar”

adlı eseri alanımız itibarıyla daha da önemlidir. Eflatun bu kitabında, günün

sosyal şartlarına uygun bir devlet ve anayasa planını çizdikten sonra,

koyduğu kanunların sadece maddi yaptırımlarla tutunamayacağını, asıl manevi

yaptırımlar gerektiğini, bunu da ancak dinin verebileceğini söylemektedir.

Toplumda rastlanan her türlü bozukluğun dinsizlikten, inançsızlıktan ileri

geldiğini, dolayısıyla iyi bir toplum düzeninin kurulabilmesi için, ilkin dinsizlikle

savaşmak ve bunun için de birçok devletin yaptığı gibi, dinsizlik

aleyhinde kanunlar çıkarmak gerektiğini ifade etmektedir. Ona göre, dinsizliği

önlemek için kanun çıkarmak da yeterli değildir. Çünkü, dinsizliğin asıl

sebebi maddi değil, manevidir, halktan değil filozoflardan kaynaklanmaktadır.

Böylece o, dinsizliğe götüren materyalist felsefeye karşı, spiritualist bir

felsefe kurmak gerektiğini belirterek, düşünce tarihinde ilk olarak sağlam bir

İlahiyat (Teoloji) sistemi kurmaktadır. Eflatun’a göre, bu İlahiyatın ilk işi;

Tanrı’nın varlığını ispat etmek, ikincisi Tanrı’nın insanlarla ilgilendiğini, hiç

kimsenin yaptığının yanına kâr kalmayacağını göstermek, üçüncü olarak da;

Tanrıların bir takım yalvarmalarla ve hediyelerle kazanılamayacağını, herkesin

kendi hareketlerinden sorumlu olduğunu anlatmaktır.

Böylece Eflatun, dinde, inanç, amel, eğitim ve yaptırımın önemini anlatmakta

ve bunların bir toplumun var olma, yaşama şartlarından biri olduğunu

belirtmektedir. Eflatun’un din-toplum ilişkilerini çeşitli yönlerden ayrıntılı bir

şekilde incelemesi, din sosyolojisinde tarihsel anlamda gerçek bir öncü olduğunu

göstermektedir.

Sosyolojinin öncülerinden hatta ilk kurucularından biri olarak kabul edilen

Aristo’nun din üzerine görüşleri daha çok metafizik ve psikolojik temellere

dayanmaktadır. Din ve toplum ilişkileri konusuna ise genel sosyolojik görüşlerinden

başka bir şey söylememektedir.

 

Hıristiyan Ortaçağı

Hıristiyanlık, doğuşu ve geniş Roma topraklarına yayılışı ile birlikte, kendini

anlamak ve anlatmak istediği zaman, Yunan felsefesinin, özellikle Helenistik

dönemin ünlü iki felsefi akımı olan Stoacılık ve Yeni Eflatunculuğun yardımına

başvurmuştur. Dinin inanç sistemini felsefi bir şekilde açıklamak ihtiyacından

Hıristiyan Teolojisi doğmuştur. Böylece bütün Ortaçağ boyunca,

din bilgisi ve din bilimi aşağı yukarı Teoloji’den ibaret kalmıştır. Dolayısıyla,

bu dönemin, toplum anlayışlarında da Hıristiyan Teolojisi’nin baskın rol oynadığı

açıkça görülmektedir.

Bu dönemin toplum görüşlerinin çerçevesini biri mistik, diğeri de skolâstik

iki dünya görüşü oluşturmaktadır. Bu dönemde ideal toplum örneği

“görünmeyen âlem”dir. İçinde yaşadığımız âlem gölgeden ibarettir ve geçicidir.

Çünkü, sonsuz ve mükemmel topluma ancak öteki âlemde kavuşulabilir.

Şimdi de bu dönemin iki ünlü temsilcisinin görüşlerine bakabiliriz.

Saint Augustin (354–430) “Tanrı Sitesi” adlı eserinde Ortaçağ Hıristiyan

dünyasındaki mistik görüşün esaslarını anlatmaktadır. Ona göre, içinde

yaşadığımız bu dünya toplumları (siteleri) gelip geçicidirler. Buna karşılık

görünmeyen, değişmeyen ve sonsuz olan öbür âlemdeki mükemmel site, gerçek

sitedir. Ancak, bu site yere indirilebilir. İnsan ideal sitenin hemşerisi

olabilir. Tanrının emirlerine uyan ve sevgisini kazanan kişi Tanrı sitesinin

hemşerisi demektir ve O’nun sofrasında yemek yer.

Akinaslı Saint Thomas (1225–1274) ise, skolâstik dünya görüşü ve toplum

anlayışının esaslarını ortaya koyduğu “İlahiyat Mecmuası” adlı eserinde;

toplumun temeli ve düzeni olan kanunları aklın ilkelerinden çıkarmakta ve

skolâstik düşünce ile aklın kurallarını İncil’in emirleri ile uzlaştırmaya çalışmaktadır.


 

Kurucular

Sosyolojinin kurucularına ve din sosyolojisi ile ilgili temel yaklaşımlarına

geçmeden önce kısaca ortaçağın sonlarından itibaren başlayan değişim hareketlerine

bakmakta yarar vardır.

Skolâstiğin egemen olduğu Hıristiyan ortaçağı boyunca felsefi ve teolojik

karakterli dini sosyal düşünce anlayışı, İslam bilginlerinin ve Antik Yunan

düşüncesinin eserlerinin Latinceye çevrilmesi, Batılıların haçlı seferleri

nedeniyle İslam kültür ve uygarlığıyla tanışmaları ve 15. yüzyıldan itibaren

gerçekleştirilen büyük coğrafi keşiflerin etkileriyle derin sarsıntı geçirdi.

Bütün bu ve benzeri etmenler, Avrupa ortaçağının karanlığını, cehalet ve

düşünsel durgunluğunu sona erdirirken, yeniçağın başlangıcından itibaren de

Avrupa’da büyük değişim ve dönüşüm hareketlerine zemin hazırlamış oldu.

