Simülasyonlar Jean Baudrillard

Simülasyonlar Jean Baudrillard

‘Simülasyon’ terimi genellikle gerçek bir şeyin taklidi veya temsilini anlatmakta kullanılır. Günümüzde modern bilgisayarlar tamamlan­mış bir nesneyi kopyalamada veya, ister yeni bir araba, ister elektrik süpürgesi, isterse motosiklet olsun, bu nesnenin yeteneklerini sına­yan ürünler tasarlamada öndedirler. Çoğu insan bir uçak veya gemi­nin simülatörünü bir eğlence parkında veya havacılık sergisinde uçuracak yetenek ve heyecana sahiptir -büyük bir haz yaşanır, ancak uçma korkuları ve tehlikelerinden hiçbiri ‘gerçek’ değildir. Simülas­yon “-mış gibi” bir deneyim, gerçek şeyin bir taklididir -o çoğu kez aradaki farkı söylemeyi zorlaştıracak kadar gerçektir.

Radikal Fransız düşünür Jean Baudrillard bu kavramı, Simülasyon­lar (1983) adlı kitabında, günümüz post-modern dünyasının gerçek bir toplum değil, “-mış gibi yapılan” bir şey, semboller ve imajların gerçek ve somutun yerini aldığı sanal bir gerçeklik olduğunu göster­mek için kullanmıştır. Biz, mal ve hizmetlerden ziyade semboller ve imajlar alıp satıyoruz; gerçek maddî ihtiyaçları doyurmaktan ziyade ihtiyaçlar ve arzuların psikolojik doyumunu sağlamaya çalışıyoruz. Günümüzde giyim sanayi Baudrillard’ın argümanının klâsik örneği­dir. İnsanları sıcak ve kuru tutmayı amaçlayan giyim ihtiyacının yerini en son, yüksek statülü tasarımcıların etiketlerine arzu almıştır. Marks & Spencer veya British Home Stores’un kotları ve spor ayakkabıları Levis ve Nike’ınkiler kadar iyidir, ancak bu moda bilinci çağında hangi genç ‘onlardaki çıkmazı’ görecektir? Gucci, Addidas ve Rebook imaj geliştirmekte ve günümüzün insanları birbirlerini kişi olarak değil giydikleri elbiselerin etiketlerine göre değerlendirmektedir. İmaj her şeydir ve dünyanın her yerindeki imalâtçılar imajın geçici olarak sağ­ladığı kendini-tatminden, ister ayakkabı veya araba, isterse yaz tatili

 

ve ev biçiminde olsun, görünüşte oldukça benzer ürünleri geliştir­mek ve satmak için yararlanmaktadır.

Baudrillard, bu temel gözlemden hareketle, post-modern toplu­mun doğası hakkında radikal bir teori, göstergelerin gücü temelinde bir teori geliştirmeye çalışır. Baudrillard’a göre, insan kültüründe göstergeler dört temel evrede gelişmiştir.

  • İlk evre gerçekliğin bir yansıması olarak göstergelerin (kelimeler ve imgelerin) gelişimini içerir.
  • İkinci evrede, göstergeler hakikâti süslemeye, abartmaya veya çarpıtmaya başlar, ancak genelde hâlâ gerçekliği yansıtır ve simgelerler.
  • Üçüncü ve dördüncü evrelerde, göstergeler ve simülasyon ger­çekliğin yerini alır ve nihayetinde sembolik bir topluma, sem­boller ve göstergelerin gerçek şeylerle hiçbir ilişkisinin bulun­madığı ve hatta insan ilişkilerinin salt sembolik olduğu katıksız bir ‘simülakrum’ toplumuna geçilir. Bu yüzden Baudrillard için, post-modern toplum önceki toplumlardan daha farklı değildir. O aslında bir imajlar ve serbest dolaşımdaki göstergeler dünya­sı, üretim tarzının yerini üretim kodunun aldığı bir toplumdur. Baudrillard bu argümanı desteklemek için Las Vegas ve Hollyvvood’dan, Batı toplumun hayâl dünyaları Disneyland’dan mükemmel simülakrum örnekleri verir.

Gerek Disneyland gerekse Disney Dünyası’nda imgelemle ulaşı­labilecek her şeyin bulunduğu, sunulduğu, sunulabilir kılındığı, sergilendiği, görselleştirildiği açıktır. Gerçekte herhangi bir meta­for olmadan tüketim için vitrine koymak açıkçası imgelemi kök­ten caydırıcıdır. Bir kez daha, ütopya gerçekliğe dönüşür (Baudril­lard, 1993:246).

