HUKUK SOSYOLOJİSİ AÇISINDAN ÎBNÎ HALDUN

HUKUK SOSYOLOJİSİ AÇISINDAN ÎBNÎ HALDUN

 

îbni Haldun, düşünce tarihinin seçkin kişilerinden birisidir. Or­ta Çağın karanlıklarından parlayarak yükselen sosyal ve politik ni­telikteki fikirleri zamanım çok çok aşmış, bu sebeple Batı bilim dünyasında Aristo’dan sonra en çok beğenilen bir düşünür olarak değerlendirilmiş ve alkışlanmıştır,

Aristo’dan sonra gerek Doğuda gerek Batıda bilimsel düşünce uzun süre hayatla ilgisini kesmiş, sosyal gerçekliği, iyice tanıyıp bilmeden, felsefî ilke ve dinî doğmalarla düzeltme gibi boş saplan­tılara kapılmıştı (1). İşte bu duruma son veren, cemiyet ve devleti, hayat şartlarım ve bunların birbirleriyle olan karşılıklı ilişki ve etkilerini gerçekçi bir açıdan ele alarak illet-netice ilkesine göre açıklamağa çalışan İslâm düşünürü îbni Haldun olmuştur.

ilk plânda tarihçi hüviyetiyle karşımıza çıkan îbni Haldun, «A­raplarla Arap Olmayanların ve Berberilerin ve Aynı Devirdeki Bü­yük Kudret Sahiplerinin Muharebelerine ait Kaynak ve Haberleri Toplayan ve Yorumlayan Kitab» adını taşıyan eserinin girişi olan «Mukaddime» de evrensel insan karakterini ön plâna koyduğun­dan, Mukaddime bütün dünyada büyük bir değere sahip olmuş­tur (2). Bunun diğer bir sebebi de, îbni Haldun’un incelemelerinde gözlemci metodu izlemesi, insan ve toplum hayatında rol oynayan faktörleri sıralamaktan çok bunların derinliklerine inerek anlama­ğa, kavramağa çaılşmasıdır (3).

  • Topçuoğlu, Prof. Dr. H.: Hukuk Sosyolojisi Dersleri, Ank. 1963, sh. 337.
  • Schimmel, Ibn Chaldun, Tubingen 1951, XV.
  • Becker, H. -Bernes, H. S.: Social Thought from Lore to Science, Washington 1952, 2nd ed., Vol. I, sh. 269; Bouthoul, G.; Ind-Khaldoun, Sa Philosophie Sociale, Paris 1930, sh. 15.

 

Ne yazık ki bu büyük düşünürün zamanı için son derece yeni ve modern olan görüşleri Doğuda gereken ilgiyi görmemiştir. Batı dünyasında tanınması ise çok geç olmuştur. Mukaddime XVIII. yüzyılda ilk kez Türkçeye çevrilmiş, bunu XIX. yüzyılda Batı dille­rindeki çeviriler izlemiştir. İlkin Silvestre de Sacy «Chrestomathie Arabe» adlı eserinde Mukaddime’den seçme parçalara yer vermiş, daha sonra İbni Haldun’u «Arab Montesquieu» olarak niteliyen Jo- seph von Hammer – Pugstalj 1822 de «Notice sur L’Introduction â la Connaisance de L’Histoire, Celebre Ouvrage Arabe d’Ibn Khaldo- un» unda, Mukaddimenin ilk beş kitabının tasvirini yayınlamıştır. Bunları 1835 de Jakob Grefve’nin «An Account of the Great Hİsto- rical Work of the African Philosopher, Ibn Khaldoun» adlı İngiliz­ce makalesi, Ouatrmemere’nin 1852 – 56 yıllan arasında yazdığı «Notices et Extrait» i ve 1863 de de Slane’nin «Les Prolegomenes d’Ibn Khaldoun» adlı Mukaddimenin tam bir çevirisi izlemiştir.

İbni Haldun’un sosyoloji alanımda ilgi çekmesi Robert Flint’- in 1893 de yazdığı «History of Philosophy of History» adlı eseriyle sağlanmıştır (4). Ancak sosyologlar üzerindeki doğrudan doğruya etkisi, Gumplovvicz’in «Soziologische Es s ay s» inde îbnİ Haldun hak­kında yazdığı bölüm ile ortaya çıkmıştır (5). Büyük düşünürün fi­kirlerine karşı ilgi çağımızda da sürüp gitmektedir. Bunun en açık kanıtları Gabrieli (II concetti della asabiyyah nel pensiere storico d’Ibn Haldun, Tunİs 1930), T. Husain (La Phılosophie Sociale d’Ibn Khaldoun, Paris 1917), M. K. Ayad (Die Geschicts und Ge- sellschaftslehre Ibn Haldun, Stuttgart, 1930), H. A. R. Gibb (The İslam Background of Ibn Khaldun’s Political Theory, London 1935), R. Maunier (Les Idees Economiques d’un Philosophe Arabe an XIV. siecle, 1917), E. Rosenthal (Ibn Khalduns Gedanken über den Saat, München – Berlin, 1932), N. Scmidt (Ibn Khaldun, His- torian, Sociologist and Philosopher, NewYork, 1930), G. Bouthoul (Ibn Khaldoun, Paris 1930), M. Mahdi (Ibn Haldun’s Philosophy of History, 1957), A. Shimmel (Ibn Chaldun, Tubingen 1951), G. H. Bousquet (Les Textes SocioIogiques de la Mouqaddİma, Paris 1965) gibi yazarların İbni Haldun üzerine yazdıkları kitap ve ma­kalelerdir (6). tbni Haldun hakkında ilk türkçe araştırmalar ise H. Z. Ülken, Z. F. Fındıkoğlu ve H. Topçuoğlu tarafından yapılmış.

  • Shimmel, A. r a.g.e., sh. XVI; Becker-Bames: a.g.e., sh. 266.
  • Becker-Barnes : a.g.e., sh. 267.
  • A, Shimmel, İbni Haldun üzerindeki en iyi incelemelerin, arapçayı tam bilmeleri sebebiyle Hussain, Gabrielli, Ayad, Rosenthal ve Gibb’- inkiler olduğunu belirtir, a.g.e., sh. 7.

 

son yıllarda da Zakir Kadiri Ugan’ın güzel çevirisi ile Mukaddime Türk aydınlarının ve sosyal bilimcilerin istifadesine sunulmuştur.

I

HAYATI VE KİŞİLİĞİ

Endülüs’de yaşamış Hadramut’lu zengin bir arab ailesinden gelen îbni Haldun 27 Mayıs 1332 de Tunus’da doğmuştur. Eğitimi­ni Tunus ve Fas medreselerinde teoloji, fıkıh, mantık, edebiyat ve matematik öğrenerek tamamlamış ve genç yaşında siyasî ve İdarî hayata atılmıştır. Fas sultanının hizmetinde çalışırken siyasî iftira­ya uğrayan genç düşünür hapse atılmış (7) ve buradan ancak Sul­tanın Ölümü sonucu kurtulabilmiştir. Bundan sonra Endülüs’e gi­derek elçilik yapmış ve bu arada İspanya kralı Alfonso’nun hay­ranlığını kazanmıştır. Kralın Ispanya’da yerleşmesi dileğini kabul etmeyen İbni Haldun Ispanya’dan ayrılarak tekrar Afrika’ya dön­müş, çeşitli berberi ve arap devletçiklerinde bir yandan siyasî, İda­rî ve hattâ askerî görevler alırken bir yandan da bilimsel çalışma­larda bulunmuştur. Bir aralık faal devlet hayatından ayrılarak meşhur Mukaddimesini yazmış ve 1378 de Fas Sultanına sunmuş­tur. Sultanın ricası üzerine de bunun genel tarihini tamamlamış­tır.

Yaradılışı bakımından faal devlet hayatından uzak kalamıyan düşünür daha sonra Mısır’a yerleşerek kadılığa başlamıştır. Fakat adalete düşkünlüğü, tarafsızlığı, siyasî etkilere koyma gücü yüzün­den bazı kişilerin şikayet ve iftiralarına uğramıştır. Sultanın huzu­runda yapılan duruşmasında beraat etmişse de, gururu incinen îb­ni Haldun kadılığı bırakarak, bir süre Kahire’de Camiî Ezher’deki müderrisliği ile yetinmiştir. Daha sonra çeşitli diplomatik görevler­le Timur’un yanma gitmiş ve bu büyük hükümdarın saygısını ka­zanmıştır. Hayatının son yıllarında Mısır’dan ayrılmayan İbni Hal­dun sayılan ve sevilen bir kişi olarak eğitimcilik ve zaman zaman kadılıkla uğraşmış ve 1406 yılında yetmişdört yaşındayken ölmüş­tür (8).

  • Bir söylentiye göre ibni Haldun hapiste kaldığı yıllarda Mukaddime üzerinde düşünmüş ve ilk hazırlıklarını yapmıştır. Bkz, Bouthoul, G.: a.g.e., sh. 7.
  • İbni Haldun’un hayatı için bkz., Bousquet, G. H.; a.g.e. sh. 9 -10; Bouthoul, G.: a.g.e. sh. 4-13; Z. K. Ugan (ibni Haldun : Mukaddime, İst. 1954) Önsöz, sh. I-IV; Rosenthal, E,: a.g.e. sh. XIII – IV. Ülken, H, Z. – Z. Fahri : ibni Haldun, İst, 1940, Birinci Kısım, sh. 7 – 12, ikinci Kı­sım, sh. 111 -120; Z. Fahri: ibni Haldun, tş, C. 14 -19.