Rönesans ve Reform hareketleri, bilimsel ve teknik buluşlar, İngiltere,

Fransa ve Almanya’daki Aydınlanma hareketi, Fransız ve Sanayi devrimleri

gibi olay ve olgular, toplumların siyasi, sosyo-ekonomik ve kültürel hayatlarında

büyük değişmeler meydana getirdiği gibi kilisenin ve halkın din ve

dünya görüşü de sorgulanmaya başlanmıştır. Çünkü Kilise doğa bilim araştırmaları

ve yeni buluşlar karşısında, bilim adamlarına karşı (örneğin, Galile,

1564–1642, hatırlanabilir) olumsuz tutum takınmıştır. Kilisenin bu yanlış

tutumu din karşıtlığını arttırmıştır. Bu durum materyalist felsefelerin gelişmesine

ve dini-sosyal hayatın alt üst olmasına neden olmuştur. Böylece aydınlanma

hareketi, geleneksel din anlayışından uzaklaşarak hem kiliseyle hem

de halkla inanç ve düşünce yönünden ayrılmıştır. Aydınlanma dönemi (17. ve

18. yüzyıl) filozofları, (Hint, Çin, Asya gibi) farklı coğrafyalardaki toplumların

dinlerini incelediler. Dinleri birbirleri ile ve özellikle de Hıristiyanlıkla

karşılaştırdılar. Bütün dinlerde benzer ve ortak yönlerin varlığı düşüncesinden

hareketle de “Tabii (Doğal) Din” adıyla yeni bir felsefi-dini hareket

başlatmış oldular.

“Tabii (Doğal) Din yaklaşımı ile insanda din ve Tanrı duygusunun doğal

olarak var olduğunu ön kabulü ile, bir din kurmak istemişlerdir. Buna göre;

tarihi dinlerde yalnız bu tabii duyguya uygun olanlar alınıyor ve dinin tabii

akla uygun olmayan yerleri sadece bir gelenek olarak kabul ediliyordu.

Böylece, aklın ürünü bir din anlayışı oluşturdular. Kendilerine “Deist” (Tanrıcı)

adını veren bu Aydınlanma dönemi filozofları, ilk çağda olduğu gibi bir

tür felsefi bir dine bağlanmış oldular. 18. yüzyılın bu rasyonalist filozofları,

ilkin kiliseye karşı yaptıkları eleştirilerini daha sonra da dine çevirmişler ve

dinin tarihi rolünü oynadığı ve sonunun geldiği savını ileri sürmüşlerdir.


Sosyoloji ve din sosyolojisinin kurucu düşünürlerine geçmeden önce,

Karl Marks’tan (1818–1883) bahsetmek gerekecektir.

Marks, dini ayrıntılı olarak incelememesine karşın, daha sonra dine

sosyolojik açıdan getirilen yaklaşımlarda etkili olan, sosyolojinin üç klasik

kuramcısından (Marks, Durkheim, Weber) birisidir. Bu üç kuramcı da dinin

temelde bir toplumsal süreç olduğuna, bilimin gelişmesi, rasyonelleşme ve

kalkınma ile birlikte modern zamanlarda öneminin göreceli biçimde

azalacağına inanıyorlardı.

19. yüzyıl teolog ve felsefecilerinin yazdıkları ve bunlardan özellikle

Feuerbach’ın “Hıristiyanlığın Özü” (1841) adlı eseri ve diğer çalışmaları

Alman aydınlarını ve daha çok gençliği etkilediği gibi, o yıllarda gençlik

dönemini yaşayan Marks’ı da derinden etkilemiştir. Bu nedenle, Marks’ın

dinle ilgili düşüncelerini Feuerbach’a giden köklerinde aramak gerekir.

Feuerbach’a göre din, insanın kendi düşüncesinin insanlar üstü bir plana

aktarılışıdır. Başka bir ifade ile, din, kültürel gelişme sürecinde insanların

ürettiği düşünce ve değerlerden oluşmakta, fakat bunlar yanlış bir şekilde

ilahi güçlere ya da tanrılara mal edilmektedir. İnsanların ruhun ölmezliğine

inanmaları ve ilahi adaletin tecellisine inançları, yine insanların adalete

susamışlıklarının soyut bir plana aktarılması, dünya ötesi bir insani isteğin

şekil değiştirmesinden ibarettir. Yine Feuerbach’a göre, insan, dini düşüncelerinin

kendi iç hayatının bir izdüşümü olduğunu anladığı anda, artık kendi

doğasının dışında bir ölçü, değer aramayacak, kendi kişiliğini idrak etmeye

çalışacaktır. Feuerbach bunu daha açık bir şekilde şöyle belirtir: “Hıristiyanlık,

aslında yalnız insanların Us’undan değil, bizzat hayatından da uzun

zamandan beri yok olmuştur. Hıristiyanlık, artık yangın ve hayat sigortalarımızla,

demiryollarımız ve buhar gemilerimizle, resim ve heykel galerilerimizle,

askeri ve endüstri okullarımızla, tiyatro ve bilimsel müzelerimizle

tam bir zıtlık halinde olan bir sabit fikirden başka bir şey değildir”.

Marks, bu düşüncelerin çok büyük etkisi altında kalmıştır. Ona göre din,

ünlü deyişiyle söylersek, halkın afyonudur. Şerif Mardin, bu ifadenin Feuerbach’ın

düşüncelerinin etkisi altında yazıldığını söyler. Cümlenin tamamı ise

şöyledir: “Din, baskıya tabi yaratıkların iç çekmesi, kalpsiz bir dünyanın kalbi,

ruhsuz olayların ruhudur, halkın afyonudur”. Ona göre, din bu dünya

şartlarına müdahale etmeyi bir yana bırakmayı öğretmekte, mutluluk ve ödülleri

ölümden sonraki hayata ertelemektedir. Böylelikle de dikkatlerin bu

dünyadaki eşitsizlik ve adaletsizlikler üzerinde yoğunlaşması önlenmekte,

insanlar öteki dünya vaadiyle avutulmaktadır. Din, aynı zamanda güçlü bir

ideolojik öğeye sahiptir: Dini inanç ve değerler, servet ve güç dağılımındaki

eşitsizlikleri makul göstermeye yaramaktadır. Örmekse, “yumuşak başlı

kişilerin dünyanın varisi olacağı” yolundaki inanış, azla yetinmeyi ve baskıya

boyun eğmeyi önermektedir.

