Söylem Michel Foucault

Söylem Michel Foucault

FİKİR

Oxford Popular Dictionary söylemi ‘konuşma, ders veya bilimsel tez, düşünceleri iletmenin bir yolu’ olarak tanımlar. Ancak Fransız düşü­nür Michel Foucault bu terimi kendi güç/iktidar ve toplumsal yapı teorisinin temeli olarak kullanır. Foucault için güç ve bilgi yakından ilişkili olmakla kalmayıp, birbirinden ayrılması imkânsız olgulardır. Bilgi sadece güç/iktidar değildir, aynı zamanda gücü ellerinde tutan­lar bilgiyi de kontrol ederler.

Belirli bir insani faaliyet alanında güç sahibi olanlar kendi kontrol alanları içinde bilgiyi tanımlama ve kontrol ve böylece diğerlerini -ister bir profesör, bir doktor, isterse bir general olsun- kendi yö­netimlerine tâbi kılma kapasitesine sahiplerdir; bir bilgi alanının oluşumuyla bağlantılı olmayan hiçbir güç ilişkisi yoktur, ne de aynı zamanda güç ilişkileri gerektirmeyen ve oluşturmayan bir bilgi vardır (Foucault, 1980).

Bu ilişki, Foucault’ya göre, özellikle modern devletin doğasında açık­tır. Devlet, gücü artarken, kendi sınırları içindeki toplumsal grupları tanımlamak, kontrol etmek ve sayılarını plânlamak için yeni bilgi tipleri, yeni söylem biçimleri geliştirmeye çalışır.

Foucault, bir dizi farklı ve kapsamlı araştırmada bu temayı ve onun ardındaki teoriyi geliştirmeye çalışmıştır. Örneğin o Delililiğin Tarihi’nde (1965), toplumun yoksul ve işsizi, hasta ve deliyi nasıl ta­nımlamaya, açıklamaya ve kontrol altına almaya çalıştığını gösterir. Ondokuzuncu yüzyıldan önce devletin bu gruplarla ilgili hiçbir so­rumluluğu yoktu; ancak devletin sorumlulukları artarken modem tanımlama ve kontrol sistemleri de gelişmeye başladı -yoksullar ve işsizler ‘tembel’ olarak etiketlendiler ve kendilerini disiplin altına

 

almaları ve iş ahlâkını öğrenmeleri için ıslahevlerine gönderildiler; hastalar hastanelere kapatıldı ve yatağa mahkûm edildi; deliler sap­kın, günahkâr veya hasta olarak tanımlandı ve tımarhanelere kapatıl­dı, toplumdan büyük ölçüde soyutlandı. Yeni uzmanlık orduları – psikiyatrlar ve doktorlar, sosyal hizmet uzmanları ve iktisatçılar- bu ‘toplumsal hastalıklar’ı teşhis ve tedavi edecek bilgi ve otoriteye sahip olduklarını iddia etmeye başladılar. Yeni bir söylem gelişti, pro­fesyonelin gücü ve otoritesinin sadece bizzat bu ‘hastalar’ı güç kul­lanma veya ceza tehdidi altında bağımlılığa itmekle kalmayıp aynı zamanda onları giderek daha fazla istekli ve gönüllü olarak böyle davranmaya zorladığı yeni bir uzmanlık dili ve bilgiler topluluğu ortaya çıktı. Onlar aynı zamanda doktor, psikiyatr ve sosyal hizmet uzmanının gücü ve bilgisine itaat eder ve tedavi ve bakım için onlara giderler.

