Yakınlaşma Tezi Clark Kerr

0
63

Yakınlaşma tezi ortak bir emeğin ürünü olmakla birlikte, Clark Kerr genelde bu fikrin asıl sahibi olarak kabul edilir. Pensilvanya, Stoney Creek’te doğan Clark Kerr (1911- ) Svvartmore Koleji, Stanford Üni­versitesi ve Kaliforniya Üniversitelerinde okumuş, akademik kariyeri sırasında ayrıca 32 şeref payesi kazanmıştır. Antioch Koleji, Kaliforni­ya ve Stanford Üniversitelerinde dersler vermiş ve araştırmalar yü­rütmüştür. 1940-45 yılları arasında VVashington Üniversitesinde öğre­tim üyeliği yapan Kerr, sonraki 30 yıl içerisinde Endüstriyel İlişkiler Müdürlüğünden üniversite rektörlüğüne ve Kaliforniya Üniversite­sinde Endüstriyel İlişkiler Başkanlığı ve Profesörlüğüne kadar yük­selmiştir. Kerr 1974-1979 yılları arasında Yüksek Eğitimde Politika Çalışmaları Carnegie Konseyinde başkan olarak görev yapmıştır. Ulusal Savaş İşgücü Heyeti, Liman İşverenleri, Uluslararası Gemi Yük­leme ve Boşaltma İşçileri ve Ambar İşçileri Sendikaları, Hükümetler Arası İlişkiler Başkanlık Komisyonlarında ve Ulusal Hedefler ve eğitim­le ilgili birçok komisyonda farklı danışmanlık görevlerinde bulun­muştur. Gazete, uçak, konserve yapımı ve petrol endüstrileri gibi alanlarda hakemlik yapmış, Britanya, Gana ve Kenya gibi yabancı ülkelerde dersler vermiştir.

Belli başlı yayınları:

  • Sendikalar, Yönetim ve Kamu (E. VVright ile birlikte) (1962)

[1] Sanayi Toplumlarında işçi ve İdare (1964)

  • Marsh ali, Marx ve Modern Zamanlar (1969)
  • Emek Piyasaları ve Ücret Tespiti (1977)
  • Eğitim ve Endüstriyel Gelişme (1979)
  • Sanayi Toplumunun Geleceği (1983)
  • Sanayileşmecilik ve Endüstriyel İnsan (Dunlop, Harbison ve Myers ile birlikte -1962)

Yakınlaşma tezinin tek savunucusu Clark Kerr ve arkadaşları J.T. Dun- lop, F. H. Harbison ve C.A. Myers değildi -Daniel Bell, Ralf Dahrendorf ve bazı diğer yazarlar da benzer tezler öne sürmüşlerdir, fakat Kerr ve arkadaşları Sanayileşmecilik ve Endüstriyel İnsan isimli kitaplarında bu temel fikrin önemli ve en detaylı yorumunu geliştirdiler.

FİKİR

Bazı yazarlar, sanayileşmenin yaygınlaşarak dünya genelinde top- lumların hâkim bir özelliği haline gelmesiyle, Birinci ve Üçüncü Dün­ya ülkeleri, Doğu ve Batı arasındaki ekonomik, politik ve toplumsal açıdan büyük farklılıklara rağmen, sonuçta bütün toplumların eşit düzeye geleceklerini öne sürmüşlerdir. Onların hepsi benzer ekono­mik, siyasal ve sosyal sistemlere sahip tekbiçimli belirli bir sanayi toplumuna doğru yakınlaşacaklardır. Bu yolla, söz konusu yazarlar uluslararası farklılıklar ve eşitsizliklerin ortadan kaldırılacağı, daha barışçıl ve istikrarlı bir bolluk, birlik ve kardeşlik dünyasının gelişeceği kehanetinde bulunmuşlardır. Herbert Spencer gibi yazarlar toplum­sal evrimin temel yasalarına, Marx ve Rostovv ekonomik gelişme evrelerine dikkat çekerken, Clark Kerr ve arkadaşları sınaî ilerlemenin itici gücünü ‘sanayileşmenin iç mantığı’nın oluşturduğunu düşünür­ler. Onlara göre, sınaî yakınlaşmanın ardındaki temel dinamik tekno­lojidir. İleri sanayi toplumları, kaçınılmaz olarak son teknolojiler için yarışmak ve bu teknolojileri kullanmak zorunda oldukları gibi, yine kaçınılmaz olarak ekonomik, sosyal ve politik yapıları da benzer özel­liklere uyum sağlamak zorundadır. ‘Çelikte, tekstilde ve hava ulaşı­mında aynı teknoloji dünya genelinde aynı tür bir meslekî yapıyı gerekli kılmaktadır’ (C. Kerr vd., 1962). Benzer şekilde modern sanayi, gerek kapitalist Batıda gerekse komünist Doğuda, benzer beceri, vasıf ve ücret yapılarına sahip benzer bir işçi tipini gerektirecektir. Dolayısıyla, meslek ve ücret sistemlerindeki farklılıklar giderek azalır­ken, kapitalist ve komünist toplumların tabakalaşma sistemleri birbi­rine yakınlaşacaktır.

