Yapısal Marksizm Louis Althusser

Yapısal Marksizm Louis Althusser

Batı Marksizmi, 1960’larda Sovyet Rus­ya’da Joseph Stalin’in uyguladığı ve Doğu Avrupa, Çin ve Asya’da komünizm adı altında ortaya çıkar görünen insanlık­tan uzak acımasız diktatörlüklerin zu­lümlerinin ardından yoğun ve felsefi bir ikilemle yüz yüze geldi. Bu acımasızlık savunulabilir miydi? Marksizm savaş- sonrası toplumda halen bir geleceğe sahip midir? O insanları devrime teşvik edebilir mi, yoksa savaş-sonrası kapita­lizm Soğuk Savaş çağında üst ahlâkî zemin kadar ideolojik ve felsefi mücade­leyi de mi kazandı?

Ortodoks Marksizm’in büyüsü altın­daki çoğu Marksist yazar Marx’ın erken dönem, daha hümanist yazı­larına döndü. 1960’larda Paris’te bir Sosyoloji Profesörü olarak çalışan Louis Althusser gibileri, aksine, savaş-sonrası dönemde daha bilimsel ve yapısalcı bir Marksist analiz önerdiler.

Althusser için, Marksizm sadece siyasal bir ideoloji değildir. O ka­pitalist bir toplumda işçi sınıfı devrimini geliştirmek ve gerçekleştir­mek için siyasal bir strateji sunan devrimci ve bilimsel tarih ve top­lum analizidir. Bu yüzden onun amacı, modern Marksizm’i güncelleş­tirmek ve onu modern Batı toplumunun sorunları ve çatışmalarına uygulamaktır. Althusser bunu yapabilmek için Marksizm’in beş temel kavram temelinde oldukça yapılaşmış ve sistematik bir yorumunu geliştirir.

 

Toplumsal Yapılar ve Toplumsal Pratikler

Althusser üç temel toplumsal yapı (kendi ifadesiyle, ‘toplumsal for­masyon’) belirler: ekonomik, siyasal ve ideolojik. Bu yapılar kendileri­ne ait belirli özel pratikler ve ilişkilere sahiplerdir.

Göreli Özerklik

Geleneksel Marksizm her zaman sanayi toplumunun biçim ve yön kazanmasında ekonomik faktörlerin önemini vurgularken, Althusser devrimci etkinliğin gelişiminde siyasal ve ideolojik faktörlerin etkisi ve önemini de kabul eder; bunun nedeni bir ölçüde, Sovyet Rusya’da değişime yol açan siyasal devrim ve onun yazdığı dönemde Paris’te öğrencilerin ilham verdiği siyasal etkinliklerdir. Bu yüzden Althusser, nihayetinde ‘son örnekte’ ekonomik yapı öne çıksa bile, modern toplumdaki siyasal ve ideolojik ‘formasyonlar’ın göreli etkiye -veya kendi deyimiyle, göreli özerkliğe- sahip oldukları düşüncesini geliş­tirmiştir.

Üst-Belirlenim

Althusser sadece ekonomik, siyasal ve ideolojik yapıların göreli özerkliğe sahip olmakla ve birbirleriyle kompleks ilişkiler içinde bu­lunmakla kalmayıp, aynı zamanda iç çelişkiler ve çatışmalara sahip olduklarını kabul eder. Örneğin, toprak sahibi sınıfların çıkarları ve ihtiyaçlarını sanayiciler ve finans kesiminkilerle veya küçük burjuva­lar, yöneticiler, muhasebeciler ve benzeri şekilde kapitalist efendile­rine hizmet eden ancak aynı ölçüde kendine has çıkarlara sahip olan kesimlerinkilerle karşılaştırın. Benzer bir işçi sınıfları analizi de prole­tarya arasında yüksek düzeyde bir iç sınıfsal çatışma ve bölünmenin varlığını gösterecektir; örneğin, vasıflı ve vasıfsız işçiler arasındaki veya sendikalar ve onların dışında kalanlar arasındaki çatışmalar. Bu iç çatışmalar, Althusser’e göre, kişinin (sadece sosyal sınıflar arasın­daki değil aynı zamanda kendi içlerindeki) barışı korumak ve açık savaşı önlemek için bir bilirkişi veya polis, yargıç ve jüri olarak dav­ranmak zorunda kalması anlamına gelir.

Devletin ideolojik aygıtları (ISAs)

Geleneksel Marksist kapitalist devlet anlayışına göre, bu devlet sade­ce kapitalizmin çıkarlarına hizmet eder, yönetici sınıfın emirlerine göre davranır, mülkiyet ve kazancı güvence altına almak için hukuku, kitleleri bastırmak için polis ve orduyu kullanır.