Foucault bu düşünceleri Hapishanenin Doğuşu: Disiplin ve Ceza’da (1977a) cezanın değişen doğasını araştırarak geliştirmeye çalışır. Onsekizinci yüzyıl ve öncesinin işkence ve halk önünde cezalandırma uygulamaları sorgulanmaya ve tartışılmaya başlanmış ve ölüm cezası birçok ülkede kaldırılmıştır. Cezalandırma fiziksel acıdan psikolojik acıya ve özgürlük kaybına kaymıştır; intikam ve caydırma yerini re­form ve ıslaha bırakmıştır, yargılama artık sadece işlenen suça göre değil onun ardındaki güdüye göre de yapılmaktadır. Ve ceza alanın­daki bu değişimlerin bilincinde, psikologlardan krimonologlara, avu­katlar, yargıçlar ve hapishane görevlilerine kadar, her biri kendi özel uzmanlık bilgi, güç ve söylemlerine sahip, her biri devlet hizmetinde fakat profesyonel özerklik ve otorite iddiasına sahip olacak ölçüde uzman olan bir uzmanlar ordusu ortaya çıkmıştır.

Profesyonel gücün gelişimiyle profesyonel kontroller ve disiplin­ler de gelişmiştir. Foucault üç disipline edici güç biçimi belirler:

  • hiyerarşik gözlem -uzmanların ‘hastalar’ının bütün özellikleri ve öznel hayatlarını gözleme gücü ve yetenekleri; klinikte doktor, kanepede psikiyatr, gözetleme kulesinde gardiyan.
  • normatif yargı -mahkûmların nasıl tutuklanacakları veya hasta­ların nasıl muayene ve tedavi edilecekleri konusunda keyfî yar­gılardan rasyonel, nesnel ve üzerinde uzlaşılan düzenlemeler ve kurallara geçiş.
  • hastalar veya kurbanların bir tedavi veya karar tavsiye edilebi­lecek profesyonel ‘araçlar’, yöntemler ve teşhislere başvurula­rak incelenmesi.

Bu ‘disiplinler’, bu profesyonel pratik hareket, ister modern tıp isterse

ceza politikası biçiminde olsun, tüm çağdaş insan ve toplum bilimle­rinin ortak genel eğilimi ve tanımlayıcı özelliğidir. Bu ‘disiplinler’ ayrıca yeni teknolojileri, yeni kontrol biçimlerini besler; sadece uz­manın gücünü artırmakla kalmaz, nihayetinde kurban veya hastanın normal hayata dönmek veya normalleşmek için kendi üzerinde kont­rol kurmasına da yol açar. Hasta, deli veya tutuklu bizzat kendini tedaviye çalışır veya tedavi olmak için, normalliğe yeniden dönmenin ve normal topluma yeniden girmenin bir yolu olarak, kendi iradesiyle hastaneye, akıl hastanesine yatmayı veya gözaltına alınmayı kabul eder. Foucault bu süreçleri aydınlatmak için Panaptikon veya cezaevi gözetleme kulesiyle ilgili oldukça ayrıntılı bir araştırma yapar. Bu kontrol sayesinde gardiyanlar bütün mahkûmları her an gözetleyebi­lirler. Mahkûmlar, görülebilecekleri ve cezalandırılacakları korkusuyla, örnek biçimde davranır ve hatta kendilerini disiplin altına alır ve güdülerler. Bu yüzden, Foucault için, Panaptikon modern toplumu ve modern disiplin ve ceza sistemlerini karakterize eden her şeyin sim­gesidir. ‘Büyük Birader’in kuralları, tehditkâr bir kontrol ve ceza kadar, kendini disiplin altına almayı da onaylar.

Bu yüzden güç, Foucault için, her zaman olumsuz veya tehditkâr değildir. O aynı şekilde olumlu, hatta -kapatma veya ceza tehdidi altında bile- özgürleştirici, insanları kendi yaşantıları ve eylemlerinin kontrol ve sorumluluğunu almaya ‘teşvik eden’ bir şey olabilir. Aynı şekilde, güç tek yönlü bir ilişki değildir. En kötü koşullarda bile hasta veya mahkûm direnebilir, tedaviyi reddedebilir, güç konumundakile- rin otoritesine meydan okuyabilir -hasta ikinci bir görüş isteyerek veya alternatif tedavi arayarak, mahkûm avukat isteyerek veya üst bir mahkemeye başvurarak bunu yapabilir. Güç, Foucault için, bu ne­denle, nihayetinde sosyal yapılar veya sistemlerde değil; kişisel ilişki­lerde yatar ve hayatın her yanına sızmıştır.

