Foucault’nun Sosyolojisinde Hukuk

PAYLAŞ

Foucault’nun Sosyolojisinde Hukuk
Hukuk, başlı başına ilgilendiği bir konu olmamakla beraber Foucault, modern top¬lumun birey üzerindeki dışsal ve içsel kontrolünü ne denli artırdığını ve bu dene¬tim altına alma sürecinde hukukun ve hukuksal kurumların nasıl bir rol oynadığı¬nı incelemeye çalışır. Bu çerçevede, bireylere yönelik disipline etme, egemenlik kurma, cezalandırma, düzene sokma veya hizaya getirme ve hükmetme mekaniz¬malarıyla yakından ilgilenir. Hukuku da bu ögelere dayanarak yaptığı iktidar ana¬lizinin önemli bir bileşeni olarak görür. Foucault’un iktidar ve hukuk analizini ye¬terince kavramak bakımından onun modernite dönemine ve modern topluma iliş¬kin görüşleri ve eleştirileri büyük önem taşır.
Foucault’ya göre, toplumda iktidar, zor yoluyla kurulmaz; iktidar, toplumsal ya- şamm içindeki her ilişkide yeniden üretilmektedir. Bunu söylem sağlamaktadır. Söylem ile iktidar arasında yakın bir ilişki bulunmaktadır. Bir yandan söylem, ikti¬darı oluştururken; diğer yandan iktidar, gücünü sağlamlaştırarak bir söylem arayı¬şına yönelmektedir. Kendine özgü söylem üretmeyen bir toplum olmadığı gibi, in¬san zihni ve bedeni üzerinde disiplin mekanizması kurmayan bir toplum da yok¬tur. İktidar, mevcut yapı üzerinde bir egemenlik ilişkisi kurarken aynı zamanda gerçekliği de yeniden yaratır ve yarattığı bu gerçekliği denetler.
Hukuksallaşma:
Habermas’ın kuramındaki anlamıyla, hukuksal düzenlemelerin yaşam dünyasının her alanına, daha detaylı ve sistemli olarak müdahil olması anlamına gelmektedir.
Foucault, cezalandırma hakkındaki kendi perspektifini, bireylerin bedenlerini kontrol altında bulundurmak ve yönetmek için başvurulan, siyasal güçler alanın¬daki yerleşik bulunan bir iktidar ve bilgi teknikleri çerçevesinde inşa eder. Yani ce¬zalandırmayı, bir disipline etme veya disiplin altına alma mekanizmaları bütünü olarak görür. Hapishane veya mahkeme gibi hukuksal veya yargısal kurumları in-celerken, sadece devlet alanında ve onun hukuksal kuramlarında yerleşik bulunan kontrol üzerinde durmaz; aynı zamanda, bu tip formel kontrol ile birlikte toplum¬sal yaşam alanındaki yaygın toplumsal kontrolü birlikte ele alır. Bu yaklaşımıyla, giderek incelen ve yaygınlaşan bir toplumsal kontrol sürecinde, bir kamusal ibret manzarası oluşturan işkencenin veya azap çektirmenin, giderek görünmez hale geldiğini ve disipline edici daha ince tekniklerin ve mekanizmaların ortaya çıktığı¬nı belirtir. Bu, nadiren disipline edici mekanizmalara başvuran bir rejimden genel- leşmiş gözetime ve sonuçta disipline edici bir topluma doğru gidilmekte olduğu
anlamına gelir. Böyle bir toplumda disipline edici pratikler, her şeyden önce bü¬tün toplum boyunca yaygınlaşan düşkünler evlerinde, yetimhanelerde ve hapisha¬nelerde yoğunlaştırılır. Cezalandırma gücü, bölünmeye ve daha az tanınabilir ol¬maya başlar. Egemen gücün yargılayıcı ve cezalandırıcı işlevleri daha fazla görü¬nürken; psikiyatristin, infaz memurunun, psikologun, öğretmenin, sosyal çalışma¬cının, doktorun ve danışmanın işlevleri daha az görünür. Daha az görünür olmak, bunların cezalandırma sürecinin en gizli ya da saklı parçası olmalarına yol açar. Bu sayede disipline etme mekanizmaları, kurumsallık dışı olmaya başlar ve tedavi edi¬ci modeli benimseyen insan bilimleri tarafından başvurulan, daha esnek ve yaygın kontrol etme mekanizmalarına dönüşür.