İbni Haldun’un bilimsel açıdan kişilik ve Özelliklerine baka­cak olursak şunları görürüz: Bu büyük düşünüre kadar, Farabı de dahil olmak üzere, İslâm filozofları siyasî nitelikteki eserlerini kasden iki anlama gelecek şekilde yazmışlardır, öyle ki bunlar dış görünüş ve anlatılış şekli ile dinî taassub içinde bunalan cemiye­tin inanç ve dileklerini uymakta, böylece tepkileri çekmekten kur­tulmaktaydı. Fakat yazarların herkesçe benimsenen iktibas ve tek­rarlara ekledikleri açıklamalar ve yorumlar, kendilerinin asıl mak­satlarım bilgili ve aydın kişilere açıklayacak nitelikteydi. İbni Hal­dun, işte bu dolambaçlı yola sapmaksızın yazma başarısını göste­ren bir kişi olarak karşımıza çıkmaktadır (9). Bunun sırrı, onun felsefî – teolojik konuları bir yana bırakarak doğrudan doğruya, tutucu zümrelerin tepkisini çekmeyen tarih ile ilgilenmesinde aran­malıdır (10). Ancak İbni Haldun’u sırf bir tarihçi ve tarih bilimi­nin öncüsü olarak görmek yanlış olur. Çünkü o, «tarih» başlığı al­tında cemiyetin çeşitli sosyal ve siyasî problemlerini, müesseselc- rini ele almış, bunları gözlemci ve tenkitçi bir metod izleyerek açık­lamıştır. Şu halde onun tarih bilimi ve tarih felsefesi alanında (11) olduğu genel sosyoloji, siyasî sosyoloji ve daha sonra göreceğimiz üzere çeşitli sosyal bilim alanlarındaki öncülüğü de gözden kaçırıl­mamalıdır,

ibni Haldun’u etkileyen, ister Doğulu ister Batılı olsun, her­hangi bir düşünürden söz etmek oldukça güçtür. Mukaddimesin­de hernekadar «Yunan» ve «Rum» den bahseden nakledilmiş bil­gilere, Eflatun ve Aristo’nun adlarına rastlanmaktaysa da, ne Aris­to’yu, ne Eflatun’u ve ne de kendisiyle sık sık karşılaştırılan Thucydides’i, eserlerini okuyarak doğrudan doğruya tanıdığına da­ir bir işarete rastlanmamaktadır (12). Bir çok yerde Aristo’dan küçümseyici bir dille sözedişi de (13) bu görüşü doğrulamaktadır. Islâm düşünürlerine ise ancak onları yermek için değinmiştir. Me­selâ «Faziletli Site» sinden bahsederken Farabî’yi, sosyal gerçekli­ğin böyle ideal bir devlet göstermediğini söyliyerek açıkça tenkit etmiştir. Şu halde Orta çağ İslâm dünyasında çoğunluğu birer Öğüt

  • Bouthoul, İbni Haldun’un dini esasları nakzetmekten kaçınarak Mu­kaddimeyi ihtiyatlı bir dille yazdığı kanaatındadır. Bkz. a.g.e. sh. 27-28. {10) Abadan, Prof. Dr. Y.: Devlet Felsefesi, Ank, 1959, sh. 163-64.
  • tbni Haldun’un Polibius’dan sonra tarihi sosyolojiye modern fikirleri ilk uygulayan kişi ve Vico’dan üçyüz yıl önce tarih biliminin kurucu­su olarak bakılmaktadır, Bkz. Becker – Barnes: a.g.e. sh. 266, 278; Shimmel, A: a.g.e. sh. XIII,
  • Bouthoul, G.; a.g.e. sh. 16.
  • Fahri: îş. C. S. 19, sh. 176; Mukaddime, C. I, sh. 100.

kitabı niteliğini taşıyan siyasî eserler ve bunların yazarları îbnı Haldun’u hiçbir şekilde etkilememiştir (14).

Kişiliğinde ilimle siyaseti kaynaştıran bu çok yönlü düşünür, tıpkı Aristo gibi, bugün ayrı ayrı bilim dallarının işlediği çeşitli konularla ilgilenmiştir (15). Yukarıda da belirttiğimiz gibi tarih felsefesinin ve siyasî sosyolojinin öncüsü olan îbni Haldun, siya­set, maliye, iktisat, demografi v. s. gibi alanlara el attığından, tarihî materyalizmden Malthusculuğa kadar uzanan çeşitli modem gö­rüşlerin ilk işaretlerini onun eserlerinde (16) görmek mümkün olmaktadır.

Ibni Haldun’un meziyeti, içinde yaşadığı sosyal ve siyasî orta- mm bütün özelliklerini kavraması, sosyal olay ve olguları gözleyip anlayarak açıklamağa çalışmasıdır ki, bu özellikleri onun hukuk sosyolojisi alanında da Öncü sayılmasını sağlamıştır. Bundan son­ra biz, Ibni Haldun’un Mukaddimemesini esas alarak, bu alanda­ki fikir ve görüşlerini inceliyeceğiz.

II

TARİHTEN SOSYOLOJİYE DOĞRU «ÜMRAN İLMİ»

Ibni Haldun’un sosyal olay ve olgularla ilgilenmesinin sebebi, kendi zamanındaki tarih bilimini eleştirmek ve olaylardan hareket­le tarihî kanunların bilgisine ulaşmaktır. Mukaddimenin daha ilk sayfalarında sırf nakil ve söylentilere dayanan tarihî bilgilere gü- venilemiyeceğini söyleyen düşünür, hele çeşitli milletlerin gelişme­lerini peşpeşe sıralıyan tarihin hiçbir fayda sağlayamayacağım be­lirtir. Önemli olan nakilden önce bu gelişmenin sırnnı kavramak, yani anlamaktır. Bunun için yapılacak iş, nakil ve hikaye edilen bilgileri tenkit süzgeçinden geçirmek, gerçeğe ne derece uyduğunu araştırmaktır. Öte yandan tarih biliminin biri zahirî diğeri gerçek olmak üzere iki anlamı vardır, «insanların ve kavimlerin hal ve du-

  • Ancak gençliğinde ders aldığı rasyonalist bir mantıkçı olan Abbeli’den etkilendiğini îbni Haldun’un kendi ifadesinden ve eserlerinde izlediği metoddan anlıyoruz. Bkz, Bouthoul, G.: a.g.e., sh. 16 -17.
  • Bu konular arasında coğrafya, din, iktisat, siyaset, edebiyat, müzik mantık, metematik ve hatta şehircilik (bkz. Mukaddime, C. I., sh. 257­264) dahi sayılabilir.
  • Ibni Haldim’un eserleri şöyle sıralanabilir: Kasideİ Bürde, Ibni Rüşd Risalesi, Kitab El Mantık, Razî’nin «El Muhassalası» nın telhisi, Kitab El Hisab, şiire ait bir eserin şerhi, Merakeş Sultanına Risale, Otobiyog­rafi ve Meşhur Cihan Tarihi ile bunun Mukaddimesi, Bkz. Z. Fahri, a.g.e. sh. 16; îbni Haldun’un Eseri, îş, C. 5, S. 18, sh. 90.

 

rumlarının nasıl değişmiş olduğunu, devlet sınırlarının nasıl geniş­lemiş, kuvvet ve kudretlerinin nasıl artmış bulunduğunu, Ölüm ve yıkılma çağı gelinceye kadar yeryüzünü nasıl imar ettiklerini bize» bildiren, tarihin zahirî yani açıkça anlardan yönü ve anlamıdır. Ta­rihin içinde gizlenen «gerçek anlam» a ise ancak sosyal olayları in­celeme, araştırma, üzerinde düşünme ve varlığın sebep ve illetleri­ni bilme ile ulaşılır (17). Ancak İslâm tarihçileri bu gerçeği hep ih­mal etmişler, bununla da kalmayarak doğruluğunu araştırmadan edindikleri bilgilere kendi peşin hükümleriyle batıl inançlarını ve hattâ yalanı katmışlardır. îbni Haldun tasvir ettiği bu tutumu şid­detle yerer. Ona göre bu bilimsel olmayan tarihçiliğin sebepleri sübjektif ve objektif hatalara bağlanabilir. Bunlardan ilki tarihçi­nin karakter özelliklerine bağlanabilir. Tarihçinin insan olması se­bebiyle aldanmağa karşı tabiî eğilimi, olayda rolü olan kişilerin ha­reketlerini etkileyen maksat veya etkenleri anlayamayarak, kendi kam ve tahminini ikamesi, söylentilere kolayca inanması (18), yükselme hırsına kapılarak devlet adamlarını yersiz olarak Öğmesİ ve değerlendirmesi, mezhep inanışlarının etkisinde kalması ve ger­çeği yansıttığı hakkında yanlış hayale kapılması (19) sübjektif ha­taların başlıca kaynaklarıdır. Objektif hataya gelince, bu tarihçile­rin sosyal gerçekliğin bilgisinden yoksun bulunmaları sonucu orta­ya çıkar.

îbni Haldun’a göre tarihin gerçek bilgisine ulaşmak için sos­yal olay ve olguların tarafsız ve objektif gözleminden işe başlama­lı (20), uygarlık ve cemiyet tiplerinin çeşitliliği, zaman içindeki de­ğişmeleri ve bu değişmelerin sebepleri gözden kaçırılmamalıdır (21). İşte bu noktalar genel sosyoloji ile hukuk sosyolojisine giri­şin ifadesi olmaktadır.

