Montesquieu (1689-1755)

205
PAYLAŞ

Montesquieu (1689-1755)

Tarih, siyaset teorisi, siyaset bilimi ve eleştiri gibi alanlarda çalışmalar yap­mış olan Montesquieu, Aydınlanma döneminin ilk ve en büyük sosyolo- ğu sayılmıştır (Swingewood, 1998: 28). Montesquieu, bilimsel yaklaşımı­nı “Kanunların Ruhu” adlı ünlü eseri­ne yazdığı “Önsöz”de şöyle ortaya koyar: İlkeler ortaya koydum; bütün milletlerin tarihlerinin bu ilkelerin so­nuçlarından başka bir şey olmadığı­nı, her özel kanunun başka bir kanu­na bağlı olduğunu ya da daha genel bir kanuna uyduğunu gördüm. Eski çağı incelemem gerektiği zaman, ger­çekten ayrı olan durumları birbirine benziyormuş gibi görmemek, benzi­yormuş gibi görünenler arasındaki farkları da kaçırmamak için sözü ge­çen çağın ruhunu kavramaya çalış­tım. İlkelerimi önyargılarımdan değil, olayların mahiyetinden çıkardım (Montesquieu, 2004: 25).

 

Kendisinden önceki toplum te­orilerinde gözlenenden daha zen­gin ve ayrıntılı bir tarihsel analiz tarzı ve sistematik yaklaşıma sahip olan Montes- quieu, toplumun yasalarını, örf ve âdetlerini toplumsal yapıyla ilişkileri çerçevesin­de ele alarak inceler (Swingewood, 1998: 28). “Önce kişileri inceledim; kanunlar­la geleneklerin o sonsuz değişikliği içinde, onların yalnız kendi keyif ve istekleri­ne göre yönetilmediklerini anladım.” diyen Montesquieu, geniş anlamıyla kanun­ların, olayların mahiyetinden doğan zorunlu bağlar olduğunu ve bu açıdan bütün varlıkların kanunları olduğu gibi insanların da kanunları bulunduğunu belirtir (Montesquieu, 2004: 24-27). Montesquieu, karmaşık ve değişken bir görünüm arz eden toplum manzarasının gerisinde, aslında davranışlardan, kurumlardan ve ya­salardan oluşmuş düzenli bir yapı bulunduğunu düşünür. Buna göre, toplumsal

kurumlar ve süreçler, ampirik ve tarihsel analiz yoluyla keşfedilebilecek belirli maddi koşulların ürünüdür. Bütün toplumsal olgular birbirine bağlıdır. Her özgül yasa, başka bir yasayla bağlantılıdır (Swingewood, 1998: 29-30).

Althusser’e göre, “Kanunların Ruhu” adlı eserinde; “Bu yapıtın konusu, dünya­da yaşayan tüm halkların yasaları, çeşitli itiyatları ve âdetleridir. İnsanların benim­sediği kurumların tümünü kapsadığı için bunun devasa bir konu olduğu söylene­bilir.” diyen Montesquieu, bu yaklaşımıyla siyaseti bilim haline getirmeye çalışan diğer düşünürlerden farklı bir yerde durur. Çünkü, o zamana kadar hiç kimse, dünyadaki tüm halkların alışkanlıklarının ve yasalarının tümünün inceleme konu­su yapılabileceğini düşünmemiştir. Ondan önceki Hobbes, Spinoza ve Grotius gi­bi düşünürler, toplumun gerçek tarihinin teorisini yapacakları yerde, toplumun özününün teorisini yapmışlardır. Somut olguları bütünsel bir yaklaşımla ele alma­yan bu düşünürler, toplumun özü dedikleri şeyi inceleyecek ideal ve soyut bir mo­del oluşturmuşlardır. Denebilir ki Descartes’in spekülatif fiziği, Newton’un deney­sel fiziğinden nasıl ayrılıyorsa, onların bilimi de Montesquieu’nun biliminden aynı ölçüde ayrılıyordu (Althusser, 2005: 18-19). Böylece Montesquieu, toplumsal olgu­lara ve kurumlara yaklaşımda yeni bir anlayışın öncüsü olmuştur. “Toplumun özü nedir” veya “Toplumun kökeni nedir?” gibi soruları bir tarafa bırakarak; toplumsal olgulardaki ve kurumlardaki değişimi kavramaya çalışmış, soyut ve ideal bir top­lumun değil, somut toplumların bilimini yapmaya çalışmıştır.