Baudrillard (1986) Amerika’yı, özelde ‘gelecek felâketin tamamlanmış hali’, bugünü anlamaya yardımcı olabilecek hiçbir tarihe, hiçbir geç­miş gerçekliğe sahip olmayan kurgulara dayalı bir toplum olarak görür.

Onun aktardığı diğer örnekler arasında, Mısır Firavunu II. Ram- ses’in mumyasının gerçek mezarından çıkartılıp müzelerde ve tele­vizyonda geçmişin bir sembolü olarak kitlelere sunulması ve ticari amaçla kitlelere teşhir edilmesi vardır. Biri Bizi Gözetliyor ve Issız Ada gibi modern ‘pembe diziler’ ve programlar, aynı şekilde, ister televiz­yonda ister ıssız bir adada olsunlar, ilişkilerin simüle edildiği sözde gerçeklik örnekleri olarak verilebilir. Baudrillard’a göre, biz ‘Hayatın TV içinde ve TV’nin hayat içinde kaybolduğu” bir çağda yaşıyoruz.

Baudrillard’ın ulaştığı sonuç ve onun post-modern toplum imgesi karanlık ve kötümserdir. Bu toplum zararlı toplumsal bir eğilime sahiptir. Artık gerçekliği kavramak mümkün değilse onu değiştirmek de imkânsızdır. Biz anlamsız, gerçekdışı bir dünyada, artık doğru ve yanlışı değerlendirebilecek hiçbir temelin, doğruyu yalandan ayıra­cak hiçbir standardın olmadığı sürekli değişim halindeki bir toplum­da yaşıyoruz. Biz, medyanın gerçekliğin bir aynası olmaktan çıkıp bizzat bir gerçeklik haline geldiği bir hiper-gerçeklik içinde yaşıyoruz. Öldüren Cazibe filminde olduğu gibi, izleyici sondan hoşlanmıyorsa üreticiler onu değiştirebilirler.

Politik alanda, Baudrillard gücü eşit veya eşitsiz dağılmış bir şey olarak görmez. Daha ziyade, gerçekte gücün varolmadığını düşünür. Politik alan tamamen dev bir ‘playstation’dır. Geçmişte Başkanlar ve Başbakanlar savaş oyunlarını gerçek silâhlarla oynuyorlardı -en azın­dan onlar, nükleer silâhlar kullanılmadığında bile gerçek silâhların kullanılması tehdidi altındaydılar. Artık güç mücadeleleri daha çok Yıldız Savaşları’na benzemekte, zararsız silâhlarla televizyonda oy­nanmakta, Amerikalılar genellikle Saddam Hüseyin veya Usame Bin Ladin gibi suçluları bozguna uğratmaktadır. Savaşın acı gerçekliği, kurbanlar, kötü sonuç ve çatışmanın temel nedenleri nadiren göste­rilmekte ve kameralar sonraki yeni hikâyelere döndüğünde bu savaş sahneleri derhal unutulmaktadır. Dünya liderleri, başkanlar ve baş­bakanlar benzer şekilde önceden ambalajlanmakta ve liderlik sem­bolleri olarak seçimlerde satılmakta, elbisenin altında özünde ne yattığına bakılmaksızın oy sandığında alınıp satılmaktadır. Biz, güç realiteleri ve savaş korkularının doğru olarak resmedildiği bir dünya­dan ziyade, bir politik imajlar ve güç sembolleri dünyasında yaşa­maktayız. Biz Afganistan veya Ortadoğu’daki savaşı, Üçüncü Dün- ya’daki kıtlık ve açlığı kendi kanepemizde TV karşısında altı haberle­rinde bir şeyler atıştırarak izlemekteyiz. O gerçekdışıdır!

Post-modern insan, Baudrillard’a göre, değişmesinde bir katkısı­nın olamayacağı ve gerçekte rol almak veya bizzat yaşamak yerine sadece izleyebileceği bir gerçekdışılıklar dünyasında yaşayan pasif ve hareketsiz bir varlıktır. Gerçek güç, bu gerçekliği küresel ağlarla kont­rol eden, neyi, ne zaman ve nasıl göreceğimize karar veren ve rahat­sızlıklarımız ve karşı çıkışlarımızı yayına hazırlayan medya ve politika­cıların elindedir; reklâm yeri satanlar ses-parçaları yaratanlardır. Mo­dern spor kitlesel seyir aracı televizyonun ticari ambalajlanışının klâsik bir örneğidir O reklâmcılık ve söz sanatlarıyla doludur. Genç sporcular genç ilâhlar olarak ve ilâhlık statüsü için seçilirler, sonu gelmeyen bir oyun içinde seks sembolleri yaratılır, yeniden yaratılır

 

ve hatta video tekrarları, yayına hazırlanmış yüksek ışıklar ve sürekli yorumlarla yeniden tasarlanır. Kimi zaman, harcanan paraların, tele­vizyonun spora ayırdığı saatlerin ve onu kışkırttığı tutkuların ortasın­da, aslında sporun gerçek olmadığını anımsamak zordur; spor gü­nümüzün genç gladyatörlerine yeteneklerini icra etmeleri için yapay olarak yaratılan bir savaş alanıdır. Boris Becker’in VVimbledon’da kay­bettiğinde yaptığı ünlü yorumda olduğu gibi, “o sadece bir oyun­dur”.