îbni Haldun tarihçiden sosyal gerçekliği tanımasını, değişme­lerin sebep ve neticelerini bilmesini istediğine göre, tarihçiye bu konuda hangi bilim dalı yardımcı olacaktır ? îşte bu, îbni Haldun’-

  • lylukaddime, C, I, sh. 5.
  • Îbni Haldun «ümran» adını verdiği cemiyet hayatının ve uygarlığın çeşit çeşit ve kendilerine has kanunları olup farklı Özellikler gösterdi­ğini, bu sebeple söylentilerin tabiî kanunlara ve Özelliklere uyup uy­madığının araştırılması gerektiğini belirtir. Mukaddime, C. I, sh, 7.
  • Fahri: îbni Haldun, İş, C. 5, S. 19, sh. 169-70; Mukaddime, C. I, sh. 19 v.d.
  • Bu sağlam metodolojik görüşlere yüzyıllarca sonra Durkheim’de rast­lamaktayız.
  • Mukaddime, C, I, sh. 7-9.

un ilk kez kendisi tarafından kurulduğunu yeminle belirttiği (22) «Ümran Bilimi» dir ki, bir taraftan bilimsel tarihçiliğin ilkelerini koyarken bir tarafta da sosyolojinin temellerini atmıştır, İbni Hal­dun ümran (23) biliminin araştıracağı konuları şöyle özetler : Geç­miş çağlarda yaşamış kavimlerin durumları ve yaşayışlarında mey­dana gelen değişiklikler; bunların idareyi ve ülkeyi ellerine geçir­melerinin sebepleri; insan topluluklarınm tabiatları, yerleşik veya göçebe hayat sürme, göçler ve nüfus hareketleri; devlet kurma, dev­letlerin kuvvet kazanmaları ve çökmeleri; üretim ve tüketim, bilim, sanat, ticaret, kâr ve zarar olayları; zamanın akışı içerisinde bu sayılan durumların değişmesi ve değişmelerin sebeplerinin incelen­mesi (24). Kısaca, bugünkü sosyolojinin yaptığı gibi, cemiyetlerin ve cemiyet olaylarının ele alınıp incelenmesi, Özelliklerinin tesbiti ve bu özelliklerine göre tipleştirilmeleri; değişmelerin ve bu değiş­melerin sebeplerinin araştırılması hep bu yeni bilim dalının gö­revi olmaktadır.

Ancak, yukarıda sıralanan çeşitli konuların tümünün açık ve ke­sin açıklamalarını tabiî ki tbni Haldun’da bulamamaktayız. Fakat o, dehalara has bir sezgi ile topluluk halde yaşamanın sonucu olan çeşitli olay ve olguların, tabiat ve din bilimlerinden ayrı bir bilim dalma konu olabileceklerini görüp ortaya koymuştur. Böylece, ye­ni bir bilim dalının kurucusu sayılmasa dahi öncüsü olmağa hak kazanmıştır (25).

Bu gerekli genel açıklamaları yaptıktan sonra, tbni Haldun’­un hukuk sosyolojisine ilişkin gördüğümüz fikirlerine geçebiliriz. Önce onun cemiyet anlayışını, cemiyet tipolojisini ve çeşitli cemi­yetlere uyan sosyal ve hukukî düzen şekillerini, sonra da Devlet ve egemenlik konusundaki gerçekçi görüşlerini ele alacağız.

III

İBNİ HALDUN’UN CEMİYET ANLAYIŞI

tbni Haldun’a göre cemiyet hayatı insanlar için tabiî ve zorun­ludur, cemiyetin temelini de insanın sosyal tabiatı teşkil eder. An­cak insan herhangi bir yaratık olarak zayıf ve kuvvetsizdir. Tabiat

  • Mukaddime, C. I, sh. 96-97.
  • ibni Haldun’a göre ümran «insanların ve ferdin dünyanın insan yaşfc yabilecek yerlerinde bir araya toplanarak yaşamalarıdır ve yeryüzünü imar etmekten ibaret» tir. Mukaddime, C. I, sh. 7.
  • Mukaddime, C. I, sh. 14-96.
  • Topçuoğlu, H : a.g.e. sh. 344. ‘

ona korunma silâhı olarak akıl ve el vermiştir. Fakat bu da yet­memiştir. Çünkü tek bir insanın bir günlük yiyeceğinin sağlanabil­mesi için çok sayıda kişilerin elbirliği ile çalışması gerekmektedir. Bundan dolayı da insanlar birbirlerine muhtaç olmakta, birbirle­rini aramaktadırlar. BÖylece «yardımlaşma, insana yemesi için gı­dasını, kendisini koruması için silâhını» sağladığından, insan soyu­nun yaşayıp gitmesi mümkün olmuştur (26),

insan topluluklarına bakıldığında, bunların durumlarının bir­birinden farklı ve çeşitli olduğu görülür. Bunun sebebi, tbni Hal­dun’un kendi deyişiyle, herbirinin «geçinme şekil ve tarzlarının bir­birinden başka ve türlüce olması» dır (27). Ayrıca, toplulukların yerleştikleri coğrafî yer, iklim, İktisadî şartlar, üretim şekil ve iliş­kileri de onların farklılaşmasına yol açan etkenler arasındadır (28).

Ancak İbni Haldun, bu çeşitli toplulukların benzer özellikler göstermeleri bakımından tipleştirilmelerini mümkün görür ve bir­birinden açıkça ayrılan iki tip topluluk üzerinde durur. Bunlar : 1) Göçebe cemiyetler, 2) Yerleşik cemiyetlerdir ki kendi içlerinde de farklılaşma gösterirler. Bir de tarımla uğraşan üçüncü tip cemiyet­ler vardır. Bunlar ya yerleşik bir cemiyete bağlı olarak hayatlarım sürdürürler ya da yerleşik hayata geçmekle beraber henüz uygar­lık kuramamışlardır, tbni Haldun’a göre «çiftçinin vergilere tâbi kılınarak tahakküm altında bulundurulması ve hükümet memur­larının ellerini onlara uzatması alışılagelmiş bir yol» olduğundan, tarımla uğraşan bu yerleşik cemiyetlerin durumu pek kötü ve aşa­ğılıktır (29). Ancak bunlardan yerleşik cemiyetlere tabi olmaksı­zın sahralarda yerleşerek ekincilikle ve toprağı işlemekle geçinen bazı arab kabilelerinin durumu göçebelerinkinden çok daha iyi ve rahattır (30). Ibnİ Haldun tarımla uğraşan cemiyetlere kısaca değinmekle yetinir ve dikkatini ilk iki cemiyet tipi üzerinde toplar.

1 — Göçebe Cemiyetler

Göçebelik yerleşik hayattan, şehirleşmeden öncedir. Toplu ya­şamanın ilk Örneği olup uygarlığın temelini teşkil eder. Göçebeler ikiye ayrılabilir. Bunların bir kısmı koyun ve inek besliyerek geçi-

  • Mukaddime, C. I, sh. 103-109; Bouthoul, G.: a.g.e,, sh. 29.
  • Mukaddime, C. I, sh. 318.
  • Misaller için bkz. Mukaddime, C. I, sh. 113-240.
  • Mukaddime, C. I, sh. 385.
  • Mukaddime, C. I, sh. 321.

 

nen Türk, Türkmen ve Berberilerdir ki «Çoban Göçebeler» adı ve­rilebilir. Deve beslemekle geçinen Araplar, Batı Afrika’lı Berberiler ve Kürt göçebeler ise çöllerde yaşar ve otlak aramak zorunluğu karşısında çölün derinliklerine kadar giderler. İşte göçebe hayatın asıl özellikleri bu ikinci grupta belirir (31). Ancak, tabiî gelişme kanununa uygun olarak, göçebeler zamanla servet kazanıp kuvvet­lenerek yerleşik hayata yönelirler (32). Böylece ya yerleşik bir uy­garlık kurarlar ya da zayıf düşmüş yerleşik bir uygarlığı yenerek onun yerine geçerler.

  1. Göçebelerin Özellikleri ve Değer ölçüleri

îbni Haldun göçebelerin karakter özelliklerini morfolojik, İk­tisadî ve sosyal şartlarda bulur ve böylece ferdî ve kavmî karakter özelliklerinin sonradan kazanüdığım ortaya koyar (33). Göçebe­ler uzak ve tenha yerlerde yaşadıklarından ve bundan dolayı diğer insanlarla temas fırsatı bulamadıklarından utangaç, kaba ve sert tabiatlı, fakat şehirlere nisbetle iyi ahlâklı kişilerdir, öte yandan ihtiyaçları hayatlarını sürdürecek basit bir barınağa, giyecek ve yiyeceğe dayandığından kanaatkardırlar. Egoist olmayıp, kabile­nin şerefini kendi çıkarlarına üstün tutarlar. Bundan dolayı da ce­saret ve kahramanlık başlıca değer yargılarını teşkil eder. Kendi­lerini dış saldırılara karşı koruyacak merkezî bir teşkilâttan yok­sun olduklarından, kabilenin her ferdi muhtemel saldırılara karşı atik ve tetik bulunmağa alışır. Göçebe ne kendini ne de kabilesini güvenlik içinde hissetmediğinden yabancılara karşı çekingen, an­cak kendine güvenen savaşçı ve cesur kişidir (34).

tşte böylece göçebe hayat şartları dayanıklı, kendine güvenen, cesur ve birbirine bağlı fertlerin yetişmesini sağladığından, göçe-

  • Mukaddime, C, I, sh. 320 – 23.
  • «Göçebeliğin kabalığı medenî hayatın inceliklerinden öncedir. Bundan dolayı göçebenin gayesinin medenileşmek olduğunu ve madeniyete doğ­ru yürüdüğünü görüyoruz». Mukaddime, C. I, sh. 324; «Çünkü göçebe­ler genişliğe ve para kazanmağa alıştıktan sonra bu medenî yaşayış on­ları, rahat ve sakin hayatı aramağa sevketmektedir. Bu hal beşer için tabiîdir. Onlar bu yaşayış tarzına alışarak göçebelikten uzaklaşıyor­lar.» Mukaddime, C. II, sh. 248.
  • «İnsan alışkanlıklarının oğludur. Onunla alışıp kaynaşmıştır. Kendi tabiat ve mizacının oğlu değildir. Hayatta alışmış olduğu şeyler onun yaradılış ve tabiatı, onun için bir meleke ve alışkanlık olur. Bu alış­kanlıklar insan için bir tabiat ve yaradılıştan gelen bir Özellik gibi bir- şey olur.» Mukaddime, C. I, sh. 332.
  • Mukaddime, C. I, sh. 322, 324 – 32.

belerin meydana getirdikleri topluluklar daha zayıf ve özellikle yer­leşik hayatın rehavetine dalmış devletler için daimi bir tehlike teş­kil ederler (35).