Bu yüzden modern toplum, Foucault için, çok disiplinli bir top­lum, sosyal kontrollerin arttığı ve keyfi olarak değil, aksine teknoloji­nin yayılması ve teknolojik bilgiyle ve onlara temel teşkil eden ve ilerlemelerini sağlayan mantık ve ilişkilerle gelişmesini sürdüren bir toplumdur. Modern toplum, yakalanma ve cezalandırılma korkusu­nun kendini-kontrolü ve -gözetleme kameraları, hız tuzakları ve veri bankalarıyla her şeyi gören, her şeyi bilen devlete- uyumu artırdığı ve kendini disipline eden bir toplumdur. Fakat bu tam kontrol hassas bir denge durumudur. İnsanlar aynı şekilde, elverişli koşullarda ‘Bü­yük Birader’e direnme, kaytarma, özel hayatları ve hakları tehdit al­tında olduğunda açık isyan kapasitesine sahiplerdir. Modern toplu­mun görünür sükûneti ve kontrolünün ardında, hükümet, polis veya öğretmenin otoritesinin altında protesto gösterileri, yoksulların is­yanları veya kızgın insanların sessiz tepkileri gibi toplumsal direniş veya kaos, potansiyeli yatar. Güç ve kontrol itaat ve isyan arasında hassas bir denge durumudur ve otoritelerin gücü yeni ya da alterna­tif bilgi veya kanaat kaynaklarının meydan okumalarına, itirazlarına açıktır.

Güç/bilgi, bu yüzden, modern toplumun temelini oluşturur ve söylem gücün yaratılma, tartışılma, kontrol ve dağıtımı aracıdır. Bilgi­yi elinde tutanlar tartışma ve söylemin gündemini kontrol ederler ve böylece fiziksel ve hukukî olduğu kadar ideolojik bir güce de sahip­lerdir. Bu ideolojik çerçeveler zamanla bilgi ve otoriteyle birlikte de­ğişir; psikiyatrlar üfürükçülerin, kimyacı büyücünün yerini alır. Bu söylemsel ve ideolojik çerçeveler tartışma ve görüşmeleri teşvik ederken, çoğu kez aynı ölçüde, kendi içlerindeki güç ve otoriteyi tehdit edebilecek alternatifleri dışlayıp mahkûm ederler. Ortaçağın dinsel çerçeveleri yerini günümüzün bilimsel/rasyonel çerçevelerine bırakır; modern üniversite ve profesyonel yapı kilise ve manastırın güç ve otoritesinin yerini alır. Bu entellektüel devrimler sadece güç sahipleri arasındaki değil, güce sahip olanlar ve onların yasaları ve kurallarına tâbi olanlar arasındaki güç mücadelelerini de yansıtır: güçsüzler -kontrol, bastırma ve sömürünün kurbanları- zamanla, ister köle ister toplumsal olarak dışlanmış biri olsun, kontrollere nasıl direneceklerini ve onu nasıl yıkacaklarını öğrenirler.

