Post Modernizm Post-Modernite Jean François Lyotard

Post-Modernizm/

Post-Modernite

Jean François Lyotard

FİKİR

‘Modem’ terimi hepimizin bildiği ve rahatça kullandığı bir terimdir. O, içinde yaşadığımız dünyayı, günümüz toplumunun hayat tarzını ve bugünkü hayatı geçmişteki toplumlardan ayırdığını düşündüğü­müz farklılık ve değişmeleri anlatır. Post-modern ifadesi, gelecekteki hayatı ve toplumu, modern toplumdan sonraki dönemi, günümüzde ve gelecekteki yaşam biçimlerinin II. Dünya Savaşı’ndan sonraki Batı toplumlarındakilerden tamamen farklı olduğunu anlatmak için kul­lanılır. Post-modernizm ve bu nedenle post-modern toplum {erimle­ri, 1980’ler ve 90’ların, özellikle yeni binyılın toplumları hakkında geleneksel ve hatta modern sosyolojide sunulanlardan çok farklı ve tamamen radikal bir görüş ortaya koymaya çalışan bir dizi düşünür ve yazarı kapsayacak biçimde kullanılmıştır. Onlar, post-modern dünyanın çok farklı bir yer olacağına, kavramın hem yirminci yüzyılın sanayi toplumlarından hem de savaş-sonrası dönemin modern top- lumlarından köklü bir farklılığı anlattığına inanırlar.

Jean François Lyotard ve (simülasyonlar üzerine düşünceleri bu kitapta açıklanan) Jean Baudrillard gibi yazarlar post-modernizmi içinde yaşadığımız toplumla ilgili bağımsız ve yeni bir perspektif olarak sunmaya çalıştılar: bu perspektifte, bir yandan klâsik ve mo­dern sosyolojik teorileri güncelleştirme girişimi reddedilirken, öte yandan söz konusu yazarların yirminci yüzyıl sonunda ortaya çıktığını düşündükleri yeni toplum tipini, yani ‘post-modern dünyayı, özellikle yeni ve daha öncekilerden kökten farklı bir dünyayı betimleyebilecek geçerli ve doğru bir teorik çerçeve geliştirilmeye çalışılır.

 

Post-modernistler geleneksel sosyolojiyi tamamen reddederler. Hatta onlar toplumun bütününü, geçmişi, bugünü ve geleceğini analiz edebilecek etraflı ve tam kapsamlı bir sosyolojik teori ihtimali­ni de reddederler. Onlar toplumların evrim süreci sonucunda veya devrimlerle daha iyi bir geleceğe doğru, daha insanı, daha uygar ve rasyonel bir gelişme evresine doğru ilerledikleri düşüncesini redde­derler. Onlar bilimsel yöntemi reddeder ve akıl ve nesnelliğin toplu­mun hakikâtini ve temel tarihsel gelişme yasalarını ortaya çıkarma potansiyelini kabul etmezler.

Özünde onlar, modern sosyolojiyi mevcut haliyle güncelleştirme­ye karşı çıkarlar. Modern sosyoloji, kurucu babalar Marx, Weber ve Durkheim’in bilimsel yöntemlerinin toplum ve toplumun tarihsel gelişimi araştırmalarına uygulanmasıyla bağımsız ve özel bir akade­mik disiplin olarak ortaya çıkmıştır. Onların düşünceleri sosyolojik geleneği doğurdu ve Akıl Çağı, onyedinci ve onsekizinci yüzyılların Entellektüel, Bilimsel ve Siyasal Devrimlerinden ve son iki yüzyılın Sanayi ve Teknoloji Devrimlerinden beslendi. Bu Aydınlanma projesi ve onun insanın akıl aracılığıyla ilerleyeceğine inancı en iyi şekilde Kari Marx’ın komünist ütopyasında yakalanabilir. Onun yerine, post- modernistler tek ve her şeyi kapsayan bir hakikât olmadığını öne süren, aksine zengin bir hakikâtler ve perspektifler çeşitliliğini kabul eden ve benimseyen çok daha rölativist, öznel bir yaklaşımı benim­serler. Sosyolojinin rolü bu hakikâtler ve realiteleri açıklamak değil, aksine onları kabul etmek, takdir etmek ve kutlamaktır.