Çoğunlukla Marks’ın dini bir kenara attığına inanılır, fakat bu doğru

değildir. Çünkü Marks dinin “kalpsiz bir dünyanın kalbi” olduğunu, günlük

gerçekliğin acımasızlığından kaçıp sığınılan bir liman olduğunu belirtir. Ona

göre, geleneksel biçimiyle din ortadan kalkacaktır, yok olmalıdır da; ama bu,

dinde içkin olumlu değerlerin insanlığın gelişimine büyük ölçüde yön veren

idealler olabildiği için böyle olacaktır. Yoksa dinin getirdiği idealler ile

değerler yanlış anlaşıldığı için değil.

Marks’a göre din, toplumsal değişimden çok, statükonun ve egemen

sınıfların çıkarlarının devam etmesine hizmet eder. Ona göre, Hıristiyan

düşüncesi, 18. yüzyılın rasyonalist düşüncelerine mağlup olurken; feodal

toplum, onun ölü birliklerini devrimci burjuvaziye karşı savaşa sürüyor ve

böylece eski toplumsal konumunu devam ettirebilmek için değişime karşı

verdiği mücadelede dini kullanıyordu. Marks, egemen sınıfların, kendilerine

yönelik bir devrim tehlikesine karşı, kitleleri pasifize etmek için dini nasıl

kullandıklarını örneklendirirken, çok yakından tanıdığı İngiltere örneğini

verir: İngiliz burjuvazisi, kitlelerin dini duyguları kaybolduğu takdirde, neler

olabileceğini Fransız Devrimi örneğinde görmüş ve gittikçe güçlenen

konumuna ve ekonomik hâkimiyetine son verebilecek benzeri bir işçi

ayaklanmasının İngiltere’de de patlak vermemesi için dini kullanmaktan

çekinmemişti. Aşağı tabakanın Hıristiyanlaşması, İncil öğrenmesi için her yıl

büyük harcamalara girişti ve üstelik sahip olduğu yerli dini mekanizmalarla

da tatmin olmayıp, bazı Amerikan dini uyanış hareketlerini ithal etti. Hatta

eski Hıristiyanlık propagandasını yeniden dirilten, sefillerin seçilmiş

olduklarını söyleyerek kapitalizme karşı, devrimci bir direniş göstererek değil

dini bir yolla savaşan Protestan Kurtuluş Ordusu’nun yardımını bile kabul

etti. İngiliz burjuvazisinin, dini, halkın ayaklanmaması için ayakta tutmaya

çalıştığını ifade eden Marks’a göre, gelenek, büyük bir geciktirici güçtür;

tarihin eylemsizlik gücüdür.

 

Auguste Comte (1798–1857)

18. yüzyılın aşırı rasyonalizmine (akılcılığına) karşı, tepkisel bir hareket

olarak doğan pozitivist felsefe, 19. yüzyıla damgasını vurmuştur. 19. yüzyıl

aynı zamanda Darwin’in (1809–1882) evrim teorisinin sosyal bilimlere

uygulandığı bir dönemdir. Darwinizmin evrimci görüşlerinin etkisiyle din

sosyolojisi çalışmalarında, ilkel denilen toplumların dinleri araştırılmış, dinin

kaynağı ve buradan hareketle dini evrimin (tekâmül) aşamaları açıklanmaya

çalışılmıştır.

Sosyolojinin isim babası Auguste Comte, pozitivist felsefenin de en önde

gelen temsilcilerindendir. O, pozitif yöntemin bilimler için zorunlu olduğunu,

gözleme, deneye ve yasaların tespitine dayanan bu yöntemin, teolojik ve

metafizik alanlara da yayılması gerektiğini söyler. Comte’nin genel sosyoloji

gibi din sosyolojisinin de kurucusu olduğu kabul edilir. Ancak onda bugün

anlaşılan anlamda bir din sosyolojisinin varlığından söz etmek mümkün

değildir. Çünkü onun sosyolojisi normatif özelliklerle tam bir sosyal felsefe

karakterine sahiptir. Hatta onun eserinde sosyoloji ile din kelimeleri bir ve

aynı şeyi ifade eder görünmektedir.

Comte’nin sosyolojisi sosyal statik ve sosyal dinamik olmak üzere iki

bölümden oluşur. Sosyal statik, bir toplumu kuran ve yaşatan temel öğelerin

ve bunların birbirleriyle olan ilişkilerini düzen halindeki, durgunluk içindeki

yasalarını tespit eder. Sosyal dinamik ise bu temel öğelerin tarih boyunca

gelişmesini, dinamiğini, ilerlemesini inceler. Ona göre sosyal statik, toplumsal

düzenin, sosyal dinamik de ilerlemenin bilimi idi. Ancak her iki bölümün

de temel öğesi dindi.

Statik açıdan toplumu meydana getiren üç temel öğe; aile, devlet ve

dindir. Bunlarsız bir toplum kurulamaz. Toplum düzeninin tam veya eksikliği,

iyi veya kötü olması bunlar arasındaki ilişkiye bağlıdır. Din, aile ve

devlet gibi insanın doğasından çıkan ve toplum halinde yaşayan insan için

zorunlu bir kurumdur. Nerede bir insan toplumu varsa orada bir din vardır.

Diğer sosyal kurumlar gibi din de değişebilir, gelişebilir ama 18. yüzyıl

filozoflarının sandığı gibi ortadan kalkamaz. Bu tespitlerden sonra Auguste

Comte, kurmayı tasarladığı pozitif toplumun pozitif bir dini olması gerektiğini

ileri sürerek din kurucusu olarak ortaya çıkmaktadır. Hatta o, kurduğu

bu pozitif dinin ilmihalini bile yazmıştır.

19

Emile Durkheim (1858–1917)

Auguste Comte’den sonra Fransız sosyolojisinin en önemli temsilcisi E.

Durkheim’dır. Daha önce de belirttiğimiz gibi “din sosyolojisi” terimini ilk

defa kullanan da odur. Onun sosyolojisini en geniş anlamı ile bir din

sosyolojisi olarak görmekte bir sakınca yoktur. Çünkü, onun sosyolojisinin

esasını kolektif bilinç anlayışı oluşturur. Kolektif bilinç, kolektif düşüncelerin

toplamından ibarettir. Toplumun kolektif düşüncelerinin temelini de dini

inanç ve düşünceler oluştururlar.