Foucault, bilgi/güç olgusunu modern toplum ve söylemin özü kadar onun iletişim ve dağıtım biçimi olarak da resmederken, aynı zamanda, araştırmacının arkeolojik (1972) bir metodolojiyi benimse­mesi gerektiğini öne sürer: bu yaklaşımda araştırmacı, özünü, kimliği ve karakterini, dayandığı güç ilişkilerini gün yüzüne çıkartmak için bir toplumun tarihi, kültürü ve ruhunu derinlemesine kazabilir. Bu me­todoloji, tarihçinin belirli bir kültürün kabulleri ve hayat tarzına dal­masını ve bu kültürün tarihi ve gelişimine bakarak ve bir soykütüğü ya da aile ağacı tekniklerini kullanarak egemen söylemlerin köklerine inmesini gerektirir. Sadece bu yolla araştırmacı, Foucault’ya göre, insan bilimin kaynaklarını doğru olarak anlayabilir ve kültürel ön­yargılarıyla onları çarpıtmaktan kendini kurtarabilir. Foucault’nun Cinselliğin Tarihi (1978) bu yaklaşıma bir örnektir ve bu yolla Fouca­ult, tıbbi ve bilimsel söylem çerçevesinin Viktorya çağında cinsellik konusunda nasıl üstünlük kazandığını gösterir. Bununla beraber, günümüzde tıbbî ve dinsel söylem toplumsal ve hukukî düzeylerde iniş çıkışlar yaratsa da, pornografi, eşcinsellerin hakları ve diğer cinsel özgürlük hareketlerinin yükselişi Foucault’nun şu görüşünün bir kanıtıdır: modern toplumun disiplin ve kontrolünün altında hem direniş ve meydan okuma, hem de kolayca hatta tamamen kontrol edilemeyen -Londra’da Soho veya Amsterdam’da genelevler bölgesi gibi- bir yeraltı dünyası ve alternatif bir hayat tarzı, cinsel davranışlar yatar.

Michel Foucault yukarıdakilere benzer araştırmalarla güç, bilgi ve söylem hakkındaki temaları ve teorilerini geliştirmeye ve rafine et­meye çalışmıştır ve ilk çalışmalarında daha yapısalcı, determinist ve oldukça kötümser bir ‘polis devleti’ olarak modern toplum yaklaşı­mını benimsemesine rağmen, sonraki araştırmaları güç konumunda- kilere direnebilecek ve karşı çıkabilecek daha iyimser bir insan anlayı­şı sergiler.

KAVRAMSAL GELİŞİM

Michel Foucault’nun çalışması post-yapısalcı geleneğin kurucu araş­tırması olarak övgüler almıştır. O, gücü hem toplumsal bilgi biçimi hem de toplumsal ilişki biçimi olarak analiz ederek, dikkati yeniden klâsik ve modern araştırmalara ve onların toplumsal yapılar ve top­lumsal konumlara olan ilgisine yöneltmiştir. Plüralistler karar alma mekanizmasına ve Marksistler yönetici sınıflar veya iktidar seçkinleri­ne yönelirken, Foucault gücün toplumsal doğası ve onun gündelik söylemdeki önemi kadar güç alanlarına da ışık tutmuştur; o toplu­mun mikro-politikaları kadar siyasal analizin makro yapılarına da odaklanmıştır.

Foucault’nun çalışması, aynı ölçüde, birçok farklı teori ve kavramı bir araya getirerek ve onları etkili bir biçimde hiçbir teori veya pers­pektifin hâkim olmayacağı radikal yeni bir çerçeve içinde sentezleye- rek post-yapısalcı geleneğe örnek teşkil etmiş ve onu biçimlendir­miştir. O Nietzsche ve Freud kadar Marx ve VVeber’in düşüncelerin­den de yararlanmış, ancak bu düşünceleri özümsediği kadar tümünü reddetmiştir:

… asla bir Freudcu olmadım, asla bir Marksist olmadım ve asla bir

yapısalcı olmadım (Aktaran, Swinglewood, 2000:104).

Ona göre, modern toplum liberal evrim geleneğinin, insanın aydın­lanma, hakikât ve özgürleşme yönünde ilerlemesinin bir parçası değildir. O, daha ziyade, bir başka tahakküm ve disiplin biçimi, bir başka güç ilişkileri ve güç/bilgi örneğidir. Ona göre, tarih sürekli bir değişim süreci değildir, aksine görünen düzen ve kontrolün altında yatan düzensiz güç mücadelelerinin, kaos ve çatışmanın hikâyesidir. Onun ilk dönem radikalizmi ve komünist ütopyaya inancı bir kapita­lizm eleştirisi kadar bir Marksizm eleştirisine ve aklın ilerlemesinin bir özgürleşme kaynağı olduğu kadar özgürlüğe karşı bir tehdit olduğu düşüncesine yol açmıştır.