Althusser, devletin kapitalist sınıftan bir ölçüde bağımsız veya gö­reli özerk bir biçim kazanmakla kalmayıp, kimi durumlarda, sınıf ça­tışmasını ve tam bir devrimi önleyebilmek için büyük firmalar karşı­sında işçilerin tarafını tutabileceğini öne sürerek, daha incelikli bir modern devlet yorumu geliştirmiştir. Modern kapitalist devlet, daha etkin biçimde yönetebilmek, gücünü sürdürmek, kitleler tarafından yeniden seçilmek ve güce başvurmak zorunda kalmamak istiyorsa, araya ‘ideolojik mesafe’ koymak zorundadır. O kapitalizmin ‘sözcüsü’ olarak anlaşılamaz, aksi takdirde otoritesi ve güvenilirliğini yitirecek ve bizzat devrimin odağı haline gelecek ve yıkılacaktır. Bu nedenle, Althusser için, modern devlet güç kullanarak yönetmez -ancak son analizde güce başvurmak zorundadır. O ‘ideolojik olarak’ yönetir. O, kapitalizm, kapitalist değerler ve tüketimci hayat tarzının normal, doğal ve nihayetinde ahlaken kabul edilebilir olarak görüldüğü ideo­lojik ve kültürel bir iklim yaratarak yönetir; burada sosyalist veya komünist alternatiflere karşı mücadele etmek ve gerektiğinde bu mücadele uğrunda ölmek kutsaldır. Althusser’in devlet anlayışı, bu nedenle, kamu hizmetleri, mahkemeler, polis ve ordu yönetimi ola­rak geleneksel devlet aygıtı anlayışından çok daha geniştir. Onun devlet anlayışı ideolojik ve kültürel aygıtı, kilise, medya, eğitim siste­mi, hukuk ve hatta aileyi, kapitalist düşünceler ve değerleri iletmeye ve yaymaya yardımcı olan bütün kurumlan kapsar.

Öznenin Ölümü

Althusser’in Marksizm yorumu, bu nedenle, oldukça gelişkin, büyük ölçüde yapısaldır. Bu yaklaşım neredeyse tamamen kapitalist toplu­mun temel yapılarına, ekonomik, siyasal ve ideolojik formasyonlar arasındaki ilişkilere ve özelde modern kapitalist devletin sınıf çatış­masını -sadece sınıflar arasındaki değil, sınıflar içindeki çatışmaları da- çözme ve azaltmadaki rolüne odaklanır. Onun analizinde, bu yüzden, bireyin rolü veya etkisi bir kenara bırakılır ve dikkate alınmaz. Marx’ın erken dönem bazı yazılarının aksine, Althusser hepimizin tarihsel materyalizmin ürünleri olduğumuz görüşüne sıkıca bağlıdır. Yaşantılarımızı değiştirebileceğimizi düşünebilir, tarihi değiştirebile­ceğimize inanabiliriz -aslında bu bir yanılsama, kapitalist bir yanıl­samadır. Daha ziyade, hepimiz sınıfsal konumumuzun yüklediği rol­ler ve sorumlulukları yerine getiren, tarihsel yazgının iplerinin ucun­daki kuklalarız. Althusser için, bu nedenle, özellikle Fransa’da radikal siyasal eylemi teşvik etmek mümkün olsa da, nihayetinde bu tür bir eylem tarihsel değişme üzerinde sadece ‘göreli’ bir etkiye sahip ola­caktır.

KAVRAMSAL GELİŞİM

Althusser’in yapısalcı Marksizmi 1960’ların sonları ve 70’lerde hem Ortodoks hem de hümanist Marksizm’e temel bir itiraz olarak ulusla­rarası yaygın kabul ve ilgi gördü. Althusser’in yaklaşımı çoğu Batılı aydını ve özellikle Marksistleri ortodoks Marksizm’in katı determi­nizminden ‘kurtardı’ ve onların alternatif Marksist bir çerçevenin bir parçası olarak, ekonomik-olmayan ve özellikle siyasal ve kültürel gelişmeler üzerine analizlerine bir meşruiyet kazandırdı. Yapısal Marksizm, toplumun temel köklerinin değişim talep ettiği 1960’lar ve 70’lerde, Yeşil Sol Hareketten feminist kadın hareketlerine kadar bir protesto hareketleri patlamasına toplumun gözünde bir meşruiyet kazandırdı ve bu gelişimlere ışık tuttu. O Atlantiğin iki yakasındaki aydınlar ve öğrencilere ilham kaynağı oldu ve sosyal bilimler içinde ve dışında önemli empirik araştırmalara yol açtı. Althusser’in çalışma­sı Marksizm’e içkin temel bir paradoksu, yani tarihsel değişmenin nihaî itici gücünün kişisel-olmayan temel ekonomik güçler mi, yoksa sosyal sınıflar olarak bir araya gelmiş sömürülen ve bastırılan insanla­rın devrimci eylemi mi olduğu paradoksunu çözme girişimiydi. Alt­husser’in sofistike bilimsel Marksizm analizi kesinlikle ilk görüş lehine gelişir, fakat geç kapitalist evrede, öğrenciler, devrimciler ve Komü­nist Parti’nin çağdaş siyasal eylemleri ancak siyasal düzeyin ‘hâkim’ olmasıyla mümkün olmuştur. Onun Marx’ın ‘erken’ ve ‘geç’ dönem yazıları ayrımı ve özellikle ‘üretim tarzı’, ‘devletin ideolojik aygıtları’ ve ‘öznenin ölümü’ gibi temel kavramları yoğun tartışmalar ve araş­tırmalara yol açmıştır; ve yapısalcılık Britanya’da Paul Hirst ve Barry Hindess ve Fransa’da Pierre Bourdieau’yü de içeren uluslararası bir harekete dönüşmüştür.