Sosyoloji anlayışı itibariyle A. Comte’nin pozitivist felsefesinin etkisi

altında kalan Durkheim, dinin toplumsallığı üzerinde durmakta, dinin özünü

ve başlangıcını tamamen sosyal şartlardan hareketle açıklamaktadır. Comte

gibi o da, dinin öznesi ile muhtevasını birbirine karıştırarak onu toplumun bir

fonksiyonuna indirgemektedir.

Durkheim “İntihar” (1897) adlı eserinde intiharı psikolojik olmaktan

çıkararak, toplumsal bir olay olarak incelemekte, birçok etmenin yanı sıra,

intiharlarla dini inanç ve hayat arasındaki ilişkiler üzerinde durmaktadır.

Buna göre; dine bağlılıkla intiharların azlık çokluğu arasında ilişkiler vardı.

Durkheim, istatistiklerden hareketle intiharların en çok sanayileşmiş, çözülmüş

toplumlarda baş gösterdiğini, Protestan toplumlarda, Katolik toplumlara

göre intihar oranlarının daha yüksek olduğunu, zira Katolik Kilisesi’nin,

insanı ve toplumu daha sıkı bir şekilde sararak kişileri birbirine bağlayıp

bütünleştirip bir cemaat halinde tutabildiğini göstermeye çalışmıştır.

E. Durkheim’ın “Dini Hayatın Başlangıç Şekilleri” (1912) adlı eseri, din

sosyolojisinin ilk klasiklerindendir. Ona göre insanın kendisiyle dünya hakkında

edindiği ilk düşüncelerinin kaynağı dindir. Dünya ve Tanrı üzerine bir

görüşe sahip olmayan bir din yoktur. Felsefe de bilim de dinden doğmuştur.

Aynı şekilde, hukuk, ahlak, iktisat, sanat gibi hemen hemen bütün kurumlar

din kaynaklıdır. Bütün sosyal kurumların dinden doğması doğaldır. Çünkü,

toplum dinin özüdür, ruhudur. Din her çağda toplumsal dayanışmayı güçlendirmek

gibi çok iyi bir iş görmüştür. Onun için toplumlar var oldukça din de

çeşitli biçimlere bürünerek daima yaşayacaktır.

Durkheim, dinlerin evriminden daha çok, dinin kökeni (origine, menşei)

sorununu araştırır. Kendinden önce dinin kökeni üzerine ileri sürülen en dikkate

değer kuramları (animizm, naturizm) eleştirdikten sonra kendi kuramını

ortaya koyar. Ona göre din, toteme tapınma (totemizm) şeklinde başlamıştır.

Onun kaynağını da toplumun kolektif vicdanından aldığını iddia etmektedir.

Yani dinin kaynağı topluluğun kendisidir. Başka bir deyimle, topluluk heyecanı,

topluluk ruhudur.

Durkheim, dinin toplumun kolektif bilincinden doğduğunu öne sürerek,

din gibi özünde insan ve toplumu aşan, aşkın bir gerçekliği tekrar insan ve

topluma dönüştürmekle dinin öznesi ile nesnesini, tapanla tapılanı birbirine

karıştırmakta ve hataya düşmektedir.

 

Max Weber (1864–1920)

Din sosyolojisinin kurucularından birisi de E. Durkheim’in çağdaşı Alman

bilim adamı Max Weber’dir. Weber, genel olarak toplum ve ekonomi, özel

olarak da din ve ekonomi üzerindeki incelemeleriyle tanınmıştır. Onun dini

inançları, değerlendirme biçimi kendinden öncekilerden önemli farklılıklar

 

göstermektedir. O, din sosyolojisinin 19.yüzyılda olduğu gibi, dinin kökenini,

gelişimini araştıran bir bilim değil, dini davranışların ya da dinden kaynaklanan

sosyal davranışların bilimi olması gerektiğini söyler. Aynı şekilde dinisosyal

davranışlar incelenirken dinin yadsınması ve gelişen toplumlarda

anlamını tamamen yitiren bir olgu olarak görülmesi de söz konusu değildir.

Weber’in, din olaylarını incelediği yöntemi de öncekilerden farklıdır.

Rickert ve Dilthey’den yararlanarak “Anlayıcı Sosyoloji “ geleneğini olgunlaştırmış,

öteki sosyal olaylar gibi din olaylarını da, nedenleri ve etkileri

açısından “anlayış” yöntemiyle yorumlamıştır. Diğer yandan ona göre; deneysel

sosyal bilimler olanı araştırmalıdır, felsefenin ye da sosyal felsefenin

yaptığı gibi olması gerekeni değil. Bu nedenle, kişisel değer yargılarından

uzak durulmalı, sınırları kesin kavramlar kullanılmalı ve bilimsel açıklamalar

birden çok nedene dayandırılmalıdır. İşte Weber’in yaptığı incelemelerin ortak

özellikleri bunlardır.

Bu nedenlerle Weber, sosyolojinin olduğu kadar din sosyolojisinin de

kurucusu sayılmaktadır. Çünkü o, din sosyolojisinin felsefeden sıyrılarak objektif

ve deneysel bir dini-sosyal olaylar bilimi olarak, bağımsız ve sistematik

bir disiplin haline gelmesinde çok büyük pay sahibidir.

Weber’in din sosyolojisi ile ilgili en önemli eserleri; “Din Sosyolojisi

Hakkında Makaleler” (3 cilt) ile ona bu alanda ün kazandıran “Protestan

Ahlakı ve Kapitalizmin Ruhu” dur.

Weber, dini inançların toplumların ekonomik hayatlarını ne yönde etkilediğini

araştırır. O, insan davranışlarının yaşadıkları toplumun varoluş konusundaki

genel anlayış çerçevesinde anlaşılır olduğunu, dini dogmaların ve

bunların yorumlarının dünya görüşünün ayrılmaz parçası olduğunu, bireyleri,

grupları ve özellikle de ekonomik davranışları anlamak için, bunları anlamak

gerektiğini kanıtlamak istemiştir. Ayrıca Weber, dini anlayışların ekonomik

davranışların gerçekten bir belirleyicisi olduğunu ve bu bakımdan toplumların

ekonomik değişimlerinin nedenlerinden biri olduğunu göstermek istemiştir.