  1. Göçebelerde Sosyal ve Hukukî Düzenin Temelleri

İbni Haldun her cemiyetin devlet haline gelmediğini veya ge- lemiyeceğini zaman zaman belirtir. Ancak siyasî teşkilâttan yok­sunluğun, bu cemiyetlerin kendilerine has bir düzen çeşidine, ha­reketlerini uyduracakları, anlaşmazlıkları için başvuracakları kai­deler sahip olamıyacakları anlamına gelmediğini açıkça ortaya ko­yar. İşte göçebe cemiyetleri birarada tutup yaşatan bir düzen ve bir çeşid hukuk kaideleri vardır. Bu sosyal ve hukukî düzeni yaratan ve sürdüren sosyal ilişkiye, İbni Haldun « a s a b i y y e » (36) ba­ğı adını verir.

Bu kavram, îbıai Haldun’un cemiyet ve devlet anlayışının ki­lit noktasını teşkil eder ve çeşitli şekillerde yorumlanır. Meselâ Rosenthal, Genel anlamda kan akrabalığına dayanan, aynı zümre­ye ait bulunmaktan doğan sosyal ilişkiyi ifade eden bu terimin kap­samına kan birliğini olduğu kadar insanlardaki birarada yaşama eğilimini veya müşterek bir fikir etrafından beraber olmayı kat­tığı kanısındadır (37). Ayad ise asabiyye’yi topluluğu birarada tu­tan, topluluğa yaratıcı güç veren ve kaderini etkileyen hayat ener­jilerinin toplamı olarak niteler (38). Terimi «esprit de corp» (bir­lik ruhu) diye çeviren Toynbee’ye göre asabiyye, göçebelerin çölde­ki hayat kavgasına karşı psikolojik reaksiyonlarını yansıtmakta­dır (39). Becker ve Barnes terimi sosyal hayatta veya sosyal teşki­lâtlanmada kutsal terimi ile ilgili kabul ederler (40). Von Kremer ise asabiyyeyi milliyetçilik duygusu ile açıklar (41).

  • Mukaddime, C. I, sh. 370-72.
  • Arapça a s a b e «erkek soyundan gelme» kökünden gelen bu teri­min «a s a b i y y e t» olarak kullanıldığı görülmektedir.
  • Rosenthal «asabiyye» yi Machiavelli’nin «virtu» kavramıyla karşılaştı­rır ve benzerlik bulur, Virtu, kaynağında, ve dar anlamda erkek cesaret ve becerikliliğini, geniş anlamda devletin bütün organlarında, takat özellikle hükümdarda var olan şahsî kudreti ifade eder. Bu kudret devletin siyasî ve sosyal hayatını etkileyen ve açıklayan en Önemli fak­tör olarak belirir. Rosenthal, E.: a.g.e., sh. 1.
  • Ayad, M. K.: Die Geschichts-und Gesellscbaftslehre İbn Halduııs, Stuttgart und Berlin 1930, sh. 112, Rosenthal nak. a.g.e,, sh, 2.
  • Toynbee, A.: a.g.e., sh. 271.
  • Becker and Barnes; a.g.e., sh. 324.
  • Rosenthal, E.: a.g.e., sh. 2; Shimmel, A.; a.g.e., sh. XVIII.

Görülüyor ki sosyal psikoloji alanına giren bu terim akraba­lık, aynı zümreye ait bulunma, birlik ruhu, maşerî şuur, vatan sev­gisi ve hattâ milliyet şuuru olarak yorumlanmakta ve açıklanmak- tadır. Bize göre en doğru yorum asabiyyenin dar anlamda, aynı zümreye bağlı olmaktan doğan bir dayanışmayı, özellikle erkek soyuna dayanan kabilelerdeki akrabalık ilişkisini ifade ettiğidir. Ancak, îbni Haldun’un belirttiği üzere, asabiyye bağı kabilelerin şu veya bu yolla nüfuslarının artması sonucu kan akrabalığı anla­mını aşarak, kavim ve kabile bağını ifade eden bir muhteva kaza­nabilmektedir. Fakat genel olarak, îbni Haldun’un asabiyye bağın­dan, zümre içinde yardımlaşma ve şeref duygusundan kaynak alan, dış düşmanlarla uğraşma gücü sağlıyan «göçebe kavimlerin daya­nışma bağı» m (42) murat ettiği söylenebilir.

Asabbiyye bağı yakın akrabalık ilişkilerinde açıkça görülür. Öyle ki akrabası şu veya bu şekilde hakarete maruz kalan, saldırı­ya uğrayan kişi, bunlar sanki kendisine yapılmış gibi faile karşı kin ve düşmanlık duyar, bu kadarla kalmayıp faille çarpışmayı göze alır. Aynı durum çöllerin derinliklerinde kendi başlarına ya­şayan, nesepleri karışmamış arap kabilelerinde de görülür. Ancak göçebelerin hepsi aynı durumu muhafaza etmezler, zamanla gelişip diğer kabilelerle savaş, barış ve akrabalık ilişkisi kuranlar çeşitli soyları içine alan kaplamsal göçebe cemiyetler haline gelirler. Böy­le bir cemiyette başkanlık asabiyye bağı kuvvetli bir soyda karar kılar ve diğer soylar hiyerarşik bir düzen içerisinde yer alırlar (43). Öte yandan çeşitli sebeplerle kendi soylarım terkedip diğer bir gö­çebe kabileye sığman kişilerinde hami – mahmi, efendi – köle ilişki­sinin doğurduğu yapma bir akrabalığa dahil oldukları görülür. İş­te bundan da yeni ve yapma bir asabiyye bağı ortaya çıkar (44).

Gelişmiş göçebe kabilelerde düzeni sağlıyan asabiyye bağının yanında şeyhlerin, îbni Haldun’un «Riyaset» adını verdiği, şeflerin otoritesi de yer alır. BÖylece, Îbni Haldun, henüz devlet seviyesine ulaşamamış cemiyetlerde bile idare eden ve edilenler farklılaşma­sının bulunduğunu görmüş, kabile mensuplarının aralarındaki an-

  • Mukaddime, C. I., sh. 339-43; Topçuoğlu, H.: a.g.e., sh. 346.
  • Mukaddime, C. I, sh. 343 – 46, 349 – 56.
  • «…başka bir nesebe intisaptan maksat, ancak o nesebin aralarında cari olan hüküm ve kaidelerden faydalanmaktır, diğer bir uruğa inti­sap etmek suretiyle bu hüküm ve kaidelerden faydalanmakla o nesebe gerçekten intisap etmiş gibi olur. Bundan başka zamanlar geçmekle mensup olduğu ilk nesebi unutulur.» Mu kaddime, C. I, sh. 347, ayrıca bkz. sh. 361 – 64.

 

Iaşmazlıklar için herkesin sayıp sevdiği kabile büyüklerine başvur­malarına bakarak, şeflerin birer hukuk söyleyici durumuna geçtik­lerini belirtmiş ve böylece hiç bir cemiyetin yasak düsturları ol­maksızın yaşayamayacağını ortaya koymuştur (45). Söylediklerimi­zi özetliyecek olursak, göçebe cemiyetlerde sosyal ve hukukî dü­zenin dayandığı temeller asabiyye bağı ile kabile büyüklerine, «Ri­yasetse duyulan saygının sonucu olan bir çeşid spontane düzen ve örfî karakteri galip yazısız hukuk kaideleridir.

  • — Yerleşik Cemiyetler ve Özellikleri

İbni Haldun’a göre yerleşik cemiyetler siyasî teşkilâtın, yani Devletin kuruluşundan hemen sonra veya devletle beraber ortaya çıkmaktadır. Göçebe cemiyetler zamanla kuvvet ve servet kazandık­ça bir yerde yerleşme arzusuna kapılırlar. Böylece yavaş yavaş kasa­ba ve şehirler kurulmağa, iş bölümü gelişmeğe başlar. Ancak yer­leşik hayata geçen göçebelerin hepsi kendi başlarına devlet kura­mazlar. Bir kısmı kurulmuş devletlere tâbi olarak onun himayesin­de bolluk ve zenginlik, sulh ve sükûn içerisinde yaşamağı tercih ederler (46). Ancak asabiyye bağı kuvvetli olanlar devlet kurma başarısını gösterebilirler. Devlet safhasına ulaşan yerleşik cemiyet­lerde siyasî teşkilât insanları dış tehlikelere karşı koruduğundan, insanlar askerlikten ve yeknesak üretim işleriyle uğraşmaktan vaz­geçerek san’at, edebiyat, mimarlık gibi kültürel konularla ilgilen­meğe, ticaret ve endüstri alanında çalışarak daha çok para kazan­ma yoluna gitmeğe başlarlar. Güvenlik, bol para ve iş bölümünün gelişmesi, kişilerde yeni yeni ihtiyaçlarla bunların en ince, en gü­zel ve en yeni şekillerde karşılanması dileğini yaratır (47). Böyle­ce, yerleşik hayatta insanlar yavaş yavaş zevk ve rahatlarına düşe­rek, git gide egonist olur ve kötü alışkanlıklar edinirler. Rahata alışmaları, mal ve canlarını korumayı idare edenlere bırakmaları ve kalelerle çevrili şehirlerde güven içinde yaşamaları sonucu, in­sanlar göçebelikteki cesaret ve savaş kabiliyetlerini yitirirler. Dev­let hayatının gerekli kıldığı idareciler sınıfının her kademesinden gelecek meşru veya gaynmeşrû emirlere uymağa ahşan insanlar,

  • «Göçebe olan boy ve uruğlara gelince, bunların aralarındaki çekişme­lere, hepsinin kalbi onların vakar ve uluğu ile dolmuş şeyhlerinin vc büyüklüklerinin müdahalesiyle son verilir. Bu şeyhler, onların yasak­çıları ve hâkimleri olup, onların birbirlerine zulmetmelerine ve saldır­malarına engel olurlar.» Mukaddime, C. I, sh. 339.
  • Mukaddime, C. I, sh. 375-76.
  • Mukaddime, C. I, sh. 317 v.d.

idarecilerin zamanla zulme ve şiddete başvurmaları da eklenince, göçebe hayattaki bağımsızlık ve onur duygularını da büsbütün kay­bederek kendilerine güveni olmayan, korkak, sinsi ve dalkavuk kişiler olurlar (48).