Althusser’in temel argümanına göre, Marx’ın yabancılaşma ve toplumsal aktör üzerine erken dönem yazıları onun düşüncelerinin gelişiminde özel ve gelişmemiş bir evreyi temsil eder ve Marx ancak 1845’ten sonra epistemolojik kopuşu gerçekleştirmiş, tarih ve kapita­lizmin analizi için kendi doğru çerçevesini, yeni ve bilimsel bir sorun­sal geliştirmiştir. Althusser, insanın tek başına tarihi değiştirebileceği düşüncesine karşı çıkması anlamında hümanizme karşıydı; daha ziyade insanlar tarih içinde değişirler ve değişmenin temel güçleri ekonomi ve üstyapı içindedir. Bununla beraber Althusser, ‘ekonomik determinizm’i, toplumun ekonomik temelinin diğer şeyi belirlediği düşüncesini reddeder ve onun yerine daha kompleks ve çok- değişkenli bir anlayışı, ideolojik, siyasal ve teorik/bilimsel alanların da rol oynadıkları düşüncesini geçirir. Onlar karşılıklı ilişki içindedirler ve kendi iç çelişkileri ve dinamiklerine sahiplerdir. Ona göre, Marx’ın kendi üstyapı teorisini geliştirecek zamanı yoktu. Modern Mark­sizm’in rolü bu olacaktır. Ancak Althusser, siyaset ve ideolojinin eko­nomik temel ile eşit ağırlığa sahip olduğunu öne sürmez -sadece onlar ‘göreli özerkliğe’ ve göreli ağırlığa sahiplerdir. Nihayetinde, tüm toplumsal yapı ekonomik altyapıya bağlıdır ve onunla karşılıklı ilişki içindedir ve bu ‘nedensel ağırlık’ nihayetinde ekonomik değişimde­dir.

Bununla beraber, Althusser’in çalışması yoğun, çoğu kez keskin, hatta kişisel eleştiriler almıştır. Bunun nedeni sadece onun yazılarının oldukça kompleks ve okunması çok zor bir yapıda olması değil, ayrı­ca başkalarına karşı kendini beğenmiş tavrı ve hoşgörüsüzlüğüdür. O sadece Marksizm’i yorumladığını belirtmekle kalmaz, aynı zamanda onun adına konuştuğunu iddia eder ve ana-akım sosyolojiye ve ken­disini eleştirmeye ve itiraza yeltenenlere karşı oldukça kırıcıdır.

Ona yöneltilen eleştirilerin bir kısmı felsefi, bir kısmı da ideolojik­tir. Felsefî bir düzeyde, onun göreli özerklik kavramı ve sınıf çatışması anlayışı modern kapitalizmin realiteleri hakkında daha sofistike bir analiz ortaya koysa da, onun analizlerinden hareketle bu ilişkilerin gerçekte nasıl işlediklerini, ekonomik, siyasal ve ideolojik yapının nasıl karşılıklı ilişkiler içinde olduğunu, sınıf çatışmasının gerçekte nasıl ortaya çıktığını, bireyin ona nasıl uyum sağladığını açıklamak oldukça zordur.

Bu eleştiri ideolojik bir eleştiriye, ‘özne’nin terk edilip insan eyle­minin dikkate alınmadığı eleştirisine yol açmış, bu yüzden Althusser toplumsal değişmenin dinamiğinin kaynağını açıklamak için müca­dele vermiştir. Eğer değişmenin temel gücü onu sağlamaya ve sür­dürmeye çalışan tekil bireyler değilse, o halde nedir? İnsanlar itici güç değillerse, kapitalist sistem kendi sistemsel dinamiğini nasıl geliştire­bilir? Ve bu Althusser’in modelinin temel eleştirisi haline gelmiştir: o oldukça yapısal ve mekaniktir. Onun iç içe geçen sistemler düşünce­sinde sistem insandışı ve mekanik bir şey olarak görünür. O insan faktöründen ve Marksizm’in ‘hümanist’ yorumlarının cazibesinden yoksundur.