Bu anlayıştan yola çıkarak, Protestanlıkla kapitalizm arasındaki ilişkileri

inceleyen Weber, belirli bir dünya görüşü ile (Protestanlık), belirli bir

ekonomik etkinlik (kapitalizm) biçimi arasında manevi bir ilişki olduğu

sonucuna varmıştır.

Nitekim, Protestanlık mezhebinin kurucusu M. Luther’in, J. Calvin’in ve

diğer protestan ilahiyatçıların öğretileri analiz edildiğinde bunların modern

kapitalizmin ruhunu oluşturdukları görülmektedir. Çünkü onlara göre kapitalist

ruhun çıkış noktası meslek aşkıdır, yani irrasyonel bir biçimde kendini

mesleğine adamak. Bu çeşit bir meslek anlayışının kökü dinidir. Bu anlamda

Protestanlık, işi ve çalışmayı kutsallaştırmış, dünya hayatından kaçan insan

ideali yerine, her şeyden önce kurtuluşu dünyada arayan ve akla uygun bir

hayat süren bir insan idealini taraftarlarına aşılamıştır. Demek ki; rasyonel bir

iş için, rasyonel olmayan itici güçlerin harekete geçirilmesi gerekmektedir.

Sonuç olarak, Weber’e göre dini olaylar ekonomik olaylarla karşılıklı

etkileşim içindedirler. Onlardan birini ötekinin basit bir fonksiyonu olarak

görmek ve tek taraflı bir yorumlamaya gitmek yanlıştır. Weber bu tezi ile,

Marks’ın din olaylarını tek nedene bağlama yolundaki çabalarını yetersiz bularak

reddetmektedir.

Weber, bu çalışmasından sonra, dünya dinlerinin Yahudilik, Budizm

Konfüçyanizm, Taoculuk ve Brahmanizm’in karşılaştırmalı bir sosyolojisini

yapmaya yönelir. İslamiyet üzerine gerçekleştirmeyi tasarladığı çalışmasını

tamamlayamadan ölür.

21

Görüldüğü gibi, Max Weber, dini anlayışlarla ekonomik davranışlar

arasındaki ilişkileri aydınlatmaya çalışmış olmakla din sosyolojisi kısa tarihi

içinde kendine ayrıcalıklı bir yer edinmiştir. Her ne kadar Weber’in çalışmaları

din-ekonomi ilişkileri üzerine odaklanmakla birlikte, din sosyolojisinin

diğer konularında da çalışmaları ve görüşleri bulunmakta olup, bunlar

arasında. Dini otorite tipleri, çeşitli sosyal tabaka ve çevrelerin dini tutumları,

din ve cinsiyet, sanat, siyaset ve eğitimi ilişkileri, dini cemaatler ve grupların

diğer doğal gruplarla ilişkileri konularını zikretmek mümkündür.


 

Diğer Sosyologlar

M. Weber’e ilk önemli katkı, arkadaşı Ernest Troeltsch (1865–1923) tarafından

gelmiştir. Özel din sosyolojisi alanındaki en önemli eseri “Hıristiyan

Kilise Gruplarının Toplumsal Doktrini”dir (1912). Eserini sadece Hıristiyanlığa

ayırmış olan Troeltsch, Hıristiyan kilise ve mezhepleri üzerine Hıristiyan

din sosyolojisi yapmıştır. Diğer dinlere yer vermemiştir.

Asıl sistematik din sosyolojisi Birinci Dünya Savaşı’nı izleyen yıllarda

Max Weber’in öğrencisi Joachim Wach (1898–1955) tarafından kurulmuştur.

Almanya’daki “Anlayıcı Sosyoloji” geleneğine bağlı olan Wach’ın 1931

de yazdığı “Din Sosyolojisine Giriş” adlı eseri ilk defa sadece bu alana

ayrılmış sistematik bir çalışmadır. Bu eser, deneysel, onun deyimiyle ampirik

bir din sosyolojisinin, konu, metot, alan ve sınırlarının ana çizgilerini

anlatmaktadır. Wach, 1946’da kitabını genişleterek “Din Sosyolojisi” adıyla

bu alanda yazılmış en önemli eseri vermiş oluyordu.

J. Wach eserinde bütün dini-sosyal olayların ansiklopedik sistemleştirilmesini

denemektedir. O eserinde, dinin sosyolojik teorisini kurmaya

çalışmadığı gibi, belli sorunları aydınlatmaya da yönelmez. Yaptığı daha çok

dinin ortaya çıkan sosyal biçimlerinin derlemesidir.

Wach, din sosyolojisini, din biliminden ayrı düşünülemeyecek bir disiplin

olarak görmüştür. Din biliminin alt dallarını oluşturan din fenomonolojisi,

dinler tarihi ve din psikolojisinin yanında yer almaktadır.

Ona göre dini deneyimin üç anlatım biçimi vardır. Bunlar teorik

(inançlar), pratik (ibadetler), sosyolojik (cemaat, inananlar topluluğu) şeklinde

gösterilmektedir. Din sosyolojisinin en önemli görevi, üçüncü anlatım

biçiminin tipolojisinin yapılması ve sistemleştirilmesidir.

Wach’ın üzerinde en çok durduğu sosyolojik anlatımdır. Dini grupların

çeşitli tipleri, doğuşu, gelişmesi, dini otorite tipleri, din ve toplumun karşılıklı

ilişkileri ve din-devlet ilişkileri gibi çeşitli konulardır.

Wach, Weber’den daha çok dinin içi yüzüne (yorumuna) ilgi duymuştur.

Ona göre, din ve toplum iki bağımsız birimdir. Her iki sistemin birbirlerini

karşılıklı etkilemeleri, cemaatleşme ve dini lider tipleri din sosyolojisinin

konusudur. Başka bir anlatımla, dini toplumu, din-toplum ilişkilerini ve dini

grupları inceler.

 

 

M. Weber ve J. Wach’ın yolunu izleyen diğer bir Alman din sosyologu da

Gustave Mensching’dir (1901–1978). O da anlayıcı din sosyolojisi ekolüne

bağlıdır.