Montesquieu, toplumsal sorunları, Aydınlanma Çağı’nm spekülatif tutumundan sıyrılarak kurumsal, geleneksel ve çevresel şartlarla açıklamaya çalıştığı için, bazı yazarlar tarafından çağdaş siyaset biliminin kurucusu sayılmıştır. Montesquieu, bu yaklaşımıyla, hukuku doğal haklar, doğal hukuk ve toplum sözleşmesi teorilerine dayandıran Aydınlanma eğiliminden ayrılarak, yasaları ele alır ve yasaların ruhu üzerinde etkili çevresel faktörler üzerinde yoğunlaşır (Şenel, 1982: 448).

Doğal hukuk-pozitif hukuk ayrımının başlangıcı, Antik Yunan’a ve Roma’ya kadar gö­türebilir. Doğal hukuk, insan iradesi ürünü olmayan; doğadan, insan doğasından veya Tanrı iradesinden kaynaklanan, her zaman ve her yerde geçerli olduğu kabul edilen evren­sel ve ideal kurallar bütününü ifade ederken; pozitif hukuk, belli bir toplumda ve belli bir zamanda yürürlükte bulunan hukuk kuralları bütününü ifade eder.

Doğal hukuk akımına göre hukuk, insan iradesinin ürünü değildir. Yasaların kaynağını, doğada ve insan doğasında aramak gerekir. Doğaya uygun olarak bütün insanlar için ge­çerli olan, aynı kalan ve değişmeden sonsuza kadar süren gerçek bir yasa vardır. Bu yasa, ahlaki nitelikte bir yasa olup, insanları ödevlerini yapmaya yöneltir ve onları hatalı veya kötü davranmaktan alıkoyar. Doğal hukuk düzeni, ideal bir hukuk sistemi olup neyin iyi ya da kötü olduğunu tespit eden daha üst konumdaki hukuktur.

Aydınlanma Çağı, Batı Avrupa’da 17. ve 18. yüzyıllarda gelişen, akılcı düşünceyi vurgulayan, insan aklını, değişmez kabul edilen önyargılardan, hurafelerden ve ideolojilerden kurtarmayı amaçlayan felsefe hareketinin başat olduğu dönemi ifade eder. Aydınlanma felsefesinin veya hareketinin, Avrupa’da bir düşünce hareketi olarak kapitalizmin gelişimiyle, Rönesans, Reform ve Hümanizma akımıyla bağlantılı olarak ortaya çıktığı söylenebilir.

 
 

Doğal hukuk, insan iradesi ürünü olmayan, doğadan, insan doğasından veya Tanrı iradesinden kaynaklanan, her zaman ve her yerde geçerli olduğu kabul edilen evrensel ve ideal kurallar bütününü ifade ederken; pozitif hukuk, belli bir toplumda ve belli bir zamanda yürürlükte bulunan hukuk kuralları bütününü ifade eder.

Montesquieu’nun kanunlar hakkındaki kuramında esas olarak üç kavram öne çıkar: Yasalar, gelenekler ve davranış tarzları. Ona göre kanunlar, vatandaşların davranışlarını; gelenekler ise insan davranışlarını düzenler. Gelenekler, daha çok kişinin iç yönelimiyle ilgiliyken davranış tarzları dış yönetimiyle ilgilidir. Gelenek­ler ve davranış tarzları, kanunların yerleştiremediği veya yerleştirmek istemediği alışkanlıklardır (Montesquieu, 2004: 287). Montesquieu’nun kuramında kanunlar, örgütlü yapılarda vücut bulan, insan eliyle yapılmış düzenlemeleri ifade eder. Dev­let, kendisine siyasi ve hukuksal bağ ile bağlı vatandaşların davranışlarına kanun­larla yön verir. Toplumun kendiliğinden düzeninin bir ürünü olarak hayat bulan
gelenekler ise daha çok insanın iç yönelimiyle ilgili içselleştirilmiş kurallardır. Aron’a göre, yasalar ile gelenekler arasında yapılan ayrım, devlet tarafından veril­miş emirler ile toplum tarafından benimsetilmiş kurallar ayrımına karşılık gelir. Ya­salar ile açıkça belirlenmiş ve devlet tarafından onaylanmış hükümlere gönderme yapılırken; gelenekler ile bir yasa tarafından zorunlu kılınmayan, yaptırıma bağlan­mayan, ancak toplumun üyelerince benimsenmiş bulunan kurallar ifade edilir (Aron, 2006: 45).

Montesquieu’ya göre insanlar, bütün vatandaşlar arasındaki bağları düzenle­mek için kanunlar meydana getirmişler ve bunlara “Medeni Hukuk” demişlerdir. Aynı şekilde, toplumlar arasındaki bağları düzenlemek için geliştirdikleri kanunla­rın sonucunda ise “Devletler Hukuku” ortaya çıkmıştır. Yönetenlerle yönetilenler arasındaki bağları düzenlemek amacıyla yaptıkları kanunlar ile de “Siyasi Hukuk”a hayat vermişlerdir (Montesquieu, 2004: 30-31).