  1. Yerleşik Cemiyetlerde Sosyal ve Hukukî Düzenin Dayan­dığı Yeni Esaslar

Yerleşik cemiyetlerde çeşitli soy, sop ve kabileler birarada ya­şadığından akrabalık bağlan gevşemiştir. Siyasî teşkilâtlanmaya doğru gidildikçe bu cemiyetlerde sosyal ve hukukî düzeni sağlaya­cak yeni ilişkiler, yeni dayanışma şekilleri doğmaktadır. Özellikle devlet kuran yerleşik cemiyetlerde akrabalık ve soy bağının yerini yavaş yavaş bir «hanedana bağlılık ve din» duygusu» almaktadır. Bu yeni ilişki ve esaslar bazan kurulmuş devletin sürekliliğini ba- zan da yeni bir devletin kurulmasını sağlamaktadır (49). Böylece içlerinde çeşitli soy, kabile ve bunlara bağlı olarak rekabetlerin kaynaştığı, eski ahlâkî niteliklerinden, savaşçılık yeteneğinden ve cesaretten yoksun kişilerin meydana getirdiği bu gevşemiş cemiyet­lerde, içte çeşitli soyların arzu ve isteklerini bağdaştırıp isyan ve ihtilâlleri önliyecek (50), dışta heran saldırıya hazır kuvvetli göçe­belere (51) karşı savunmayı sağhyacak kuvvetli bir «siyasî ve hu­kukî teşkilâtlanma» ya karşı duyulan ihtiyaç açıkça belirir ve eski göçebe düzeni sağlayan değer ve ilişkilerin yerini alır.

IV

İBNİ HALDUN’UN DEVLET ANLAYIŞI

Bu açıklamalardan sonra tbni Haldun’un Devlet anlayışına ge­çebiliriz. Önceden de İşaret ettiğimiz gibi, İbni Haldun, günümüz-

  • Mukaddime, C. I, sh. 319-20, 325-26, 333-37. Yukarıdaki açıklamalar­dan görüyoruz ki ibni Haldun tıpkı Rousseau gibi, uygarlığın ve şehir hayatının insan karakterini bozduğu kanısındadır. Şu sözler bu kanıyı açıkça yansıtmaktadır: «Onların (göçebeler) kötü yollara sapmaları ve kötü huy ve ahlâktan şehirlilerinkine nisbetle çok azdır. Bunlar tabiî olan iyi hulk ve tabiata yakın ve kötü ve yerilen alışkanlıkların çokluğundan ve yerleşip kalmasından uzaktırlar… Oturaklık hayatının topluluklar halinde biraraya toplanarak dünyayı imann en son basa­mağı ve medeniyetin bozulmağa yüz tutmasının da, kötülüğün ve iyüik ve hayırdan uzaklaşmanın son basamağı olduğu aşağıda açıklanacak­tır.» Mukaddime, C. I, sh, 327.
  • Mukaddime, C. I, sh. 351-56, 406-408, 416, 420, 424-27.
  • Mukaddime, C. I, sh. 442.
  • Mukaddime, C. II, sh. 370.

deki sosyolojik anlayışa uygun olarak, cemiyet ve devleti ayrı ayrı varlıklar olarak ele alır. Cemiyet insanların birbirine muhtaç ol­ması gibi tabiî bir zorunluluktan doğduğu halde, devlet, insanı hem- cisinin saldırı ve zulmünden korumak üzere kurulmuş bir müesse­sedir. Çünkü, insanın sosyal tabiatı yanında bir de hayvanı tabiatı vardır. Kişinin silâhları onu ancak hayvanlara karşı korur. Fakat o, aynı silâha sahip hemcinsine karşı ne yapacaktır ? Bu durumda birtakım yasak hükümlerine ve kanunlara duyulan ihtiyaç açıktır. İşte üstün bir otoriteye sahip devlet teşkilâtı ve onun koyduğu ya­saklar, insandaki bu hayvani tabiata karşı yeni bir silâh olarak or­taya çıkmaktadır (52). Kısacası, insanlar için kendi cinslerinden bir yasakçıya sahip olma, ona baş eğme de bir zorunluluk olarak belirmektedir. Toplu halde yaşıyan arı ve çekirgelerde de hükmet­me ve emre uyma özelliği görülürse de bu, tamamen bir içgüdünün eseridir. İnsanlardaki ise akim ve onların siyasî kabiliyetlerinin so­nucudur (53). Hemekadar devlet cemiyet gibi tabiî İse de, dev­let kurma ne bir Tanrı buyruğu ne de tek Tanrıya inanan kavim- lere has birşeydir, İşte burada İbni Haldun, İslâm düşünürlerinin hükümdarlık ve peygamberlik müesseselerini birbirine karıştıra­rak açıklamalarına karşı çıkmaktadır. Ona göre, tarih pek çok dev­letin peygamberler olmaksızın kurulduğunu ortaya koymaktadır. Aynca, bunların kurdukları devletlerin sayısı ehli kitab kavimlerin- kinden çok daha fazladır. Bu durumda ilahı vahye dayanan pey­gamberlik ile siyasî bir mevki olan hükümdarlık arasında hiç bir mantıkî ve zorunlu ilişki düşünülemez (54).

1 — Devletin ve Egemenliğin Mahiyeti

İbni Haldun devletin veya siyasî iktidarın doğuşunu bir bakı­ma idare edenlerle edilenler farklılaşması gibi bir olay ile açıkla­maktadır. Ona göre devletler, göçebe kavimlerin zamanla genişle­yip zenginleşerek yerleşik hayata yönelmeleri ve kendi başlarına si- yaseten teşkilâtlanmaları, fakat çoğu kere asabiyye bağı kuvvetli cesur ve savaşçı göçebe cemiyetlerin zengin ve gevşemiş yerleşik cemiyetleri yenip, onların yerlerine geçmeleri sonucu ortaya çık­maktadır (55). Devlet hangi yolla kurulursa kurulsun, insanlar ara­sındaki anlaşmazlıkları çözümleyecek, dış saldırıları Önleyecek, ada-

  • Mukaddime, C. I, sh. HO, îbni Haldun’un bu görüşü Hobbes’in görü­şüyle tamamen uyuşmaktadır.
  • Mukaddime, C. I, sh. 111, 383.
  • Mukaddime, C. I, sh. 110-12, ayrıca bkz. sh. 512-13.
  • Mukaddime, C. I, sh. 370-71.

 

leti uygulayacak bir yasakçı ve yöneticiye mutlaka ihtiyaç vardır. İşte bu yasakçı ve yönetici «beşer tabiatının icabına göre, kahır ve kuvvet sahibi ve zorla hükmünü yerine getiren hükümdardır» (56).

Görülüyor ki İbni Haldun, devleti hükümdara bağlamakta, devlet – hükümdar ve biraz sonra göreceğimiz üzere, egemenlik kavramlarını birbirinden ayırmadan incelemektedir. Devlet düze­nindeki hükümdarlık, göçebe ve ilkel cemiyetlerdeki baş­kanlık (Riyaset) müessesesinden farklı ve üstündür. Başkanlıkta bulunan şeyh veya şefler, daha önce de belirttildıği gibi, kişisel ve­ya ailevî durumlarından dolayı sevilip sayılan kişilerdir. Ancak bu ilkel yasakçıların kendilerini dinlemiyeceklere uygulayabilecekleri zecir araçları yoktur. Demek ki «başkanlık» ile kabile mensupları arasındaki ilişki kendiliğinden doğan ve örf – adetle desteklenen bir koruma-uyma ilişkisinden ibarettir ve teşkilâtlanmamıştır (57). Oysa, «hükümdarlık., kahr ve şiddetle galebe çalmak ve hüküm al­tına almaktan ibarettir.» (58). Devletin, Hükümdarın ortaya çık­ması demek, herkesin itaatim zorla sağlayacak bir şef ve teşkilâ­tın belirmesi demektir. Kısacası, devletin doğuşu, bu günkü deyiş ile, iktidar fenomeninin sonucu olmaktadır.