Wach’dan sonra yazılan ikinci önemli eser olan “Din Sosyolojisi” (1947)

ona aittir. Eserinde dinleri Milli Dinler ve Evrensel Dinler şeklinde ikiye ayıran

Mensching, önce milli dinlerin daha sonra da evrensel dinlerin toplumla

ilişkilerini ayrı ayrı incelemektedir. Daha sonra da sırf dini grupları ele alarak

tipolojik sosyolojinin kategorilerini dini-sosyal olaylara uygulamaktadır.

Mensching’e göre, din sosyolojisi, dinde ortaya çıkan sosyolojik olaylar

ile dinin sosyolojik ilişkilerini incelemelidir. Ayrıca Mensching, genel din

sosyolojisinin var olduğu kadar, her dine ait sosyolojik sorunları inceleyecek

özel din sosyolojilerinin de varlığını kabul etmektedir. Din sosyolojisinde

Weber, Wach ve Mensching’le başlayan yenilikler, zamanla deneysel çalışmalara

yönelmiştir.

İşte bu aşamada karşımıza çağdaş Fransız din sosyologlarından biri olan

Gabriel Le Bras (1891–1970) çıkmaktadır. Fransa’da dini uygulamalar ve kilise

tarihi üzerine yaptığı araştırmalarla öne çıkan G. Le Bras’ın, din sosyolojisine

en büyük katkısı, günümüz toplumlarında din ve dini pratikler konusunun

sistematik ve sosyolojik incelenmesini yapmış olmasıdır. O böylece,

etnolojik ve tarihi yönelimli din sosyolojisi yaklaşımlarının artık aşıldığını

göstermiş, dikkatleri çağdaş toplumlarda din sorununa yöneltmiştir.

G. Le Bras, hem dolaylı hem de dolaysız gözlem teknikleriyle, Fransız

Katoliklerinin dini pratikleri üzerine geniş denemelerde bulunmuştur. Yaptığı

çalışmaları “Dini Sosyoloji Araştırmaları” (1955–56) adlı iki ciltlik bir eserde

toplamıştır. Birinci ciltte, “Fransa Kırsalında Dini Pratiğin Sosyolojisi” başlığıyla,

18. yüzyıldan itibaren Fransa’nın kırsal bölgelerinde meydana gelen

dini değişiklikler ve çağdaş Fransa’nın dini coğrafyası gibi konuları ele alıp

incelerken, ikinci ciltte, “Morfolojiden Tipolojiye” başlığıyla Fransız şehirlerinde

dini yaşayış konusunu ele almaktadır.

G. Le Bras, çalışmalarını daha çok Fransa’daki dini hayat üzerinde

yoğunlaştırmış olmakla birlikte, amacı bütün dinleri araştırma kapsamına

almaktı. Bunu için bütün dinlere uygulanabilir bir anket de geliştirmişti.

Ancak, bu amacına rağmen, genel din sosyolojisi değil de, “Katoliklik Sosyolojisi”

yapmış olup, bu özel din sosyolojisi alanının da öncüsü olmuştur. .

G. Le Bras’ın başlattığı ve ardından hemen hemen bütün ülkelerde farklı

bilim alanlarında da kullanılan “sosyografik” betimleme tekniği, din sosyolojisi

araştırmalarında da yaygın bir şekilde kullanılmaya devam etmektedir.


 

 

Çağdaş Bazı Yönelimler

20. yüzyılın ikinci yarısından günümüze gelinen süreç içerisinde de, din

sosyolojisi alanında öncekilerden farklı olarak, özellikle modern/seküler

dünyada din–toplum ilişkileri konusunda yeni yaklaşımlar sergileyen önemli

sosyologlardan bahsedilebilir. Bu çerçevede Thomans Luckmann, Peter L.

Berger, Robert N. Bellah, Clifford Geertz, Bryan S. Turner, Charles Y.

Glock, Jose Casavova ve Grace Davie gibi isimler öne çıkmakta olup, burada

en önemli örneklerden üçünün din konusundaki sosyolojik görüşleri üzerinde

durulacaktır.

Bazı sosyologlar din için, insanı etkileyen bazı doğaüstü güçlere inanma

şeklinde özsel bir tanımlamaya girişmiş ise de, diğerleri böyle bir bakış

açısının oldukça dar kapsamlı olduğunu savunmuş ve din sosyolojisinin,

kendi araştırma alanı olarak gördüğü sahayı sınırlandırmaması ve tüm ‘inanç

sistemleri’ni açıklaması gerektiğini söylemişlerdir. Bu durumda, tüm çeşitliliği

içinde insanların dünyayı yorumlama biçimleri ve kullandıkları

açıklayıcı çerçeveler din sosyolojisinin ilgi alanına girecektir. Böylece din

sosyolojisi, bilgi sosyolojisinin bir parçası haline gelmektedir; zira insanların

yorumlama şekli, düşünceleri ve bunlar çerçevesinde dünyaya anlam vermeleri

söz konusudur. Bu yaklaşım bazı çağdaş sosyologlarda, örneğin, özellikle

Slovenya doğumlu Alman sosyolog Thomas Luckmann ve Avusturya doğumlu

Amerikan sosyologu ve Lutheryen teolog Peter L. Berger’in çalışmalarında

görülür.

Berger ve Luckmann, din üzerine yapılan çağdaş araştırmalardan çoğunu

eleştirirler ve bunların resmi kiliselerin desteği ve teşviki altında gerçekleştirildiğini

belirtirler. Böyle olunca, din ve din sosyolojisi kiliseye ait

terimlerle tanımlanma sürecine girmiştir; yani kilise merkezli olma eğilimindedir.

Berger ve Luckmann’a göre sosyologlar, bu tür bir ‘kilise sosyolojisi’

yapmak yerine, insanların, yaşadıkları dünyaya anlam verme biçimi ile

ilgilenmelidirler. Din, geçmişte olduğu gibi şimdi de, insanların ‘anlam

dünyası’nın oluşmasında ve yerleşmesinde önemli bir rol oynamaktadır. Eğer

dinin bu geniş yorumu benimsenirse, din sosyolojisinin alanı bir hayli

genişleyecektir. Berger ve Luckmann’ın kapsayıcı din anlayışına göre din,

tüm değer sistemlerini kapsamakta ve örneğin bilimcilik, psikolojizm,

komünizm vb. gibi anlam sistemleri de bir din olarak görülebilmektedir.