Tarihin bir tahakküm ve tâbi kılma hikâyesi olduğunu düşünen Foucault sadece sonraki yazılarında bireye güç, direnme ve isyan iradesi tanımıştır. ‘Özneleştirme’yle, yani bireysel kimliğin tanımlan­ma ve kontrol altına alınmasıyla ilgili süreçlerin araştırılması onun tüm çalışmasının merkezî unsurudur ve onun analizinin çekirdeğini “bir benlik bilinci organize etme”de ‘disiplin çağı’nın rolü oluşturur (Foucault, 1989).

Ancak, Foucault’nun çalışması ve analiz tarzı, sonraki bir külte il­ham kaynağı olmasının ve post-yapısalcı yazılar ve tartışmalar konu­sunda kütüphaneler yaratmasının yanı sıra, sıkı bir tartışmalar ve eleştirilere yol açmıştır:

  • Onun tarihsel açıklamaları araştırmalarla yeterince temellendi- rilmemiştir ve hatta geçersizdir ve bizzat Foucault kendi araş­tırmalarını disiplin toplumunun gelişimi üzerine tezini açmak için tasarlanmış tarihsel ‘kurgular’ olarak betimlemiştir.
  • Feministler Foucault’yu cinsel eşitsizliklerle, cinsel şiddetle ve erkekler ve kadınlar arasındaki güç ilişkileriyle ilgilenmediği için eleştirmişlerdir.

Ancak eleştirilerin çoğu onun söylem kavramına ve bu kavramın onun çalışmasında geçirdiği değişimler ve tutarsızlıklara odaklanır. O, ilk yapısalcı evresinde, devlet, kamu görevlileri ve onun ideolojik kontrolünü her şeye muktedir ve her yere yayılmış bir şey olarak resmeder. Bireyin direnme veya bilinçli, rasyonel ve tepkisel davran­ma gücüne çok az önem verilir. İnsanlar her düşüncesi, kullandığı her sözcük ve her hareketi kontrol edilen “sanal ‘kuklalar’ olarak ve yapı­lar sanal vantrologlar” biçiminde betimlenir (O, Donnell, 2000: 123). Hayatının sonraki döneminde yeni sosyal hareketlerden ve Yeni Sol Hareket’ten etkilenen Foucault radikal değişimler ve direnme gücü konusunda daha iyimser düşünmeye başlar. Bu yeni durum kaçınıl­maz olarak onun önceki çalışmalarındaki bazı kötümser ve determi­nist yaklaşımlarla çelişir ve Foucault “güç konumundakiler bütün alternatif düşünce ve söylem biçimlerini engelleyebiliyorlarsa, o halde bu muhalif veya karşı söylemlerin kaynağı nedir?” gibi sorulara maruz kılar. Ayrıca, onun sonraki tezleri -nihayetinde güç ilişkilerinin yapılarda değil, ilişkiler ve gündelik hayatta yattığı tezi- özne katego­rilerine bir güç tanır ve onlara kendileri üstünde otoriteye sahip olan­lar üzerinde bir kontrol imkânı sağlar görünür ve böylece bu yeni düşünce onun ilk yapısalcı analizini ve ‘öznenin merkezden uzaklaştı­rılması’ tezini biçimlendiren ‘her yerde mevcut güç’ yaklaşımıyla çelişir.

