“Paralel Din”in Sosyolojisi

“Paralel Din”in Sosyolojisi

Nihayet, her ne kadar Cumhuriyetin daha başında, Türk top- lumunu dinî yaşayışı içerisinde çok Önemli bir yer tutmakla birlikte uzun zamandan beri, eğitimsizlik ve bilgisizlik nedeniyle çöküntü halinde olan tekke ve zaviyelerin kapatılarak tarikatların faaliyet­lerinin yasaklanması ve Türbelerin Şeddine Dair Kanun’un yürürlüğe girmesi karşısında, anlaşılan tarikat mensuplarının bir bölümü olayı sükûnetle karşılamış, ancak önemli bir bölüm de olayın şaşkınlığı al­tında kalmaktan kendini kurtaramamış; bundan böyle görünürde tarikat faaliyetleri resmen ortadan kalkmış, buna karşılık, çöküntü halinde de olsa, toplumsal yapı içerisinde fonksiyonel olarak yer tut­muş bulunan tarikatları tamamen silip atmak mümkün olmamış ve onlar, zamanla değişen şartlarda yeni şekiller altında güçlenerek, Tür­kiye’de halk dindarlığının önemli bir boyutunu teşkil etmeye ve özel­likle şehir merkezleri ve kasabalarda ve nihayet son dönemlerde faali­yetlerini köylere kadar uzandırmak sûretiyle, adetâ yeraltına itilerek, yaygın bir deyimle bir tür “paralel din” sûretinde devam etmeyi , başarmışlardır.

Gerçi onların önemli bir bölümü, bir ilk dönemde, resmî kapat­ma kararı karşısında faaliyetlerini yeraltına kaydırma yoluna gitmiş olmakla birlikte, şartlar müsait olduğu andan itibaren bir şekilde gün yüzüne çıkmaktan da geri durmamışlardır. Bir yabancı araştırıcı, Tür­


kiye’de, özellikle 1925-1950 arasındaki dönemde tarikatların varlık­larını özellikle camiler aracılığı ile sürdürmüş oldukları vakıası üzerinde önemle duruyor.[1] Anlaşılan, tarikatların yasaklanmasının üzerinden uzun bir zaman geçmiş olmasına rağmen, bugün Tür­kiye’de Nakşibendîlik, Halvetîlik, Kadirîlik, Rufaîlik, vb. tarikatların varlıklarını sürdürmelerinde bu yol oldukça önemli olmuştur. Buna karşılık, meselâ Bektaşilik ve Mevlevilik gibi, bir cami ile birleştiril­mek sûretiyle gizliden devam eden bir tekkeye sahip olmayan tarikat­lar, varlıkları ve geleneklerini aynı ölçüde güçlü bir biçimde korumayı başaramamış görünmektedirler.

Bununla birlikte, Türkiye’de tarikatların asıl canlanışı, çok partili döneme geçişi müteakip başladı. Anlaşılan bu tarihlerden itibaren Tür­kiye’de din konusunda uygulanmaya başlanan ve eskisine göre daha ılımlı olan politikaların bu gelişmede çok önemli bir rolü olmuştur. Öte yandan, bunda şüphesiz, II. Dünya Savaşını takip eden dönemde Tür­kiye’de, tarımın makineleşmesi hadisesine paralel olarak ortaya çıkan yapısal değişimin de rolü büyüktür. Bilindiği gibi, böylece Türkiye’de, köyden şehre ve özellikle de büyük şehir merkezleri ve İstanbul gibi metropollere, çok büyük bir içgöç olgusu baş gösterdi. Hattâ olay orada da durmadı ve 1960’lı yıllardan itibaren yurt dışına ve özellikle de batı Avrupa ülkelerine hızlı bir göç olgusu gözlendi. Türkiye’de büyük şehirler, köylerden başlayan bu akımı massedebilecek bir sınaî, sosyo-ekonomik ve kültürel kapasiteye sahip olmadığından, şehirlerin çevresinde oluşmaya başlayan gecekondulaşma olayı çok büyük boyut­lara ulaştı. Nitekim, Türkiye’de dinî yeniden canlanma ve tarikat olgu­sunun bu yapısal değişim ile, dağılan eski geleneksel dayanışma form­larının yerine yenilerinin aranışı olgusu ile yakından ilişkisi bulunmak­tadır. Bu çerçevede, özellikle 1970’H yıllardan itibaren Türkiye’de değişim çok hızlanırken, tarikat olaylarının da buna paralel olarak bir ivme kazanmış olması kayda değerdir. 1980 sonrası dönem ise, beraberinde getirdiği yeni değişimler, şartlar ve bunalımlar ile bu açıdan çok daha büyük bir canlanışa sahne olmuştur.