 

Thomas Luckmann (1927– …)

Luckmann “Görünmeyen Din” adlı eserinde, din sosyolojisinin, modern

toplumda dinin değişen yapısını tahlil etme konusunda sorunlar yaşadığını

belirtmekte ve modern toplumda geleneksel kilise dininin yerini alan her

hangi bir şeyin de ‘din’ olarak adlandırılıp adlandırılamayacağını tartışmaya

açmaktadır.

‘Din’in tarihsel olarak kurumsallaşmış geleneksel kilise ile özdeşleştirildiğini

ve böylece ‘işlevsel’ olmaktan çok ‘özsel’ ve aldatıcı bir din

tanımının ortaya çıktığını ifade eden Luckmann, bu ‘yargılayıcı’ ve ‘etnosentrik’

(benmerkezci) tanımın teolojik ve felsefi meziyetleri ne olursa olsun,

sosyolojik olarak her hangi bir değerinin bulunmadığını söylemektedir. Luckmann,

aşkın bir nitelik taşısın ya da taşımasın toplumsal/insani süreçlerin bir

ürünü olan tüm ‘anlam sistemlerinin’ ‘dini’ olarak nitelendirilebileceğini ifade

etmekte ve böylece dinin evrensel ve antropolojik bir yorumuna ulaşmaktadır.

Bu çerçevede, bir anlam sistemi oluşturan ve dini bir işlev gören herhangi

bir ‘dünya görüşünün’ de, dinin toplumsal bir formu olarak tanımlanabi24

leceğini öne süren Luckmann’a göre, ‘kilise ve dinin özdeşleşmesi’,

sekülerleşmenin yanlış anlaşılmasına neden olmaktadır. Şöyle ki, iyi

temellendirilmemiş bir teorinin yokluğunda, sekülerleşme tipik bir şekilde,

kiliselere devamın azalmasıyla ölçülen patolojik bir süreç olarak görülmüş ve

kurumsal boşluk, Comte tarafından öngörülen bir karşı kilise tarafından

doldurulmadığından, modern toplumun dindar olmadığı sonucuna varılmıştır.

Luckmann, dinin, giderek daha öznel ve özel bir konu haline gelmeye

başladığını, yani kiliseden koparak bireyselleştiğini ifade etmektedir. Bu

şekilde dinin ‘resmi model’i ile ‘bireysel dindarlık’ arasında bir ayrım yapan

Luckmann, resmi modelin yerini, modern zamanlarda bir başkasının

doldurabileceği ihtimalinin göz ardı edilmemesi gerektiğini vurgulamaktadır.

Bu yeni süreçte din, bireyin kendisini içinde bulduğu verili ve nihai bir kutsal

kozmos olmaktan çıkmış ve bireysel bir tercih meselesi haline gelmiştir.

Dinin geleneksel tarzlarıyla karşılaştırıldığında dinin bu yeni toplumsal

formu, dindarlığın köklü bir şekilde öznel/bireysel bir biçimidir.

 

Peter Berger (1929–…)

Çağdaş dinin sosyal psikolojisi hakkındaki görüşünü büyük ölçüde

Luckmann’a borçlu olduğunu ifade eden Berger, “Dinin Sosyal Gerçekliği”

adlı eserinde, insanı merkeze oturtan antropolojik ve fenomenolojik bir din

sosyolojisinin yöntemlerini geliştirmeye çalışmaktadır. Dini, onun toplumsal

işlevselliği açısından tanımlamaya girişen en inandırıcı ve en kapsamlı

girişimin, Luckmann’ın “Görünmeyen Din”deki teorisi olduğunu belirten

Berger, Luckmann’ın, beşeri olan her şeyin aynı zamanda dini de olduğu

yönündeki antropolojik varsayımlarına ve kiliseye bağımlı bir din anlayışını

eleştirmesine tamamen katıldığını ifade etmektedir. Dini, ‘kendisiyle kutsal

bir kozmosun kurulduğu insani bir girişim’ olarak tanımlayan; ama din ile

insan arasındaki ilişkinin tek yönlü değil, diyalektik bir ilişki olduğunu

vurgulayan Berger, dinin, insanın dünya kurma girişiminde stratejik bir rol

oynadığını; fakat kutsalın tarihi tezahürlerinin çok farklı görünümlere sahip

olduğunu belirtmektedir.

Diğer yandan, bu çeşitlilik ne kadar geniş olursa olsun, din, beşeri aktivite

ve beşeri anlamlandırmanın bir ürünü, daha doğrusu beşeri bir yansıtmadır ve

insani ürünleri, insan–üstü veya insan–dışı olgular haline dönüştürmektedir.

İnsan tarafından kurulan dünya, onun insan ürünü oluşu inkâr edilerek

açıklanmakta; böylece insani düzen (nomos), ilahi düzene (cosmos)

dönüşmektedir.

Din, insani dünyaya yabancı olan varlıkların ve güçlerin realitede var

olduğunu öne sürer ve yabancı olan bir şeyi insana karşı öne sürmek

suretiyle, insanı kendinden yabancılaştırmaya başlar. Bir beşeri anlamlar

dünyası olan sosyokültürel dünya, beşeri olmadığı iddiasıyla sırlarla kaplanır.

Bu yanlışlama eylemi, esrarengizleştirme olarak da adlandırılabilir. Bütün

beşeri ürünler, insani kavramlarla anlaşılabilecekken; din tarafından onların

üzerine atılan bu büyüsellik örtüsü böyle bir anlamayı önler. Dolayısıyla

Berger’e göre, din, en güçlü yabancılaşma aracı olarak, tarih boyunca yanlış

bilincin çok önemli bir şekli olmuştur ve yabancılaşma ve yanlış bilinç,

daima insan ile ürünleri arasındaki diyalektiğin inkarını gerektirir.