Kerr vd. tezlerini açıklamak için devrin görünürdeki en muhalif iki toplumu Amerika ve Rusya’yı karşılaştırırlar. Bu yazarlar, İngiliz Sanayi Devrimi neticede -Amerika Birleşik Devletlerindeki ‘serbest piyasa’ modeli ve Britanya ve Batı Avrupa’daki karma ekonomilerden, S.S.C.B. ve Çin’deki merkezi plânlamacı sistemlere kadar- birçok farklı sanayi toplumu yaratsa bile, bütün sanayi toplumlarının bazı kesin ortak özelliklere sahip olduklarını göstermeye çalışırlar.

  • Onların tümü, daha kompleks makinelerin ve otomasyonun ta­lepleriyle başa çıkabilmek için daha vasıflı bir işgücüne ihtiyaç duyarlar. Bu işgücü, kaçınılmaz olarak, gerek meslek ve beceri düzeyleri, gerekse ücretleri, çalışma saatleri, çalışma koşulları ve statüleri bakımından giderek kendi içinde farklılaşacaktır.
  • Sanayi toplumlarının, bu mesleki çeşitliliği üretebilmek için, hem oldukça hareketli ve hem de meritokratik (liyâkata dayalı) olmaları gerekir. Gerekli vasıflara sahip personeli işe almak için sınıfsal ve sosyal farklılıklar giderilmeli, atamalar önceki dö­nemde olduğu gibi atfa dayalı olarak değil liyâkat ve yeteneğe göre yapılmalı ve işçiler işler ve alanlar arasında geçiş yapabil­melidir. Böylece sanayi toplumları daha açık ve daha eşit hale geleceklerdir.
  • Eğitim sistemi, bu tür bir işgücünü üretmede, ileri endüstriyel çalışma için gerekli vasıfları, bilgi ve yaklaşımları kazandırmada; bir taraftan yönetim, teknoloji ve profesyonel alanlarda uzman­laşmış yetenekler üretirken, öte yandan halkın genel hesap be­cerileri ve okuryazarlık düzeyini yükseltmede merkezi bir rol oynayacaktır.
  • Sanayideki gelişmeyle beraber toplum daha kompleks hale ge­lecek, kentler büyüyecek, kitle iletişimi ve ulaşım daha fazla önem kazanacaktır. Hükümetler, geniş çaplı sınaî planlama ve denetim konusunda daha fazla sorumluluk almak zorunda ka­lacaklardır.
  • Sanayileşmenin artışına bağlı olarak ülkeler arasındaki kültürel farklılıklar azalacaktır. Bütün sanayi toplumları giderek bilim ve teknolojinin, değişme ve ilerlemenin, medya ve eğitimin, reka­bet, maddecilik ve çalışma ahlâkının ortak değerlerine boyun eğeceklerinden, toplumsal değerler ve normlarda bir konsen­süs ve uzlaşma ortaya çıkacaktır.

Yakınlaşma tezine göre, sanayileşme dünya geneline yayılacağı ve ileri sanayi toplumları daha fazla birbirlerine benzeyecekleri için, dünyada çatışmalar azalacaktır. Batıdaki mevcut hayat tarzı ve kültü­rün, yakın bir gelecekte, ister Japonya, ister Rusya, isterse Latin Ame­rika’da olsun, sanayileşmiş bir dünyanın tipik bir özelliği haline gele­ceği açıktır.