Günümüzde her şey, hatta haberler ve hava durumu bile amba­lajlanabilecek bir meta, bir hayâl dünyasında statü sembolleri ve imajlar kullanılarak satılan bir üründür. Onların gerçekliklerinden – çevre üzerindeki etkileri, Üçüncü Dünya’da çocuk emeğinin sömü­rülmesi gibi konulardan- nadiren söz edilir.

Baudrillard’a göre, modern kültür kapsamlı ve felâket türünden bir devrim geçirmektedir. Kitleler duyarsızlaşmakta ve insanlıktan uzaklaşmakta ve ticari televizyonun yarattığı ‘mamalarla’ beslenen pasif izleyiciler haline gelmektedirler. Baudrillard için, devrim, özellik­le Kari Marx’ın vaat ettiği devrim ve komünizm ütopyası ölüdür ve çağdaş post-modern toplum hayat ve anlamdan yoksun ‘ölü bir kültür’, hiçbir geçmiş ve geleceği, hiçbir amacı olmayan, kitlelerin gerçekdışı ve ulaşılamaz iyi bir hayatın sembolleri ve gösterileriyle doyurulduğu ve kandırıldığı bir tüketim kültürüdür. Görünenin öte­sinde hiçbir şey yoktur, çünkü görünüş sahip olduğumuz her şeydir.

Hayat, dünyada neler olup bittiği (haberler hakkındaki gösterge­ler), hangi tür kimliğin yansıtılmak istendiği (benlik hakkındaki göstergeler), kişinin konumu (statü ve itibar göstergeleri), binala­rın hangi amaçlara hizmet edeceği (mimari göstergeler), estetik tercihler (duvarlar, masalar, mutfak büfeleri üzerindeki gösterge­ler), vb. hakkında sonu gelmez bir göstergeler döngüsü içinde sürdürülür.

Artık hiçbir gerçeklik yoktur; hiçbir geçmiş yoktur -hatta medya tarihi yeniden yaratmaktadır -hiçbir gelecek yoktur, hiçbir anlam yoktur.

KAVRAMSAL GELİŞİM

Baudrillard’ın ‘simüle edilen toplum’ imgesi ve bu toplumun değerle­ri ve yüzeyselliğine yönelik eleştirileri, kitle iletişim araçlarının bildi­ğimiz ve gördüğümüz her şeyi kontrol eder görünecek denli kuvvetli olduğu ve her yere sızdığı toplumlarda güçlü ve çarpıcı bir etki ya­ratmıştır. Sembolün gücü, modern reklâmcılığın gücü hayatlarımızın her yanına nüfuz etmektedir. Üç yaşındaki her çocuk, ister Peru or-

 

manlarında isterse Manhattan’ın çatı katlarında olsun, Coca Colla ve McDonald’ı tanımaktadır.

Bununla beraber, Baudrillard’ın argümanını sunuş biçimi eleşti­rilmektedir:

  • Onun yazım üslûbu ve argümanlarını kanıtlama tarzı çoğu kez betimlediği toplum kadar soyut ve karmaşıktır. O kendi argü­manlarını desteklemek için, akademik kesinliğe sahip temel ka­nıtlardan ziyade, ‘iknaya yönelik’ örneklere dayanır. Onun yazım üslûbu anlamak zordur ve çoğu kez görünüşte hitap etmeye çalıştığı izleyiciye uzaktır.
  • Onun abartılı üslûbu 1995’te, Ortadoğu’da Irak’a yönelik Körfez Savaşı’nın gerçek bir savaş değil, bir simülasyon, ordu ve medya tarafından kamunun tüketmesi için yaratılmış bir şey olduğunu öne sürdüğünde doruğuna çıkmıştır. Bu tür iddialar, onu eleşti­renleri, gerçeklik kavrayışını yitirip yitirmediği ve kendi propa­gandasının etkisinde kalma tehlikesi içinde olup olmadığı gibi kaygılara itmiştir.
  • Onun kamuya karşı genel tutumu, çoğunlukla bir ölçüde hor gören ve koruyucu niteliktedir. O, gerçekte sıradan insanların fanteziyi gerçeklikten ayırabilme kapasitesine sahip olduklarını, ‘abartılı her şeyi’ görebildiklerini ve modern politikacılar konu­sunda kendisi kadar alaycı ve eleştirel olabileceklerini anlamaya çalışmaz. Onlar, ister mallar ister insanlar konusunda olsun, kali­teyi gördüklerinde tanıyabilir ve nihayetinde ya bireysel olarak -televizyonu kapatarak veya ülkeyi terk ederek- ya da seçmen­ler, seyirciler veya tüketiciler olarak kollektif bir eylemle kontro­lü ele alabilirler. İnsanlar seçimlerinde dikkatli davranarak veya seçmeyerek ya da satın almayarak daha iyi programlar veya ürünler talep etme gibi nihai bir güce sahiplerdir. Bu arada, on­lar sadece gündelik hayatın katı gerçeklerinden kaçtıkları za­manlarda Disneyland’ın zevklerinden veya Bond Street’in ışıkla­rından büyük haz alabilirler.

Çoğu eleştirmene göre Baudrillard’ın en büyük hatası, toplumsal ve tarihsel değişmenin sürekliliğini yadsımasıdır. Onun post-modern toplumu daha öncekilerden tamamen farklı ve bağımsız bir evre olarak tasvir girişiminde, günümüzün özel karakteristikleri gereğin­den fazla vurgulanır. Bununla beraber, Baudrillard, tarihin günümüz üzerindeki gerçek ve bağımsız bir gerçeklik olarak etkisini yadsırken, bugünün nasıl ortaya çıktığını açıklamayı başaramamıştır. O basitçe ortaya çıkmış olamaz, geçmişte en azından bazı kökleri olmalıdır.

Ona sadece ulaşmış olamayız. Ayrıca, Baudrillard’ın gelecek tasviri o kadar ürkütücü, o kadar kadercidir ki, kimse onu değiştiremez gö­rünmektedir. George Ritzer’in (1996) gösterdiği gibi, post-moder- nizm ve özelde Baudrillard’ın radikal düşünceleri kurucu babaların ve özellikle Marx’ın büyük boy teorilerine bir alternatif vaat eder: zama­nın sınavından geçebilen ve post-modern dünyanın sorunlarının üstesinden gelebilen ‘büyük düşünceler’. Ne yazık ki, Baudrillard’ın tezi gibi, post-modernizmin realitesi de her zaman vaatlerini gerçek­leştirememiştir. Post-modernistler, temel veya tutarlı bir çerçeveden yoksun ‘düşünce parçaları’ lehine büyük boy teoriler ve büyük anlatı­lara karşı çıkarken, akademik kesinliğin normal standartlarına kulak­larını tıkamışlardır. Onların -Baudrillard örneğinde, bazen tuhaf, şakacı, hatta saygısız- stilleri yapılaşmış ve süregelen tartışmalara duyarsız kalmıştır ve gelecek vizyonları bazen o kadar karanlık ve kötümser, o kadar umutsuzdur ki, intiharı veya toplumsal soyutlan- mışlığı düşünmeden bu vizyonu onaylamak zordur. Baudrillard’ın gelecek vizyonu kendi içine patlayan bir kara delik, kendi tüketicileri tarafından tüketilen bir ölüm kültürü ve anlamsız bir maddî dünyada anlam arayışıdır. Kellner’in özetle ifade ettiği gibi:

Ataletin ivme kazanması, medyada anlamın, kitle içinde toplum­salın içe patlaması, kitlenin nihilizm ve anlamsızlığın karanlık ko­ridorunda kaybolması; işte bu Baudrillard’ın post-modern vizyo­nudur (Kellner, 1989:108)

Baudrillard “post-modernizmin en büyük rahibi” olarak selâmlanır (Miles, 2001) ve post-modernistlerin en radikal ve en terbiyesizi olarak betimle­nir (Ritzer, 1996). Fakat, Baudrillard’ın toplum anlayışı ve gelecek vizyonu kaderci ve kötümser olsa, aşırı ve abartılı bir gerçeklik resmi sunsa bile, hatta onun ve arkadaşlarının düşünceleri büyük boy teorilere sağır ve teorik yapıdan yoksun olsalar bile, yine de modern sosyolojiye meydan okumuş ve onu tahrik etmişlerdir ve hepimizi içinde yaşadığımız dünya­yı, onun maddiyatçılığını, anlamı ve geleceğini yeniden ele almaya ve ciddi olarak sorgulamaya zorlamışlardır.