Öte yandan, bir kısım araştırıcılar, Türkiye’de son dönemlerdeki bu dinî canlanmayı, yirminci yüzyılda tüm dünyada görülen anti- materyalizm ve hattâ belki post-modernizmin bir parçası olabileceğini düşünüyorlar. Bir başka açıdan o, çevrenin yahut taşranın merkeze yahut şehre egemen olmaya başlamasının göstergesi sayılıyor. Ancak olay bir şekil altında yine de daha çok şehirli görünüyor ve böyle ol­duğu için de kırsal alanın geleneksel halk dindarlığınca bile yadır­ganıyor. Her şeye rağmen, kabul etmek gerekiyor ki, Türkiye’deki gelişmeler, kendi iç dinamikleri çerçevesinde, Türkiye’ye özgü kalıyorlar.[2]

Gerçekte Türkiye’de, Cumhuriyet tarihi içerisindeki çok hızlı değişim, sekülerleşme ve modernleşmenin ortaya çıkardığı yeni durum ve şartlara ve özellikle de değerlerin değişmeye başlamasına tepkisel bir anlam ifade eden ve belli bir dönemden itibaren tırmanışa geçen tarikatların çok büyük bir bölümü aslında eski sûfi teşekkül­lerin bir devamından ibarettir. Ancak anlaşılan yeni durum ve şartlar onlara yeni uyum süreç ve şekillerini empoze etmekten geri dur­mamışlar ve böylece onlar toplum içerisinde yeni işlevlere de yönel­mişlerdir. Her şeyden önce anlaşılan, hızla değişen şartların be­raberinde getirdiği, eski dayanışma bağlarının ve duygularının yitiril­mesinin, özellikle şehir çevrelerinde yaygınlaşan ferdiyetçiliğin be­raberinde sürüklediği toplumsal anomi ve güvensizlik ortamında on­lar bir tür sosyal güvenlik mekanizması olarak çalışmakta ve bu mekanizma sayesinde hem grubun kendi iç bütünleşmesi ve hem de dış sosyal yapıya entegrasyon mümkün olmaktadır.[3] Zira din, geleneksellikten modernliğe geçerken beliren kaos karşısında iyi bir dayanışma noktası kazandırabilecek kültürel bir odak noktası oluş­turabilmektedir. [4]

