Din Eğitimi ve Öğretiminin Sosyolojisi

Din Eğitimi ve Öğretiminin Sosyolojisi

Esasen, bu son nokta, genel olarak Türk toplumunun dinî eğitim ve öğretiminin sosyolojisi konusuna bizi götürmekte ve anlaşılan, madem ki hemen her toplumda olduğu gibi modern Türk toplumu içerisinde de, dinin hayatiyeti ve dinamizmi, onun eğitim ve öğretimi ile yakından ilişkili bulunmaktadır, o halde orada dinî eğitim ve öğ­retim sorunları, öteki toplum problemlerine bağlı olarak hayatî mese­leler şeklinde karşımıza çıkmakta ve bunların ihmalinin toplumumuz- da ağır sonuçlara yol açabileceğini önemle ve ısrarla belirtmek gerek­mektedir. Hattâ, mademki, bilimsel olarak ele alındığında, dindarlık dediğimiz olay, insanın ■ doğuştan getirdiği sırf “dinî” olan eğilim yahut istidadın belli bir sosyal çevrede eğitim-öğrenim yoluyla işlen­mesi süreriyle açığa çıkmakta ve şekillenmektedir, o halde dinî eğitim- öğretim ve bunun gerçekleştirildiği çevre çok büyük ve hayatî önem taşımaktadır.

Öğretim kurumlan vasıtasıyla düzenli öğretimin olmadığı insan topluluklarına eskiden çok rastlanmıştır. Esasen tarihî ve toplumsal olgu olarak eğitim ve öğretim insan topluluklarında zaman içerisinde kurumlaşmış ve bir toplumdan ötekine, devirden devire, çok büyük farklılıklar ve istihalelere sahne olmuştur ve nitekim Türk toplumu için de durum aynıdır. Kayda değer olan önemli bir husus, İslâm dün­yasında en önemli öğretim kurumlan olarak medreselerin Türklerin hakimiyet döneminde ortaya çıkıp gelişmiş ve yaygınlaşmış ol­malarıdır. Esasen, medreselerde eğitim-öğretimin genel karakteri dinî bir mahiyeti haizdir. Oralarda öğretim fıkıh ilmi üzerine temellenmiş, böylece özellikle Hanefî fıkhının ve Sünnî kelamın el kitapları Anadolu Müslüman Sünnî Türk dindarlığının çerçevesini oluşturmuş­tur ve bugün de onu şehirlerin belli bir dinî öğrenim görmüş çev­relerinden başlayarak, bir tarzda şekillendirmeye devam etmektedir. Öte yandan, belirtmek gerekiyor ki, bu şekil altında tarihleri boyun­ca Türk toplumu içinde medreseler, çeşitli düzeylerde ancak yine de en azından doğrudan doğruya oldukça sınırlı toplum kesimlerine Jıitap edip öğrenim imkânı sağlamışlardır. Anlaşılan tekkeler ve özel­likle yaygın dinî eğitim bakımından camiler belli bir eğitim-öğretim fonksiyonu görmüşlerdir.

Her halükârda, Türk toplumunun geniş kitleleri sözlü kültüre dayalı bir öğrenme sonucu dinlerini öğrenmişler, kültürlerine ve kişiliklerine mal etmişlerdir. Hattâ belirtmek gerekir ki, bu sözlü kül­tür, Sûfi dindarlığın mitolojik unsurunun derin izlerini taşımaktadır. Böyle olduğu için de, onun yazılı formları dahi, Anadolu’da son zamanlara kadar, Battal Gazi menkıbeleri, Kesikbaş hikâyeleri, Hz. Ali’nin ve öteki efsanevî-dinî kahramanların, Sûfî şeyhlerin men­kıbeleri ve kerametlerini dinî bir tema altında işleyen halk literatürü oluşturmuştur. Osmanlı döneminin ürünleri olup Sûfî anlayışı Ehl-i

Sünnet çizgisiyle olağanüstü bir biçimde bağdaştırmayı başaran Süley­man Çelebi’nin Mevlîd3i ile Ahmediye, Muhammedıye, Müzekki’n- nüfûs, Mızraklı İlmihal, tarikat şeyhlerinin dîvanları hep Sûfî dinî coş­kuyu Sünnî yahut Alevî-Bektaşî inanış ve ruhla birleştirmek süreriyle Anadolu Müslüman Türkünün dinî kültürü ve toplumsallaşmasında önemli roller oynadılar ve hattâ oynamaya devam ediyorlar. Esasen bugün bu literatüre yeni Türkçe bir dizi dinî edebiyat eklenmiş bulunuyor. Ancak o, OsmanlTdan devralınan çizgileri karakteristik bir biçimde devam ettiriyor.