Jean François Lyotard’ın post-modernizmin gelişimine katkısı iki boyutludur:

  1. 1970’lerde Lyotard, modern entellektüel düşünceye ve geliş­melere karşı şiddetli bir hücum başlattı. O Marksizm’i terk etti ve klâsik sosyolojinin makro teorilerini, özellikle savaş-sonrası dönemin iki egemen ideolojisi Marksizm ve liberal kapitalizmi güçlü ve ateşli bir eleştiri sağanağına tuttu. Onun öfkesi, özellik­le modern bilim ve teknolojiye ve onların, yeni teknolojilerle, insan ilerlemesinin beyni oldukları ve dünyayı korudukları iddi­alarına yönelikti. Lyotard’a göre, bilimsel-teknolojik gelişme in­sanın kurtuluşunun değil, aksine huzursuzluklarının nedenidir. Bilimsel ilerleme insanı zenginleştirmek ve aydınlatmaktan çok zengin ve fakir ayrımına yol açar ve Birinci Dünyanın Üçüncü Dünyayı sömürmesini teşvik eder. O, duygusal zekâyı bir kenara iterek bir entellektüel düşünceler yoksulluğu yaratmıştır ve kli­nik olarak verimli fakat duygusal açıdan iflâs etmiş bir dünya,

 

insan duyguları ve yaşantılarının yer almadığı yabancılaştırıcı bir dünya yaratmaktadır. Bu gerçek, Lyotard’a göre, çok az in­sanın empati kurabildiği ve hatta insanın duygusal sıcaklığın­dan yoksun görünen soyut ve fütürist binaları anlayamadığı modern sanat ve mimaride yeterince açık olarak görünür. Bilim ve teknolojinin totalitarizmi modern dünyayı yönetebilir, fakat Lyotard’a göre, görünenlerin ardında hem aklın gücüne hem de bilim insanı/teknologun gücüne meydan okuyacak ve onu yıkacak bir yabancılaşma, bir hoşnutsuzluk ve öfke gelişmekte­dir.

  1. Lyotard çoğulculuk ve çeşitliliğe dayalı yeni alternatif bir top­lum anlayışını ana hatlarıyla ortaya koymaya çalışır. O, Post- Modern Durum (1979), Differend: Tartışma Evreleri (1983) gibi ça­lışmalarında, post-modern toplumun köklerinin 1950’lere da­yandığını ve bu durumun özellikle dildeki değişimlerde aşikâr olduğunu öne sürer.

Lyotard, dil oyunları kavramını kullanarak, toplumsal hayatın esasen belirli toplumsal grupların tartışma ve müzakereleri kontrol etme ve kendi hakikât yorumlarını büyük ölçüde dayatma gücü etrafında organize olduğunu öne sürer. Sanayi-öncesi toplumlarda masallar ve efsaneler temel dil oyunlarıydı ve bu hikâyeler sadece kabile toplum- larına varlıkları ve çevrelerine anlam vermelerini sağlamakta yardımcı olmakla kalmıyor, aynı zamanda karar-verme, yaşlılar ve büyücü- hekimlerin servet ve otoriteyi kontrol güçlerini meşrulaştırıyordu. Onlar sadece Tanrı’dan söz ederken, ruhlar sadece onlardan söz edi­yordu.

Modern Batı toplumu, Aydınlanma ve Bilimsel Devrim sayesinde, Ortaçağ Avrupasının, Kilise ve Hıristiyan inançların dil oyunlarından bilimsel yöntemin mantığına ve nesnelliğine geçti. Cahillik ve batıl inançlar yok edildi; akıl özgürleştirildi ve egemen dil oyunu veya onun deyimiyle ‘anlatı’ yüceltildi. Gerçekte ona göre, modern bilim bir ‘üst-anlatı’, diğer bütün anlatıları açıklayabilen, gerek Einstein’ın görelilik teorisi, gerek Darvvin’in evrim teorisi, gerekse Marx’ın tarih­sel materyalizmi biçiminde olsun, doğa ve evren hakkında yeni bu­luşlar ve kavrayışlar üretebilen bir tür süper-anlatıdır.

Bununla beraber, Lyotard, bu büyük boy teorileri reddeder ve in­sanların teknolojik mükemmelliğe inançlarını yitirdiklerine inanır. Daha ziyade, post-modern insan ‘üst-anlatılara karşı bir kuşku’ sergi­ler ve her temel bilimsel ilerlemenin insanın yıkımının potansiyel tohumlarını içinde barındırdığını düşünen eleştirel bir tutum içinde­dir -örneğin, nükleer güç ve nükleer yıkım, fosil yakıtlar ve küresel ısınma, mucize ilâçlar ve güçlü virüsler, cinsel özgürleşme, AIDS, komünizm ve totalitarizm. Ona göre, post-modern toplumun iki temel karakteristiği vardır:

  • mutlak hakikât arayışından, gösteren dil oyunundan vazgeçme veya teoriler ve perspektifler çeşitliliğini yücelterek bir üst- anlatı arayışından uzak durma.
  • her şeyi gösteren anlatıların yerini uzman teknik dil oyunlarının alması (burada amaç esasen araştırmak değil, aksine artık piya­sadaki yeni ürünler ve düşünceler kitlesinin potansiyel kulla­nımları ve verimliliği hakkında gündelik pratik yargılarda bu­lunmaktır).