Sekülerleşmeyi (secularization), toplumsal ve kültürel alanların, dini

kurumlar ve sembollerin egemenliğinden arındırılması süreci olarak tanım25

layan Berger, Luckmann’a oldukça benzer bir şekilde, bu sürecin başlıca

niteliklerinden birinin ‘bireyselleşme’ olduğunu ifade etmektedir

Sekülerleşme sürecinin, dini, tekelciliği bırakmaya zorlamak suretiyle

çoğulcu bir yapının önünü açtığını belirten Berger, bu çoğulcu ortamda dinin

artık yukarıdan dayatılan bir gerçeklik olmaktan çok bir gönül işi haline

geldiğini ve psikolojik bir mekanizma olarak ahlaki ve tedavi edici

işlevlerinin öne çıktığını ifade etmektedir.

Sekülerleşme ve çoğulculaşmanın birbirine yakından bağlı iki küresel

süreç olduğunu belirten Berger, bu süreçlerle beraber, tarih, sosyoloji ve psikoloji

gibi bilimlerin, dini hakikati mutlaklıktan çıkarıp görecelileştirdiklerini

söylemektedir. Dolayısıyla Berger’e göre, modern çağda dinin başına gelen

şey, onun gerilemesi veya çökmesinden çok, dönüşerek ‘öznelleşme’sidir.

Dinin öznelleşmesi, nesnelliğinin kaybolması, giderek bireysel bir tercih

konusu haline gelmesi ve dini realitelerin sembolleştirilmesi yani sembolikleştirilmesidir.

Bu süreçte bir realite kaybına uğradığı görülen dini gelenek,

yeni duruma ‘direnme’ ve ‘uyum’ arasında bir tercih yapmaya zorlanmakta;

fakat her halükarda onun geleceğinin, sekülerleşme, çoğulculaşma ve

öznelleşme süreçleri ile yaşayacağı etkileşim süreçleri tarafından şekilleneceği

anlaşılmaktadır.

 

Robert N. Bellah (1927–…)

Luckmann ve Berger’in din anlayışını andıran bir başka yaklaşım, Amerikalı

sosyolog Robert N. Bellah’ın sistemleştirdiği ‘sivil din’ teorisidir. Şöyle ki,

1960’lı yıllarda Talcott Parsons ve öğrencisi Robert Bellah gibi bazı

sosyologlar, modern Amerika gibi toplumların, kurumsal düzenlemeleri ile

tarihsel kutlamalarına kutsal özellikler atfettiklerini ileri sürerek, ‘kurumsal

(kiliseye bağlı) din’den ayrı bir ‘sivil din’ görüşü ortaya atmışlardı. Bu

teoriye göre, Amerikan Yaşam Tarzı, Hıristiyanlığın bir yan olgusu olmaktan

çok, kendi inançları, ritüelleri ve azizleriyle adeta ayrı ve bağımsız bir din

olarak tanımlanmakta ve siyasi olarak demokrasi ve bireysel özgürlüğü;

ekonomik olarak ise liberalizmi temsil etmektedir. Bu kentli din, bireyselcilik,

pragmatizm ve kişisel faaliyetleri önemsemektedir. Bu haliyle Amerikan

Yaşam Tarzı, aşkını olmayan, günah veya hüküm kavramlarından yoksun

sekülerleşmiş bir Protestanlık olarak da tarif edilebilir.

Bellah 1967 yılında yayınlanan “Amerika’da Sivil Din” Başlıklı

makalesinde sivil din kavramını kullanır. Sivil din tezi, sekülerleşmenin

artması yönündeki beklentiyi, Amerika Birleşik Devletleri’nde dini inanç ve

kurumlara olan kamusal bağlılık gerçeğiyle uzlaştırmanın bir aracını sağlamaktadır.

Bu teorik uzlaştırma, ABD’de Hıristiyanlığın sanayileşmeyle birlikte

yaşamaya devam etmesinin, kendi geleneksel teolojik muhtevası pahasına

gerçekleşmiş olduğu yönündeki bir iddia biçimini almıştır. Baptizm, evlilik,

pazar ayini ve okulu gibi Hıristiyan kurumlarına yönelik kamusal destekler,

dinin muhtevasındaki derin boşalma ve dönüşümü maskelememelidir.

Bu süreçte kiliseler artık, hareketli, yabancılaşmış, kentli orta sınıflar için,

dini olmaktan çok birer sosyal kulüp haline gelmiştir. ABD’de Ortodoks

Hıristiyan inancından uzaklaşıldığına dair deliller bulunmakla beraber,

bayrağa sadakat, Bağımsızlık Günü törenlerine ilgi ve Arlington Milli Kabristanı

benzeri kutsal yerlere duyulan yakınlık gibi milli yönelimlerin, çoğu

zaman yarı dini bir kutsallık havasına büründüğü görülmektedir. Bu durum

ise, Hıristiyanlığın geleneksel bağlamında olmasa da, seküler bir toplum

bağlamında sivil bir din olarak yaşamaya devam ettiği şeklinde yorumlanmaktadır.

Sivil din tezlerinin arkasında yatan temel fikir, kurumsal dinler açısından

giderek sekülerleşen ileri sanayi toplumlarında kurumsal dinlerin (devletin ya

da sivil toplumun yüceltilmesi türünden), toplumun genel değerlerini belirlemek,

toplumsal birliği sağlamak ve duyguların ifade edilmesini kolaylaştırmak

gibi geleneksel dini işlevleri gördüğüdür. Başka bir deyişle, sivil

dinler, toplumsal sistem içinde dinin karşıladığı türden ihtiyaçları karşıladıkları

için, kurumsal dinlere karşı ‘işlevsel bir eşdeğerlilik’ sunar ya da

‘işlevsel bir alternatif’ oluştururlar.

Sonuç olarak, özsel bir din anlayışından yola çıkanlar, modernleşme ve

onun sonucu olarak ortaya çıkan sekülerleşme ve çoğulculaşma gibi olguları,

din aleyhine gelişen karşı konulamaz ve tehlikeli olgular olarak görürken;

Luckmann ve Berger’in ‘görünmeyen din’ ve ‘bireysel din’ ve Bellah’ın

‘sivil din’ kuramları gibi işlevselci yaklaşımların, modern ve laik toplumda

dine bir yer bulma çabasını yansıttığı söylenebilir.