Öte yandan, Cumhuriyet döneminin hızlı değişim ve tepki or­tamı, kaynağını tasavvuftan alan, ancak gelenekel tasavvuftan olduk­ça farklı, yeni tip yapı ve örgütlenme biçimlerine ve böylece oluşan yeni cemâat ve hareketlere de tanık oldu. Bu sûrede, imanı kurtarma yahut ruhu yüceltme ve ahlâkı derûnîleştirme amacında olduklarını ifade eden tarikat ve yeni tür cemâatların faaliyetleri arasına, dernek, vakıf, yurt, kurs ve benzeri eğitim kurumlan, şirket kurma ve bunları işletme, finans kurumlan oluşturma, holdingleşme, basın ve medya örgütlenmesi gibi dünyevî amaçlara yönelik işler çok büyük ölçüde giriyor ve bütün bunlar tarikat kültürü, geleneği ve dünya görüşünde önemli tutum değişikliklerine yol açıyor. Eskiden, geleneksel olarak Sûfilik, dünya hayatına önem vermeme, onu red, ona karşı pasif bir kadercilik, ondan kaçış ve inziva tavırları ile karakterize olurken, bundan böyle maddî medeniyet ve teknolojinin cazibe ortamında ona doğru şiddetli bir meyil kendini gösteriyor ve ona bir tür adaptasyon yahut hiç değilse onunla bir şekilde uzlaşma eğilimleri dikkati çekiy­or. Ancak, “eski” ile “yeni”nin dinî anlam ve semboller yüklü an- titezik, dikotomik ve anomik karşılaşma ortamında, gelenek ve mo­dernlik arasındaki tereddütler, tepkiler ve özellikle modern Batının kültürel değerleri içinde eriyip gitme endişesi, yine de tarikat ve cemâatleri kendi içlerine bir tür yeniden kapanışa yahut arayışa, muhafazakârlığa götürüyor ve böylece büyük kentlerde dış dünyaya kapalı cemâatler ortaya çıkıyor ve yaygınlaşıyor.

Her halükârda, anlaşılan Cumhuriyet döneminde Türkiye’de tarikatlar ve benzeri cemâatler, tepkisel bir ortamın “protest” bir ide­oloji taşıyan ürünleri ve hattâ değişim ve modernleşmeye karşı bir tür “karştt-kültür” olma ve adetâ bir ölçüde topluma yabancılaşma özel­liklerini de bir şekilde ve ölçüde tipik bir biçimde yansıtmaktan geri durmuyorlar. Her hâlükârda, eskiden olduğu gibi bugün de tarikatlar nadiren salt dinî ve mistik oluşumlar olarak kalabiliyor; çoğu zaman ekonomik ve siyasal eğilimler onlarda tipik bir biçimde yansıyor ve hattâ meselâ 1950’li ve özellikle de 1970’li yıllardan itibaren, Tür­kiye’de değişimin çok hızlandığı bir ortamda, dışarıdan, hususiyle İs­lâm dünyasından alınan etkilerle, bu eğilimlerde kayda değer bir artış gözleniyor. Bu nedenle de, Türkiye’de toplumsal değişme ve tarikat­lar konusunda dikkate değer bir araştırmayı gerçekleştirmiş bulunan

  1. Atacan, onların arasından, “ara form” niteliğinde olanlarla “ide­


olojik” yönelimli olanları birbirinden ayırıyor.[5] Öte yandan, Sünnî- Alevî-Bektaşî ayırımında gözlendiği üzere Türkiye’de mezhebî fark­lılaşma, heterodoks Sûfîliği de benzeri eğilimler için istismara olduk­ça müsait bir zemin kılıyor. Buna karşılık, entelektüel düzeyde Sûfilik, eskinin temalarının tekrarınm dışında yeni pek bir şey sunamıyor.[6]

[1]   Th. Zarcone, “Nakşibendîler ve Türkiye Cumhuriyeti”, Türkiye Günlüğü, 23, Yaz 1993, s. 99-107.

[2]    R. Tapper, Çağdaş Türkiye’de İslâm, s. 30.

[3]   Bu konuda gerçekleştirilmiş bulunan önemli ve örnek bir araştırma için bk.: R Atacan, Sosyal Değişme ve Tarikat: Cerrahiler, İstanbul, 1990, s. 18-19.

[4]    Krş.: O Türkdoğan, “Batı ve Türk Toplumunda Yeni Dinî Hareketler”, Türk Yurdu, Nisan-Mayıs, 1997, Sa. 116-117, s. 37.

[5]   E Atacan, Toplumsal Değişme ve Tarikat, s. 17.

[6]   Bk.: Ü. Giinay ve A. V Ecer, Toplumsal Değişme, Tasavvuf, Tarikatlar ve Tür­kiye, Kayseri, 1998.