İbni Haldun’a göre devletin kurulması, hükümdarın kendisine dayanıp güvendiği asabiyye bağı kuvvetli bir soyun desteğini de gerektirmektedir. Fakat «her asabiyye sahibi devlet kurarak hü­kümdar olamaz, ancak tebayı kendine boyun eğdiren, vergiler top­layan, delegeler gönderen ve sınırlan koruyan hükümdar olabilir. Yurtta onun kuvvetinden üstün diğer bir kuvvet bulunamaz» (59). İşte bu sözlerle egemenliğe deyinen İbni Haldun, egemenliğin iç­te en üstün otorite olmayı, dışarıya karşı da bağımsızlığı gerektir­diğini, devlet için zorunlu bir nitelik teşkil ettiğini, (bu kavramı modem devletin ayırıcı niteliği olarak aydınlığa kavuşturan Jean Bodin» den ikiyüz yıl önce sezinlemiş ve) ortaya koymuştur. Nite­kim, kendi kavimlerinin hükümdarı olmakla beraber, daha büyük bir devlete bağlı bulunanlar gerçek anlamıyla hükümdar olmayıp derebeyi veya uçbeyi durumundadırlar (60).

  • Mukaddime, C. I, sh. 501.
  • Mukaddime, C. I, sh, 372; Topçuoğlu, H.: a.g.e., sb. 351,
  • Mukaddime, C. I, sh. 372.
  • Mukaddime, C. I, sh. 501.
  • Mukaddime, C. I, sh. 502.

A Devleiİn Gayesi, Siyaset Şekilleri

Devleti temsilen hükümdarın sahip olduğu üstünlüklere karşı halka yararlı olması gereklidir. Çünkü devletin kurulması insanların lıertürlü saldırıdan uzak, sulh ve sükûn içinde yaşamaları gayesine matuftur. îbni Haldun’un kendi deyişi ile «hükümdarlık ve salta­nat uyruğa hasıl olan İzafî bir vasıf olup devlet bile sultan ile uy­ruk arasında manevî bir bağ olduğundan, uyruk hükümdara, hü­kümdar uyruğa nisbet edilir.. Bunlara (tebaya) izafetle gelen sıfat Meleke adını taşır ki mülk ve devlet manasınadır.» Devletin ve hü­kümdarın varlık sebebi halkın yararına oluşudur. Bundan dolayı hükümdar tebasım koruma, onun menfaatlarını gözetme, geçimi­ni sağlama ve her sınıfına iyi muamele etme ile yükümlüdür. Hü­kümdar sert bir siyaset izler, halka kötü davranır, şiddetli cezalar koyarsa halk ona düşman kesilir, devlet düzeni bozulur. Bu durum çoğu kere hükümdarın öldürülmesine yol açar (61).

İbni Haldun’a göre, devlet seviyesine ulaşmış cemiyetlerde yer­leşik hayatın ortaya çıkardığı karmaşık meseleleri çözmek, hüküm­darın yetkilerini belirtip sınırlamak ve böylece onun zulme kapıl­masını önleyerek devleti çökmekten kurtarmak için devletlerin be­lirli bir siyaset izlemeleri gerekmektedir. Aksi halde devlette düzen kalmaz, hâkimiyet yerleşmez ve sonunda devlet yıkılır. Bunu ön­leyecek siyaset şekillerini tbni Haldun üçe ayınr :

İlki aklî siyaset olup, İnsanların akıllan ile bulup koydukları kanunlarla devleti idare etmeleridir. Bu siyaset şekli de ikiye ayrıl­maktadır. Birincisinde devlet kamu yararına çalışır. Bilgiye ve ak­la dayanan bir idare usulü olduğu için iyidir. Ancak İslâm devletle­ri tanrısal buyruklarla idare edildiklerinden özel bir durum göste­rirler. Çünkü şeriat hükümleri genel ve özel bütün menfaatlan gö­zetmiş, devlet idaresi için de gerekli bütün kaideleri koymuştur. Aklî siyasetin diğer şeklinde devlet idaresi şiddet ve cebre dayanır ve kamu yararı hükümdar yaranna çıkarılan kanunlara tâbi kılı­nır. Bu aklî siyasetin kötü bir Örneği olduğu halde, gerek müslüman gerek müslüman olmayan devletlerin çoğu tarafından uygulanmak­tadır (62).

Medenî siyasete gelince, bu filozofların ileri sürdükleri ideal devletlerdeki ideal siyaseti ifade eder ve gerçekle ilgisizdir. Esası, insanların idare edenler olmaksızın sulh ve sükûn içinde yaşama­larım hedef tutar. Böyle bir durum için her ferdin teker teker fa-

  • Mukaddime, C. I, sh. 503 – 504.
  • Mukaddime, C. I, sh. 508, C. H, sh. 131.

zilet ve bilgi sahibi olması gerekir ki gerçekleşmesi uzak bir ihti­maldir. Nitekim filozoflar da bu gerçeği açıkça kabul ederler (63).

Dini siyaset ise, Devletin peygamber tarafından bildiren Tanrı buyruğu kanunlara göre idare edilmesidir. Böylece dinî kaideler, insanın dünyevî ve dinî davranışlarını düzenlediği kadar Devlet ha­yatında tutulması gereken yolu da gösterir (64). Ibni Haldun’a gö­re İslâm hükümdarları devleti yönetirken telifçi biryola saparak, önce şeriat hüküm ve kaidelerine, sonra filozoflarm ortaya koyduk­ları etik prensiplere uymağa çalışmaktadırlar. Bu telifçi siyasete de Halife Me’mun zamamnda Sultan Tahir bin Hüseyin’in oğluna devleti nasıl idare etmesi gerektiği hakkında tavsiyeleri taşıyan bir mektubunu örnek gösterir (65).

2 — Siyasî İktidarın Meşrulaşması

Ibni Haldun’un devletin veya siyasî iktidarın doğuşunu, bir bakıma idare edenlerle edilenlerin farklılaşmasına bağladığını gör­müştük. Ancak bu fiilî vakıa durumunun meşruiyeti neye dayan­maktadır. İşte Ibni Haldun’un değindiği en Önemli konulardan bi­risi budur. ki, düşünür devlete bağladığı siyasî iktidarın doğduk­tan sonra zamanla hukukileşip meşru bir otorite haline gelişini gerçekçi ve sosyolojik bir anlayışla açıklamaktadır.

Devlet genel olarak birbiriyle çatışma durumunda bulunan kabilelerden birinin kuvvet bakımından diğerlerine üstün gelmesi ve onları kendi buyruğu altına almasıyla veyahut ta diğer bir dev­leti yenerek onun yerine geçmesiyle başlar. Başlangıçta bu üstün­lük yönetici duruma geçen kabiledeki asabiyye bağının diğerlerin- kinden çok daha kuvvetli olmasında ileri gelir. Bu bakımdan dev­let ilk kuruluş safhasında yabancı bir kuvvet olup, teba durumu­na geçen halkı sırf kuvvet ve cebir üstünlüğüne dayanarak idare eder. Bu durum hükmedilenler arasında öfke ve kin yaratırsa c bu duygular uzun süre devam etmez. Halkın bir taraftan dayanma gücünden yoksunolması, diğer, taraftan zamanla yenilginin ilk acı­sını unutması yavaş yavaş hâkim soya olan düşmanlık duyguları­nı zayıflatır. Devlet başkanlığı da belli bir soyda karar kılıp, hü­kümdarlık düzen içersinde birinden diğerine geçmeğe başlayınca, insanlar devletin ilk kuruluş safhasını tamamen unutur ve onu be-

  • Mukaddime, C. II, sh. 130.
  • Mukaddime, C. I, sh. 508, C. II, sh. 131-32.
  • Mukaddime, C. II, sh. 132-51.
  • Mukaddime, C. I, sh. 414-16.

 

nimsemeğe başlarlar. Bundan sonra eski ezilenlere göre hüküm darlık o soydan gelenlerin tabiî hak ve hukuku, onlara boyun eğ­mek de dinî bir görev ve inanç olur. «Kalblerde bu inanç yerleştik­ten sonra, insanlar inançlarım koruyarak savaştıkları gibi, onların (hükümdarların ve devletin) düşmanları ile savaşırlar (66). İbni Haldun bu safhaya ulaşmada diğer bir etkenin, psikolojik bir et­kenin de rolüne işaret eder. Şöyle ki, insan çoğu kere yenilgisinin, kuvvet noksanlığı gibi tabiî bir sebebe dayandığını göremiyerek, yenenin üstün niteliklere sahip olduğuna inanır. Böyle sanan kişi bundan sonra «bütün iş ve hareketlerinde kendisini yeneni örnek edinir ve ona benzemeğe çalışır. Yahut kendisine üstün gelen kim­senin galebesini asabiyetten, şecaat ve kuvvetten ileri gelmeden onun alıştığı âdet, mezhep ve mesleğinden ileri geldiği vehmine ka­pılır, bunu da galebesinin sebepleri ile karıştırır». BÖylece yenilgi­ye uğrayan halk, kendini yenen soyun giyim kuşamlarını olduğu kadar din, mezhep, örf ve âdetlerini dahi taklit ederek benimser onunla kaynaşır gider (67), îşte bütün bunlardan sonra, başlangıç­ta sevilmeyen, müstebit sayılan soy ile halk arasında asabiyye ba­ğını gereksiz kılan yeni bir İlişki, yeni bir dayanışma çeşidi orta­ya çıkar (68).

Bu açıklamalar gösteriyor ki, Ibni Haldun, günümüzün de si­yasî problemlerinde biri olan «fülî» (de facto) hükümetten «huku­kî ve meşru» (de jure) hükümete geçişi gerçekçi bir şekilde orta­ya koymuştur (69).

  • — Devlet Hayatının Safhaları ve Çökmesi

İbni Haldun devleti statik (durgun) olarak değil hareket ve de­ğişme halinde incelemekte, kurulma, gelişme ve yıkılma safhaları­nı inceden inceye gözleyerek sebeplerini araştırmaktadır.