 

KAVRAMSAL GELİŞİM

Yakınlaşma tezi geleceğin endüstriyel dünyasının çok iyimser bir yorumudur. Hedeflerinde oldukça Amerikandır ve 1960’ların başın­daki umut ve idealizmin tipik bir ürünüdür. O ortak, istikrarlı ve banş- çı bir dünya toplumuna doğru kademeli bir evrimi savunan işlevselci bir düşüncedir ve bu yaklaşımın tezlerini destekleyecek pek çok delil vardır. Modern Amerika, Rusya ve Batı Avrupa pek çok ortak yana sahiptir. Onlar giderek daha benzer teknolojiler kullanmakta (ve teknoloji alışverişi yapmakta), sosyal ve politik sistemleri -Batının makro ekonomik plânlamaya kayması ve komünist ülkelerde piyasa güçleri ve tüketimciliğin gelişmesiyle- birbirlerine yakınlaşır görün­mektedir. Güney Kore, Hong Kong ve Singapur gibi yeni sanayileşen ülkeler de sanayileşip batılılaştıkça eski kültürel değerlerini kaybedi­yor görünmektedirler.

Fakat bu tür benzerlikler ve yakınlaşma unsurları gerçek olmaktan çok yüzeyseldir ve bu tezle ilgili detaylı araştırmalar, hem Clark’ın teorisinin hem de onun, yakınlaşmanın kaçınılmaz olduğu ve bir iç teknolojik mantık tarafından kontrol edildiği tezinin önemli zayıflıklar içerdiğini göstermiştir:

  • Onun kavram ve tanımları oldukça muğlaktır ve kesinlikten uzaktır. Bütün sanayileşmiş toplumlarda genel benzerlikleri bulmak nispeten daha kolay olsa bile (hepsi büyük ölçekli fab­rika sistemleri kullanır, ayrıntılı bir işbölümüne sahiplerdir ve giderek kentlileşmekte ve tüketime dayalı hale gelmektedirler), çok belirgin farklılıklar bulmak da aynı ölçüde kolaydır. En basi­tinden, ‘demokrasi’nin Britanya ve Polonya, Fransa ve Güney Kore’de nasıl işlediğini karşılaştırabilirsiniz.
  • Kerr vd.’nin sanayi toplumlarının temel özellikleriyle ilgili iddia­larından çoğu tam olarak doğru değildir. Gelişmiş toplumlar ge­leneksel toplumlara göre daha açık ve meritokratik olsalar da, atfetme ve akrabalık bağlan oğulların babalarının benzer sosyal statü ve güce sahip mesleklerine geçmelerini sağlamada halen güçlü etkilere sahiptir. Benzer şekilde, gelişmiş sanayi toplumla- rı giderek daha eşitlikçi gibi görünseler de, gerçekte toplumsal farklılıklar varlığını sürdürmektedir, fakat bu farklılıklar genel hayat standartlarında genel bir yükseliş nedeniyle gizli kalmış­tır. 1970’ler ve 80’lerdeki kriz toplumsal eşitsizliklerin her za­manki kadar büyük olduğunu göstermiş, en son resmi rakamlar 1986’da Britanya’da 16 milyon insanın yoksulluk içinde yaşadı­ğını, yaklaşık 4 milyon işsiz olduğunu; ve Kuzey ve Güney İngil­

 

tere’nin hayat standartları, sağlık ve iskân bakımından neredey­se farklı dünyalar olduklarını açıkça gözler önüne sermiştir. Benzer şekilde, komünist^ ülkelerde, eşitsizlikler ortadan kalk­mak bir yana, sosyal farklılıklar varlığını halen sürdürmektedir. Mervyn Matthews’e (1978) göre, bu farklılıklar, kendi güç ve ay­rıcalıklarını koruma kaygısı içindeki politik ve bürokratik elitler- ce “aktif olarak desteklenmektedir”. Son olarak, John Goldthor- pe’un modern Britanya araştırmasının (1968) gösterdiği gibi, toplumsal hareketlilik, özellikle uzun mesafeli hareketlilik yakın­laşma kuramcılarının bizi inandırmaya çalıştıkları kadar büyük ve engelsiz değildir.