Nitekim, onun bilimsel bir tarih ve bilgi teorisi olarak yapısalcılık iddiası kendini-yıkımla sonuçlanır. “Her teori kendisinin yargıcıdır” tezinden hareket eden Althusser, “bütün teoriler ve düşüncelerin nihaî testi gerçek dünyadır” fikrine karşı çıkar; her teori kendine ait bir düşünce çerçevesine (onun deyimiyle, bir sorunsala) sahiptir ve bu yüzden sadece kendi koşulları içinde değerlendirilebilir. Teorilerin sözde gerçek dünyadaki olgular temelinde değerlendirilemeyecekle- rini -örneğin, gerçekte bir üretim tarzı veya bir sosyal sınıfı göreme- sek de, bu kavramları dünyayı anlamak için işe yarar bir biçimde kullanabileceğimizi- öne sürmek anlamlı olsa da, teoriler arasında değerlendirme yapmanın veya onları kendi koşulları dışında eleştir­menin hiçbir yolu olmadığını söylemek anlamsızdır. Bu tespit doğ­ruysa, Althusser yapısalcılığın kaba Marksizm veya hümanizmden üstün olduğunu nasıl iddia edebilir? Yapısalcılar bilimsel ve bilimsel- olmayan teorileri nasıl ayırabilirler? Kesinlikle onun yazıları da diğer bütün yazılar gibi ideolojik değil midir? Althusser, bu problemi, yapı­salcılığın ideolojiler-üstü, bir tür üst-bilim olduğunu söyleyerek çöz­meye çalışır. Bu -eleştirilerden muaf- entellektüel üstünlük iddiaları başka akademisyenler tarafından büyük ölçüde çürütülmüştür.

Althusser’in teorisi aslında hümanist cazibeden yoksun olması nedeniyle yıkılmıştır. O Doğu Avrupa ve Sovyet Rusya’da sosyalizm adına işlenen zulümler konusunda Batı’da sol radikaller arasında bile hissedilen ahlâkî tepkilerden yoksundur. Hatta o insana-karşı bir ruha sahipmiş ve en kötüsünden Büyük Biradere -insan ruhunun hiçbir rol oynamadığı bir devletçi sosyalizme- taraftarmış gibi görünmektedir.

Althusser çalışmasını bu eleştiriler ışığında gözden geçirir ve as­lında insana-karşı ruhtan uzak bir tutum içinde Marksizm’i hümanist­lerden kurtarmaya ve onu pratik ve bilimsel bir tarihsel değişme ve insan özgürleşmesi teorisi olarak yeniden kurmaya çalışır. Ancak bu revizyonları yaparken ilk tezi özgünlüğünden, coşku ve tutkusundan çok şey yitirir.

Nihayetinde Althusser’in çalışması Batılı düşünürleri Marksizm’i gözden geçirmeye ve güncelleştirmeye, savaş-sonrası toplum ve post-modern toplumla Marksizm’in ilişkisini kurmaya yöneltme giri­şimlerinin bir başka örneğidir. Althusser’in tezi bu tür girişimlerin en etkili ve güçlü olanlarından biridir ve 20 yıl sonra günümüzde bile halen tüm sosyal bilimlerdeki araştırmaları biçimlendirmektedir. O günümüzdeki post-modern teorinin post-yapısalcı temalarının ço­ğunun habercisi olmuş ve hatta 1980’ler ve 90’larda Doğu Avrupa ve Sovyet Rusya’da komünizmin yıkılışı bile Althusser’in yazılarının gücü ve potansiyelini zayıflatmamıştır.

Althusser karısı Helen’i öldürdüğünü itirafından ve manik depresif teşhisle bir akıl hastanesine yatırıldıktan kısa bir süre sonra 1990’da ölmüştür. Bununla beraber, onun yazıları 1960’ların sonlarında Fran­sa’da radikal öğrencilere ilham kaynağı olmuştur ve hatta günümüz­de sosyoloji, antropoloji ve felsefe gibi farklı alanlardaki post-modern tartışmanın bir parçasını oluşturmaktadır. O öfke kadar hayranlık da

çekmiştir.

O kendi zamanının kesinlikle en etkili Marksist düşünürü ve belirli bir gelenek içinde çalışan en etkili sosyal teorisyenlerden biriydi.