  • Mukaddime, C. I, sh. 396-97. İbni Haldun tıpkı Gabrîel Tarde gibi in­sanların birbirlerini taklit eğiliminde olduklarını görmüş ve verdiği örneklerle, taklidin yukarı tabakalardan aşağıya doğrıı inip yayıldığını belirtmiştir. Devletlerin birbirlerini taklitleri için bkz. C. I, sh. 463 v.d.
  • Mukaddime, C. I, sh. 416.
  • İbni Haldun’un bu başarısını kendini izleyen XIX. yüzyıl uzviyetçi sos­yologlar gösterememişler, birbiriyle savaşın ve sonunda birisinin yenmesiyle sonuçlanan müşterek siyasi toplum içinde yaşama zorun­da kalan çeşitli etnik grupların birbirlerine karşı duydukları kin ve nefreti sonuna kadar sürdürdükleri kanısına saplanmışlar; hukukun, ya bu durumun zararlarını önlemek ya da istismar ilişkisini sağlam­laştırmak için vapıldığım ileri sürmüşlerdir. Bkz. Topçuoğlu, a.g.e. sh. 355.

Ona göre, bir devlet kurulduktan ve temellerini sağlamlaştır­dıktan sonra maddî kudreti kadar görev ve fonksiyonlarım da art­tırır. Ancak zamanla hükümdarlar, devlet kurma için çekilen sıkın­tıları unutarak güvenli, rahat ve zengin hayatı tercih ederler. Bu durumdan halk da yararlanır. Güvenlik sayesinde san’at ve ince zevkler gelişir, zenginlik artar. Ancak bu böyle sürüp gitmez, dev­let çeşitli safhalar (71) geçirdikten sonra zayıflamağa başlar ve so­nunda çöküp gider. Çünkü devletlerin de tıpkı insanlar gibi tabiî bir Ömürleri vardır, onlar da insanlar gibi gençlik olgunluk ve ih­tiyarlık dönemlerinden geçerek, genellikle peşpeşe gelen üç hüküm­dar soyundan sonra yıkılır (72).

İbni Haldun, devletlerin gerileyip çökmesinde hükümdar ku­şaklarının soysuzlaşmasının da rol oynadığını belirtir. Bu arada, düşünürün, soyluluğu, asaleti hiç bir biolojik temele dayatmadığı­na; doğuştan gelmeyip sonradan kazanılan bir nitelik olarak anla­dığına işaretetmek gerekir. Ona göre, asalet, devlet kuran ataların kahramanlık ve cesaretinde aranmalıdır. Ancak böyle doğan soy­luluk dört babadan sonra tükenmektedir. Şöyle ki, her zafer ve «şerefi kazanan, o şerefi kazanmak için ne kadar çok emekler sar- fetmiş olduğunu bilir. Bu şerefi kazandıktan sonra da bu şerefi kazanmanın sebep ve vasıtası olan üstünlük ve özellikleri koruma­ğa ve beka ve devamım sağlamağa çalışır» (73). Bu kurucu kuşa­ğı izleyen kuşak, şeref ve asalet hakkındaki rivayetlerin bilgisine sahiptir. Babanın kazandığı bu şeref ve asaleti korumağa ve yaşat­mağa çalışır. Üçüncü kuşak kazanılmış olan şan, şeref ve asaleti atarlarını taklit yoluyla sürdürme çabasına düşer, yerleşik hayatın verdiği zenginlikten uyuştuğundan, devlet yönetim ve savunmasın­da başkalarına güvenmeğe başlar. Dördüncü kuşak ise atalarının bütün çabalarını küçümser, asaletin kan yolu ile geçtiğine inana­rak kendisini herkesten üstün tutar. Tebanın ve çevredekilerin

  • Mukaddime, C. I, sh. 449-51.
  • İbni Haldun bu safhaları şöyle sıralar: İlk devre zafer ve maksatlara erişme, karşı koyanları koğma ve devlet kurmadır. İkincide başa ge­çen hükümdarlığını kuvvetlendirecek ve kendi soyunda karar kıldıra­cak faaliyetlere girişir. Üçüncü de rahatlık ve zenginlik sonucu uygar­lık gelişir. Dördüncü devre hazır bulunanla yetinilene karşılıktır. Be­şinci safha da ise israfın ve çeşitli kötülüklerin ortaya çıktığı hastalık durumunu gösterir. Bkz. Mukaddime, C. I, sh. 470 – 74.
  • ibni Haldun, zamanındaki doktor ve müneccimlerin normal insan ha­yatının yüzyirmi yıl olduğuna dair iddialarına dayanarak, devletlerin normal sürelerinin yüzyirmi yılı aşamıyacağım söyler. Mukaddime, C. I, sh. 457 – 61.
  • Mukaddime, C. I, sh, 365.

itaatim yanlış yorumlayıp onları hor görmeğe başlayınca da halk ayaklanır, ya o soydan başka birini hükümdar yapar ya da sevilip sayılan başka bir soyun başa geçmesine çalışır. Böylece her asalet ve buna bağlı olarak da devlet «kurucu», «sürdürücü», «taklitçi» ve «yıkıcı» olmak üzere dört kuşaktan sonra yıkılır (74).

Bu yıkılış bazen bir soyun erken bozulması ile çabuklaşabilir, bazen de asalet altınca yedinci kuşaklara kadar uzandığından dev­let hayatı daha uzun sürebilir (75). Yıkılışı geciktiren en önemli sebeplerden birisi de, uzun süre başta bulunan hükümdar soyuna ve yerleşmiş düzene karşı halkta itaat alışkanlığının yerleşmesidir (76). İbni Haldun’a göre devletlerin diğer çöküş sebeplerini şöyle özetliyebiliriz: Yerleşik hayat zamanla hükümdar soyunda israf ve kötü idare alışkanlıkları yaratır. Hükümdar halktan uzaklaşmı- ya, işlerini aracılar (mabeyn) vasıtasıyla gördürmeğe başlar (77). Bu kötü idare ve israf sonucu ülkenin İktisadî dengesi sarsılır. Masrafları karşılamayan devlet gelirini artırmak için yeni yeni ağır vergiler ve vergi cezaları konmağa, asker sayısını azaltarak ta­sarrufta bulunma gibi yanlış tedbirler alınmağa başlanır. Bu du­rumda halk gittikçe fakirleşir ve hükümete olan güvenini kaybe­der (78). Hükümdarın madden ve ahlaken düşkünlüğü idare me­kanizmasını ele geçiren kişilerde ve rakip soylarda iktidar hırs ve çatışmalarını körükler. Her yönden sarsılmış, zayıflamış merkezî otoritenin sınır illerini koruyamaması, oralara asker göndereme- mesi sonucunda o bölgelerdeki valiler ve beyler kendi bağımsız­lıklarını ilân ederler. Böylece ihtiyarlayan devlet ya parçalanma ya da bölünme sonucu çöker gider, çoğu kere de çevrede yaşayan ve asabiyye bağı kuvvetli savaşçı bir göçebe bir cemiyet tarafından ele geçirilir ve yerine yeni bir devlet doğar Ancak kurulan bu yeni devlet te kaçınılmaz sonuçtan kurtulamaz (79).

SONUÇ

İbni Haldun büyük eserini yazdığı sıralarda İslâm siyaset ve felsefesi bir gerileyiş ve çöküş İçerisindeydi. Her şey in dinî ilke ler-

  • Mukaddime, C. I, sh. 365-67, 458-60.
  • Devlet hayatının uzunluk veya kısalığı bazen nüfusun azlık ve çoklu­ğuna; asabiyye bağının kuvvetine bağlı olabilmektedir. Misaller için bkz. Mukaddime, C. I, sh. 438-41,
  • Böylece îbni Haldun, günümüzde «sosyal adalet» denen durumu dalıa o zaman görmüş ve belirtmiştir. Bkz. Topçuoğlu, H., a.g.e., sh. 359.
  • Mukaddime, C. I, sh. 95-97.
  • Mukaddime, C. I, sh. 453-56, C. II, sh. 93, 114-15, 327-30.
  • Mukaddime, C. II, sh. 99, 116-18.

 

İe açıklandığı bir ortamda sosyal gerçekliğe gözlem metodunu (80) hiç kimseden etkilenmiyerek uygulama başarısını gösteren îbni Haldun çeşitli alanlarda Batılı düşünürlerin öncüsü olarak görül­müş, fikirleri Machievelli, Vico, Gibbon, Montesquieu, Abbe de Mabby, Ferguson, Condorce, Comte ve Bodin’İn fikirleriyle karşı­laştırılarak aynı seviyede kabul edilmiştir (81). Gumplowicz, îbni Haldun’un gözlemlerindeki doğruluk ve derinliğin yalnız kendi za­manındaki hıristiyan Avrupa’nın değil, yakın çağların siyasî ve ta­rihî eserlerinde beliren gözlemlerle yarışabileceği kanaatim savun­maktadır (82). Toynbee de onu teyid edercesine, «Îbni Haldun’un tarih felsefesini formüle ettiği Mukaddime ve Cihan Tarihi, kendi çeşitleri içersinde, bugün de dahil olmak üzere herhangi bir yer ve zamanda dehalarca yaratılan eserlerin şüphesiz ki en büyüğüdür» (83) demektedir.

Îbni Haldun’un gözlem alanı, zamanındaki erkek soyuna daya­nan arab ve berberi devletçiklerle, monarşik sultanlıklarla sınır­lıdır. Bu kaplamsal cemiyetleri iyice inceleyen düşünür, cemiyet ve devlet ayırımını daha XIV. yüzyılda farketmiş ve bunu modem sosyologlar seviyesinde açıklamıştır. Cemiyet hayatının ve huku­kun devletten Önce olduğu, henüz teşkilâtlanmamış cemiyetlerin dahi yazılı olmayan örf hukuku ile düzenini sağladığı hakkındaki sosyologlarının çalışmaları ile doğrulanmıştır.