Lyotard için, temel ‘üretici güç’ modern bilgisayardır. O günümüzde bilimsel ve teknolojik gelişmenin ön saflarındadır. Bütün bilgi gide­rek kompüterize olmuştur ve sadece ekonomik hayat değil, gerçekte tüm modern toplumsal hayat giderek bilgi teknolojisi ve ev bilgisa­yarları etrafında dönmektedir. Bilgi teknolojisini kontrol artık modern dünya üzerindeki kontrolün temel savaş alanlarından biridir ve Mic­rosoft, BT ve Vodafone gibi şirketler dünya ağlarını kontrol etme ve kullanmanın yolunu açmışlardır. Lyotard için, bilginin üretimi, deği­şimi ve kullanımı post-modern toplumun kalbidir. Bilgi alınıp satılır, pazarlanabilir ve modern toplumsal ve ekonomik ilişkileri tanımlar ve belirler. Pazarlanabilir bilgi arayışı modern bilimin itici gücü olarak hakikât arayışının yerini almıştır. O insan ruhunu köleleştirme ve insanın yaratıcılığını azaltma tehdidi yaratan teknolojik egemenliğin bir kaynağı olmuştur. Ancak Lyotard tamamen kötümser değildir. Modern teknoloji bize ‘alabileceğimiz kadar terör” sunsa da, post- modern toplumun çeşitliliği ve yeni teknolojilerin gücü, bize bir öl­çüde, ulusal sınırlar ve geleneksel güç yapılarının dışında iletişim kurmak için bilgi teknolojileri ve Internet’i kullanan uluslar arasında daha fazla hoşgörü ve iletişim umudu sunar.

Jean François Lyotard, bu yüzden, büyük boy teorinin mutlakçılı- ğını reddeder ve onun yerine her biri kendi entellektüel kabulleri ve inançlarına, kendi söylemlerine, kendi hakikât iddialarına sahip rakip paradigmalar, anlatılar veya dil oyunları düşüncesini geçirir. Bu pers­pektiften, tek bir hakikât yoktur, sadece entellektüel egemenlik için ‘güç mücadeleleri’ vardır. Onun düşüncesinde, bütün ‘söylemler’ aynı ölçüde geçerlidir ve modern bilim bile bir başka ideolojiden daha fazla hakikât iddiasında bulunamaz. Olanların hepsi modern bilimin dil oyununun çoğu dil oyununa baskın çıkmasının ifadesidir. O ‘mo-

 

dern sanayi-ötesi dünya’yı yönetti, ancak artık bilgi çeşitlenir ve mer­kezî konumundan uzaklaşırken ve giderek daha fazla insan bilimsel ‘hakikâtlerin ve teknolojinin hayatlarımızı yönetme hakkına itiraz ederken, modern bilim birçok cepheden saldırıya uğramaktadır.

Lyotard, bu nedenle, paraloji arayışını teşvik eder ve meşrulaştırır, zira daha az güçlü, daha az okuryazarın bile bütün modern bilgi kay­naklarına ulaşmasıyla biçimlendirilen sonu gelmeyen tartışmalar geleceğin dil oyunlarına katkıda bulunabilir ve bu süreçte rol oyna­yabilir. Küresel şirketler geleceğin teknolojilerinin kontrolünü elle­rinde tutabilirler, ancak Internet dünyanın her yerindeki insanlara bilgiye ve bilgiyi tartışacak araçlara ulaşma imkânı sağlayacaktır.