Tanzimat’la birlikte başlayan Batı tipi öğretim, Türkiye’de, genel öğretim ile din öğretiminin birbirinden ayrılması ve bu çerçevede bir din eğitimi ve öğretimi kavramının gelişmesi bakımından önemli bir süreci başlatmış oldu ve bu süreç Cumhuriyet döneminde artarak devam etti. Modern Türkiye’de, medreselerin kapatılması üzerine din görevlilerinin yetiştirilmesi ihtiyacım karşılamak üzere ilahiyat fakül­tesi, imam-hatip okulları ve Kur’ân kursları açılması yoluna gidilmiş; dinî eğitim ve öğretim Tevhîd-i Tedrisât Kanunu ile Millî Eğitim bün­yesinde öngörülmüştü. Çeşitli nedenlerle, Cumhuriyetin başlangıç dönemlerinde sözü edilen bu öğretim kuramlarının arkası gelmedi. 1946’da çok partili döneme geçiş bu konuda önemli bir tutum değişikliğini de beraberinde getirdi. 1949’da Ankara’da açılan İlâhiy- at Fakültesini, Kur’ân kursları, İmam-hatip okulları ve Yüksek İslâm Enstitülerinin açılması izledi ve bunların sayısı artarak devam etti. 1982’de Yükseköğretim Kanunu ile birlikte tüm yüksek öğretim kurumlan İlâhiyat fakültesine dönüştürülürken aradan geçen zaman içerisinde bunların sayısında da önemli artış gözlendi. Mamafih bu durum ve fakat aynı zamandan onlarm öğretimlerinin kalitesi, prog­ramları ve hattâ akademik yapıları belli bir ölçüde tartışma konusu ol­maktan kurtulamadı. Esasen onlar, eskinin din eğitimi ve öğretimi ve bilim anlayışından sıyrılarak, din meselelerini istenilen ve beklenilen ölçülerde objektif bilimsel tahlile pek o kadar yönelemediler ve Tür­kiye’de en azından entelektüel dinî kültür, fikrî ve ahlâkî boyutları içerisinde belli bir standartta objektif bilimsel ve felsefî bir düzeyi bir türlü yakalayamadı, çok büyük ölçüde geleneksel ve normatif bir zih­niyette tıkanıp kaldı.

Öte yandan, Türkiye’de dinî eğitim ve öğretim, ülkenin ve top­lumun karşı karşıya bulunduğu değişimlerden oldukça etkilenmekte; bu arada anlaşılan Türk toplumu yine de geleneksel olarak dinini kitabî olmaktan çok sözlü kültüre dayalı şekilde öğrenmeye devam et­mekte ve bu çerçevede aile en etkili toplumsal çevre ve kurum fonk­siyonunu görmektedir. Buna camiin, Kur’ân kurslarının, çeşitli cemâatlerin öğretimlerini ve medyayı eklemek gerekir ve anlaşılan bu sonuncusunun konu ile ilgili önemi artarak devam etmektedir. Her şeye rağmen, Türkiye’de dinî eğitim-öğretim, kitabî kültüre dayandığı noktalarda bile geleneksel formu pek o kadar aşıyor görünmüyor. Buna karşılık telkinci, tekrarcı, şekilci, normatif ve ezberci eğilimler güçlü kalmakta, bu çerçevede “dinî toplumsal denetim” ile “dinî ken- diliğindenlik” bir özgürlük sorunu olarak karşımıza çıkmakta; kişisel planda o, kimlik ve kişilik bunalımlarına, çelişkili tutum ve davranış­lara, toplumsal ve kültürel planda da aynı çerçevede semboller üret­mek sûretiyle çeşitli ve çelişkili arayış ve beklentilere, protest yönelimlere, sıkıntılara yol açmaktadır ve bunların modern bilimsel yöntemlere dayalı çözümü Türkiye’de dinî yaşayış ve kültürün dina­mizmi ve toplumun geleceği bakımından çok büyük ve hayatî bir önem taşımaktadır. [1] [2] [3] [4] [5] [6] [7] [8] [9] [10] [11] [12] [13] [14] kılmalarına imkân verirken, öte yandan tamamlayıcı toplumsal fonk­siyonları ile toplum ilişkilerini pekiştirici roller üstlenmektedir.[15]