  • Ancak temel eleştiri tezin determinizmiyle, özellikle sanayileş­me ve teknolojinin bütün sanayi toplumlarının şekli ve yönünü belirleyen en etkili güçler oldukları, mevcut politik, sosyal ve ekonomik durumları ne olursa olsun bütün bu toplumları bir­birlerine yakınlaştıracakları düşüncesiyle ilgilidir. Aksine, Goldthorpe (1984) ve Parkin’in (1972) belirttiği gibi, toplumsal gelişmeyi birçok faktör etkiler. Batıda piyasa güçleri meslekî ya­pıyı büyük ölçüde belirler, buna karşılık SSCB’de Komünist Parti servet ve güç dağılımını kontrol etmektedir. Ekonomik yapı (ve teknoloji) bakımından Batı Avrupa’daki diğer ülkelerle birçok benzerliğe rağmen, İsveç hükümeti ve halkı, zenginlik ve fırsat­ların Britanya ve Amerika gibi diğer kapitalist toplumlara göre daha âdil olarak yeniden-dağılımını sağlayacak bir refah devleti ve vergi sistemi uygulamaya karar vermiştir. 3. Dünyada geliş­mekte olan uluslar sanayileşmek için bilinçli olarak bir dizi al­ternatif yolu seçmektedirler. Bazıları Güney Kore gibi Batının serbest piyasa modelini, Küba ve Nikaragua gibileri komünist Rusya ve Çin’in merkezi plânlama modelini seçmişlerdir. Bu tür kararlar ne kaçınılmazdır, ne de teknoloji tarafından belirlenir, aksine bu kararlar Batı ve Doğuyla tarihsel bağlardan veya dış yardım, teknolojik imkânlar ve süper güçler arasındaki mevcut güç oyunlarından etkilenen, özünde politik tercihlerdir. Kapita­lizm ve komünizm arasındaki güç dengesi, sınaî gelişme üze­rinde, ister teknoloji isterse bir başka özel güç olsun, sanayileş­menin herhangi bir mantığı kadar büyük bir etkiye sahiptir. Bu­na karşılık, pek çok yazar sanayi toplumları arasındaki farklılıkla­rın benzerlikler kadar büyük olduğu, etkileşim içindeki birçok faktörün bir toplumun yönünü şekillendirdiği sonucuna varmış­lardır. Analizleri onları yakınlaşma tezinin görüşlerine, özellikle bütün toplumların sonunda bir temel tipe (komünizme) ulaşa­

 

cakları fikrine sempati beslemeye itse bile, Marksist yazarlar da genellikle bu fikri reddederler. Zira onlara göre, kapitalist ve komünist toplumlar arasındaki temel farklılık üretim araçlannın mülkiyetinde yatar ve ilgili farklılıklar sadece Batıda özel mülki­yetin kaldırılmasıyla ortadan kalkacaktır.

Sonuçta, yakınlaşma tezi 1970’ler ve 80’lerde akademik açıdan tü­kenmiş ve gömülmüş görünmektedir. Onun, bütün toplumların aynı şekilde sanayileşecekleri veya en azından benzer bir şekil kazanacak­ları ve teknolojinin modern sanayileşmenin ardındaki itici güç ve mantık olduğu iddiaları artık kesinlikle yaygın kabul görmemektedir. Fakat Raymond Aron’un (1967) vurguladığı gibi, endüstriyel ve top­lumsal benzerlikler veya farklılıkların araştırılması, dikkatle kullanıldı­ğında, karşılaştırmalı çalışmalarda, hem yakınlaşma ve uzaklaşma (farklılaşma) noktalarını aydınlatan, hem de birbirinden soyutlanmış özel toplumlarda yaşamaktan öte, giderek bir dünya ekonomik sis­teminin parçası olduğumuzu gösteren değerli bir araç olabilir. Yakın­laşmanın dünyaya barış getireceği fikri veya ümidi bağlamında, Aron iki noktayı birbirinden ayırmamız gerektiğini vurgular:

Neticede, tek gerçek savaşlar kardeşler arasındadır. Eğer Sovyet ve Amerikan toplumları yarın birbirlerini andırsalar bile, onların birbirlerini seveceklerini düşünmek hata olacaktır.