Ancak sonraki yazılarındaki daha liberal ve iyimser eğilimlere rağmen, Foucault’nın çalışmasının en önemli mirası, kasvetli kötüm­serliği, bireye ve rasyonel düşünceye inanmaması ve hümanizm karşıtlığını tamamlayıcı kişisel umutsuzluktur. Modern insan aydın­lanman bir ütopyaya doğru ilerlememektedir. Daha ziyade disiplinli bir toplum içinde, yani belirli düşünceleri aşılama yollarını daha da mükemmelleştiren ve teknolojiyi nüfus kitlesini robotumsu bir itaate, üstten kontrollere ve içerden koşullandırılan kontrollere, geçmişin fiziksel kontrollerinden çok daha etkili, fakat daha az açık ideolojik ve kültürel kontrollere tâbi kılmak amacıyla kullanan ve bizi ‘otomatik olarak itaat etmek’ için eğiten bir toplumda yaşayan modern insan sürekli artan kontroller ve gözetimlerle karşı karşıyadır (Foucault, 1977a: 169). Bu tespit, Foucault’nun bütün sosyal bilim alanlarına ilham kaynağı oluşturan ‘söylem’ kavramı konusunda kapsamlı ve kışkırtıcı bir sonuç, aynı ölçüde bizzat onun oldukça egzotik hayat tarzını ve nihai deneyim arama çabasını biçimlendiren bir sonuçtur.

Söylem kavramı onun akademik kariyeri içinde geliştirdiği temel fikirlerden sadece biridir. Gerçekte, Michel Foucault belirli bir felsefe veya sosyoloji geleneğine dâhil edilemez; o akademik hayatında bu tür sınırlandırmalardan uzak durmuştur. Foucault, daha ziyade, insan bilimleri ve sosyal bilimlerini ilgilendiren birçok konuya eğilmiş, haz ve ceza, delilik ve cinsellik, güç ve ölüm alanlarının ötesine, sadece yazmayıp kişisel olarak da yaşadığı hayat alanlarının derinliklerine uzanmıştır. O, obsessif bir iç anlam arama takıntısı içinde, kendi sınır­larını, en belirgin biçimde kendi hayat deneyimlerini zihinsel ve psi­kolojik olarak zorlamıştır. O eşcinselliği ve sadomaşosizmini açıkça yaşamış -gerek LSD gibi uyuşturucu kullanımı, gerekse Fransa ve San Francisco’daki sadomazoşist eğilimler biçiminde olsun- bilinçli ola­rak ‘sınır deneyimler’ arayışı içinde olmuştur. Foucault 1984’te 57 yaşında bir AIDS kurbanı ve kendi radikal ve egzotik hayat tarzının bir kurbanı olarak Paris’te ölmüştür.

Onun yazıları oldukça kapsamlı ve hacimlidir ve sadece felsefe ve sosyal bilimlerde değil, kent plânlaması, tıp, krimonoloji, akıl sağlığı, mimari, eğitim ve kamu politikası gibi uzmanlık alanlarında da ol­dukça etkilidir. Bazı yazarların deyimiyle bu ‘Foucault etkisi’ o kadar kapsamlı ve yaygındır ki, çok az akademik ve profesyonel araştırma alanı bazen onun düşünceleri ve kavrayışlarından nasibini almamış­tır. Bu Foucault’nun etkisinin özüdür. O birçok araştırma alanına kat­kıda bulunmuş, ancak kendini onlardan hiçbiriyle sınırlandırmamıştır; birçok yaşantıya yönelmiş ancak kendini onlardan hiçbiriyle sınırla- mamıştır; bir düşünce hâzinesi üretmiş, ancak ardında bütün düşün­celeri ve kavrayışlarını birleştiren ve temel teşkil eden tek, kapsamlı ve tutarlı bir çerçeve bırakmamıştır. Aksine o, söylem kavramını yeğ­lemiş, mevcut düşünce biçimleri hakkında tartışmalar ve meydan okumaları tercih etmiş ve böylece yeni bilgiye, yeni anlayışa yol aç­mıştır. Stephen Katz’ın ifadesiyle, (aktaran, Elliot and Turner, 2001), Michel Foucault “yirminci yüzyılın en önemli ve en popüler düşünür­lerinden biridir”.