Her halükârda, toplumsal değişme ile ilişkileri açısından modern Türkiye’de din çok fonksiyonludur. Bir yandan o, toplumsal değişim­den etkilenir ve buna göre bazen tepkisel ve bazen de uzlaşmacı tavır­lar ortaya koyarken, öte yandan, toplumsal değişme üzerinde de et­kili olmaktadır. Bu çerçevede o, bir yandan toplumsal değişmenin bir şekilde başlatıcısı veya en azından kolaylaştırıcısı olurken, öte yandan da, hızlı değişim ortamında geleneksellik adına muhafazakâr fonk­siyonlara yönelmekte ve hattâ çoğu zaman o bu fonksiyonu altında al­gılanmakta, bu durum da değişimin mecburiyetlerinin ağır bastığı durumlarda sancılara yol açmaktadır. Öte

[1]   Sonuç

Burada, Türkiye’de dinî yaşayışın, dinî kültürün ve din eğitim ve

öğretiminin tüm sorunlarmı ele alacak değiliz. Ancak bu sorunların

bilimsel yönden ele alınıp incelenmek sûretiyle yine İlmî temellere

dayalı çözümler üretilmesinin ve dinin eğitim-öğretiminin önemini ıs­

rarla belirtmeliyiz, içinde barındırdığı ve böylesine kalıcı ve köklü

çözümler bekleyen tüm sorunları altında, modern Türkiye’de din, top­

lum hayatında, hem kişisel ve hem de toplumsal ve kültürel planda çok

önemli ve etkili görünmektedir. Üstelik toplumsal bir olgu olarak da o

çok boyutlu ve çok veçhelidir. Zira o, Şerif Mardin’in de belirttiği gibi,

hem kişi ve hem de toplum katında pek çok fonksiyonları üstlenmiş

bulunmaktadır. Kişisel planda Müslüman Türk insanına din her şeyden

önce bir güvenlik mekanizması sağlamakta; toplumsal planda ise o, bir

yandan sağladığı dünya görüşü ile kişilerin hayatı ve dünyayı anlamlı

[15]  Ş. Mardin, Din ve İdeoloji, s.114.

yandan, geleneksel kültür formu altında o bir şekilde sorgulanmaktan da kurtulamamakta, mamafih bu sorgulama işleminin pek de bilimsel olduğunu söylemek mümkün görünmemektedir. Zira, Türk toplumu içerisinde, anlaşılan bu “dine dayalı dünya görüşü ve hayat anlayışı” (Weltenchauung) geniş kitlelerin çoğu zaman sözlü kültüre dayalı geleneksel dinî kül­tür ve dindarlığında dünyayı öyle pek de geniş ve zengin olmayan bir çerçeveye ve adetâ bir şablona oturtan ve onu yüzeysel ve şeklî çer­çevesinde taklidî bir biçimde algılayan bir çerçeve dünya görüşü ve hayat anlayışı olmaktan pek öteye geçiyor görünmemekte; entelek­tüel düzeyde ise geçmişin geleneksel bir tekrarcı ve hatta taklitçi çer­çevesinin üstüne çıkabilecek gücü ortaya koymakta oldukça zorlan- maktadır. Böyle olduğu içindir ki, değişimin gerekleri karşısında ger­çeklerden bir tür kaçış eğilimi bir çoklarını geçmişe sığınma tavır­larında tipik bir biçimde belirginleşen bir tür arkaizme yöneltmekte ve hattâ onlardan bazılarını zaman zaman Mehdîci veya müceddidî milenarist temayüllere prim atfetmeye itmektedir. Ancak bütün bun­lar, değişimin gerekleri karşısında tepkisel tavırlar olmaktan öteye gi- dememekte ve böyle oldukları için de pek sağlıklı görünmemektedir­ler.[1] Bu bakımdan da Türkiye’de dinin modern ve objektif bilimsel yaklaşım perspektifinde tetkiki ve eğitim-öğretiminin bu esaslara göre düzenlenmesinin önemi kendini bize daha da güçlü ve hayati bir biçimde empoze etmekte; bunun ihmalinin ise, insanın en içten katıl­dığı dinî değerlerinin, kimliğinin, dünya görüşü ve kültürünün deği­şimi ve yeniden şekillenmesi açısından, sancılı bir toplumsal bunalım ve arayış ortamında, kolektif yırtılmalara yol açtığını yaşanan tecrübî gerçeklikler ortaya koymaktadır.

[1]    Krş. Ü. Günay, “Türkiye’de Toplumsal Değişme ve Din”, Türk Yurdu, Nisan- Mayıs, 1997, C. 17, Sa. 116-117, s. 80-89.