KAVRAMSAL GELİŞİM

Lyotard’ın büyük boy teori ve bilimsel gelenek eleştirisi post-modern ruhta önemli bir etki yaratmıştır. İnsanlar bugün, modern teknolojik gelişmeleri, daha ziyade korkuyla değil de, merakla izlemektedirler. Onlar bu gelişmelerin aşırılıkları ve çevremiz üzerindeki etkilerinin giderek daha fazla farkındadırlar. Modern teknoloji kontrolden çık­mıştır ve insanlığın ihtiyaçlarından çok ‘yüz-süz’ şirketler ve görün­meyen bürokratların hizmetinde görünmektedir. Batı kapitalizminin aşırılıkları ve sömürüsü komünizm gibi dünya ideolojilerinin başarı­sızlıkları kadar aşikârdır. Küresel kapitalizm artık Berlin Duvarı yıkıldık­tan (1989) sonra ve SSCB’nin ölümünün ardından daha farklı, daha çoğulcu ve insan hakları ve fırsat eşitliğine karşı daha duyarlı görün­mektedir. Fakat bu gelişmeler Lyotard’ın tezini desteklediği kadar çürütmüştür de. Onun savunduğu çeşitlilik ve hümanizm daha açık bir biçimde gözlenirken, önerdiği ahlâkî görelilik temel veya asıl hakikât arayışının yerini almış görünmemektedir. New York’a 11 Eylül saldırısı Amerika’nın ekonomik ve askerî gücüne olduğu kadar bizzat Amerika’ya ve kapitalizmin ölümsüzlük iddiasına. Amerikan yaşam biçimine olduğu kadar dinsel hakikâtler adına da bir saldırıdır.

Lyotard’ın modern bilime saldırısı ve onun nesnellikten veya ahlâkî dürüstlükten yoksun olduğu tezi bilimsel topluluğun şiddetli protestolarına yol açmıştır. Sokal ve Bricmont (1997), Lyotard ve diğer post-modernist yazarları yererek, sığ ve geçersiz post-modern bilimsel yöntem tasvirlerinin gerçek yüzünü göstermeye çalıştı. Baş­kaları tarafından da benzer eleştiriler yapıldı. Onun genellemeleri duygusal bir çekiciliğe sahip olsa da, çoğu kez abartılı, temelsiz ve entellektüel bir derinlikten yoksundur. Lyotard’ın ahlâkî bir tavırdan veya özelde bir ahlâk standardından yoksunluğu, onun rölativist perspektifinin modern kapitalizme meydan okumak kadar kapitaliz­mi meşrulaştırmakta, hatta ondan özür dilemek için de kullanılabile­ceği eleştirisi karşısında zayıf kılmıştır. Bu yüzden, post-modern teo­rinin çeşitliliği, büyük anlatıları reddi, farklı bakış açılarının varlığını övmesi onun gücü ve zayıflığıdır. Bazısı için, o bir karnaval, kültürel moda döngüsünde geçici bir hevestir; başkaları için, onun sosyal teori üzerindeki etkisi göz ardı edilemeyecek denli büyüktür. Bizzat ‘post-modern’ terimine karşı çıkılmış ve kavram ‘post-modernizm ve post modernite’ biçiminde yeniden ortaya çıkmıştır. O tek entellek- tüel bir mevkie veya disipline sahip değildir, aksine, dikkat edilmedi­ğinde güzel sanatları, fen ve sosyal bilimlerini istilâ etmiştir. Onun üst rahipleri ve kurucu babaları esas itibariyle sosyoloji dışı disiplinlerden gelmişler ve sadece yakınlarda bizzat sosyolojide gerçek kabul gör­müşlerdir. George Ritzer’in de düşündüğü gibi (1996: 607), “basit gerçek post-modernizmin artık sosyolog teorisyenler tarafından göz ardı edilememesidir”. Baudrillard gibi bazıları sosyal teoriyi bir bütün olarak yeniden analiz etmeye çalışmışlardır; VVeinstein ve Weinstein gibiler (1993), George Simmel gibi eski kişilikleri çağının ötesinde bir post-modernist olarak yeniden diriltmeye çalışmışlardır. C. Wright Mills benzer bir yeniden değerlendirme ve diriltme girişimine maruz kalmıştır.

Hem bu tartışmaların sonucu, hem de post-modernizmin sosyo­loji tarihindeki son yeri her ne olursa olsun, bu kavram ve ilgili görüş­ler geniş bir etki yaratmış ve bu alandaki yazarları sosyolojik gelene­ğin ve kurucu babaların değerleri ve geçerliliklerini yeniden gözden geçirmeye zorlamışlardır. O post-modern toplumun doğası hakkında birçok tartışma başlatmış ve tüm sosyal bilimlere, güzel sanatlar ve doğa bilimlerine meydan okumuş, onların geleneksel düşünme ve teorileştirme biçimlerini eleştirel olarak gözden geçirmeye -ve bazı örneklerde düzeltmeye- zorlamıştır.