Devleti gerçek sosyal yapısı ile ele alan îbni Haldun, onu Aris­to gibi «müşterek hayrı sağlama» gayesi ile kurulmuş bir toplu­luk olarak tanımlamakla yetinmemiştir. Ona göre devletin gerisin­de çeşitli sosyal olaylar ve olgular vardır: Soylar veya cemiyetler arası rekabet, savaş, iktidar hırsı, korunma arzusu v. s. devletin kurulma sebeplerinden birisi veya birkaçını teşkil etmektedir. îş- te devletin müşterek hayrı gerçekleştirme görevi, bu sayılan se­beplerden birinin veya birkaçının etkisiyle kurulduktan sonra baş­lamaktadır. Böylece îbni Haldun, Aristo’nun aksine, devlette or­taya çıkan değer ile devletin kurulmasına sebep olan olay ve olgu-

  • Maunier; îbni Haldun’un araştırmalarında bugünkü anlamda müs- bet metodu değil de, büyük arab filozof ve bilginlerinin tabiî bilimle­re ve tıbba uyguladıkları gözlem metodunu kullandığım ileri sürmek­tedir, Bouthoul naklediyor, a.g.e., sh, 15.
  • Rosenthal, E.: a.g.e., sh. V; Shimmel, A.: a.g.e, sh. XVII, Toynbee, A.: a.g.e., sh. 321
  • Gumplowicz: «Birinci Kısım için Lahika, îbni Haldun Hakkında bir Tetkik» (Çev. Z. Fahri); a.g.e., sh. 86.
  • Toynbee, A.: a.g.e., sh. 322.

lan birbirinden ayırabilmiştir (84). Bütün bunlar İbni Haldun’un devleti sosyal gerçeklik içersinde tüm çıplaklığı ile ele aldığını bi­ze göstermektedir (85).

Çeşitli sosyal ilişkilerin varlığım ve bunların çeşitli sosyal dü­zenlere yol açtığını görmesi, Comte’den daha açık ve gerçekçi bir şekilde sınırlı ve belirli bir cemiyet kavramını ortaya koyması, ba­sit te olsa cemiyetleri tipleştirmesi; cemiyet hayatında ve değişme­lerde rol oynayan tabiî ve sosyal etkenlerin rolünü belirtmesi (86) İbni Haldun’un hukuk sosyolojisine olan katkıları arasında sayıla­bilir. Düşünürün doğrudan doğruya etkilediği Gumplowicz, Ratzen- hofer, ve Ward gibi XIX. yüzyıl sosyologları, ne yazık ki, onun yal­nız mücadele teorisi üzerinde durarak, göç, kültür ilişkileri, zihni­yet değişmeleri hakkındaki görüşlerini ihmal etmişlerdir. Müca­dele teorisinin günümüzdeki temsilcisi Oppenheimer de İbni Hal­dun’un sadece ziraî reform programı üzerinde durmaktan ileriye gidememiştir (87).

  • Topçuoğlu, H.: a.g.e., sh. 360.
  • Bu bakımdan Machievvelli ile İbni Haldun arasında benzerlikler bu­lunmuştur. Gerçekten her ikisi de devletin siyasî ve tarihî temelleri üzerinde durmuşlar, devlete yararlı olduğu nisbette siyasete değinmiş­lerdir. Ancak, Machievelli din, hukuk, Örf ve adetlere devletin, daha doğrusu Prensin gayesine hizmet ettiği derecede Önem verir. İbni Hal­dun ise bunları devlet ve cemiyet hayatında gerçekten etkili faktörler olarak ele alır. Machievelliye göre devletin menfaati ön plândadır; di­ğer faktörler ve ahlâk devletin yararına bertaraf edilebilir. İbni Hal­dun ise devlet hayatında ahlâkın düzenleyici rolünü kabul eder. O, Mac hievelli gibi hükümdarlara siyasî öğütlerde bulunmamakla beraber, eserinde devlet yaranna olsun olmasın kaba kuvvet belirtilerini, cina­yeti ve ihaneti yerer. Machievvelli için başlıca gaye politika olduğu hal­de Übni Haldun için değildir. O, devleti bir kültür bütünü olarak daha geniş açıdan inceler. Her ikisinin de birleştikleri en önemli noktalar araştırma ve incelemelerinde gözleme dayanmaları ve Orta Çağ gibi dinin ağır bastığı bir zamanda din ve devleti ayrı ayrı ele alarak ince­le yeb ilmeleridir. Bkz, Rosenthal, E.: a.g.e., sh. 112 – 12.
  • îbni Haldun, fizik çevrenin, coğrafî ve iklim şartlarının sosyal teşki­lâtlanma üzerindeki etkilerini Montesquieu’dan; çevreye uyma feno­menini Darwin’den önce görmüş; tarihî maddeciliğin öncülüğünü ya­par gibi, çeşitli cemiyetlerin örf âdet ve fikirlerinde görülen farklılı­ğın, bunların herbirinin hayatlarını sürdürmek için dayandıkları ge­çinme şekillerine bağlı olduğunu belirtmiş; din müessese sinin de dev­leti açıklayan değil, fakat devlet hayatında rol oynayan etkenlerden sadece birisi olduğu gerçeğini çekinmeden söylemiştir. Bkz. Becker and Bames : a.g.e., sh. 277 – 78; Bouthoul, G.: a.g.e., sh 30.
  • Becker and Barnes : a.g.e., sh. 267,

 

îbni Haldun’un devlet görüşünde tarihçi bir determinizm gö­ze çarpmaktadır ki, bu onun araştırma ve incelemelerinde kendi zamanında çabuk kurulup çabuk göçen arap ve berberi devletçik­leri ile bağlı kalmasından ileri gelmiştir. Ibni Haldun, Hegel’in di­yalektiğini hatırlatır bir şekilde, doğup gelişen devletlerin, gelişme­lerinin en yüksek noktalarının çöküntünün başlangıcım teşkil etti­ğini söylemektedir. İşte devletlerin daima çöküntüye giden bir yol­da değişip geliştikleri hakkmdaki bu görüşü tamamen yanlıştır. Bu hata, biraz önce belirttiğimiz gibi, İbni Haldun’un gözlem alanının sınırlı ve dar olmasmdan ileri gelmektedir. Ancak onu tam bir de­terminist olarak nitelemek de doğru değildir. Çünkü İbni Haldun göçebe hayattan yerleşik hayata, yerleşik hayattan da devlete doğ­ru giden bir evrim kanununun mutlak varlığı iddiasında değildir. Çünkü, bazı göçebe kavimlerin alıştıkları hayat şeklinin onlarda yerleşik hayata geçme arzusunu öldürebileceğini, her yerleşik ce­miyetin devlet kuramıyacağım zaman zaman söylediğini görmekte­yiz.

İbni Haldun’un bugün çeşitli sosyal bilim dallarının konuları­nı teşkil eden çeşitli olay ve olgu gruplarının hepsini tam bir açık­lığa ulaştıramadığını daha önce belirtmiştik. İbni Haldun’un ken­disi de bu gerçeğin farkındadır. Nitekim Mukaddime’nin sonuna yazdığı şu cümlelerle kendi yeteneklerinin sınırlı olduğunu kabul etmiş ve diğer bilim adamlarının çalışmalarının kendi noksanları­nı tamamlamasını dilemiştir;

«Tanrının doğru düşünce ve açık bilgi bağışladığı kulları biz­den sonra yetişerek bizim bu eserde yazdığımızdan ve anlattığımız­dan daha geniş ve dahaderin surette bu bilginin meselelerini ince­ler ümidindeyiz. Bir bilgiyi ilk Önce ortaya koyan kimsenin Ödevi o bilginin konularını tayin etmek, kısımlarım ayırmak, o bölümler­de incelenen konular hakkında söz söylemektedir. O kimseden son­ra yetişenler ise o bilgiyle olan meseleleri azar azar o bilgiye ek­lerler ve onu bu yolda ilerletirler» (88).

  • Mukaddime, C. III, sh. 352.

 

Doç. Dr. Ülker GÜRKAN

BİBLİYOGRAFYA

ABADAN, Prof. Dr. Y. : Devlet Felsefesi, Ank. 1959.
BECKER, H.-BARNES, HE. : Social Thought from Lore to Science, 2nd ed. Vol. I, Washington, 1952,
BOUSQUET, G. H. ; Les Tcxtes Sociologiqucs et Economoques de la Mouqaddima, Paris, 1965.
BOUTHOIIL, G. : Ibn-Khaldoun Sa Philosophie Sociale Paris 1930.
İBNİ HALDUN : Mukaddime (Çev. Zâkir Kadiri Ugan), İstanbul, 1954.
ROSENTHAL, E. : Ibn Khalduns Gedanken Über den Staat, Mliııc- hen und Berlin, 1932.
SHİMMEL, A. : Ibn Chaldun, Tubingen, 1951.
TOPÇUOĞLU, Prof. Dr. H.: Hukuk Sosyolojisi Dersleri, Ankara, 1963.
TOYNBEE, A. J. ; A Study of History, Vol, III, London, 1948.
ÜLKEN, H. Z. ■ Z. Fahri : İbni Haldun, İstanbul, 1940.
ZİYAEDDİN FAHRt : Ibni Haldun, îş, c. 14-19.
ZİYAEDDİN FAHRİ : İbni Haldunun Eseri, İş, C, 5, S. 18.