Foucault, yeni bir suç ve yasa teorisi, eski kararnamelerin iptali, örf hukukunun kaldırılması, cezalandırma hakkının siyasi ve ahlaki bakımdan yeni bir tarzda meş- rulaştırılması gibi ögelerle karakterize olan modern hukuk sistemlerinin on seki¬zinci yüzyılın ikinci yarısından itibaren hayata geçmeye başladığını ileri sürer. Mo¬dern hukuk sistemlerinin devreye girmesiyle işkence yapılan, azap çektirilen, or¬ganları parçalanan, yüzüne veya omzuna damga basılan, canlı ya da cansız olarak teşhir edilen ve böylece seyirlik bir öge haline getirilen insan bedeni giderek orta¬dan kalkmıştır. Beden, ceza ile yıldırmanın ana hedefi olmaktan çıkmış; azap çek¬tiren celladın yerini, gözetmenler, hekimler, papazlar, psikiyatristler, psikologlar ve eğitmenlerden oluşan koskoca bir teknisyenler ordusu almıştır.
Foucault, bu dönüşümde hem toplumsal hem de düşünsel gelişmelerin etkili olduğunu düşünür. Foucault’ya göre endüstrileşme sürecinde üretimin büyük çap¬ta makine kullanımına dayalı fabrikalarda yapılması, hammaddeler ve mamul mad¬deler piyasalarının dünya ölçeğinde oluşması, depolanmış ürünlerin yağmalanma¬sından makinelerin işçiler tarafından kırılmasına kadar uzanan birçok riski berabe-rinde getiriyordu. Bütün bunlar, risklerin azaltılmasını ve işçilerin kontrol altına alınmasını gerektiriyordu. Bu ise diğer kurumlar yanında hapishanenin azap çek¬tirmenin yerini almasına yol açıyordu. Ayrıca giderek gelişen endüstriyel sistem, serbest bir emek gücü piyasası talep ettiğinden zorunlu çalışma şeklindeki yaptırı¬mın cezalandırma mekanizmaları içindeki yeri 19. yüzyılda azalıyorken, onun ye¬rini ıslah amaçlı hapishane almaya başlıyordu. Bu dönüşümde hukuk felsefecileri, hukuk teorisyenleri, hukukçular, yasama organı üyeleri gibi çeşitli kesimlerde 18. yüzyılın ikinci yarısından itibaren giderek yükselen itirazlar da etkili olmuştur. Bundan böyle vücudun damgalanmasına değil, eğitilmesine ve düzeltilmesine ih¬tiyaç duyulmuştur. Yani, genel ve sürekli gözetime, bireylerin ayrı tutulmasına, gruplanmasına, vücudun belli bir yere bağlanmasına, verimin denetlenmesine ve iyileştirilmesine, bunlara uymayan şeylerin dışlanmasına, hem iyileştirici hem de cezalandırıcı yola getirme tarzlarına ve buna imkân verecek normların yeniden oluşturulmasına gereksinim söz konusu olmuştur.
İnsanları, gözetim altında bulundurmanın temelinde “iktidar-bilme” formları ol¬duğunu belirten Foucault’ya göre, iktidar ilişkileri, bilme bakımından yalnızca ko¬laylaştırıcı ya da engelleyici bir rol oynamaz; bilmeyi destekleme ya da uyarmayla, yanlışa sürükleme ya da sınırlamayla yetinmez. Hiçbir bilme bir iletişim, saptama, toplayıp biriktirme ve değiştirme sistemi olmadan oluşamaz ve bu sistemin kendi¬si de bir iktidar biçimidir. Foucault, gözetim altında bulundurmanın Orta Çağ’da “soruşturma” formunda, “Sanayi Toplumu”nda ise denetim, dışlama ve cezalandır¬ma sistemlerine bağlı iktidar-bilme formu şeklinde “araştırma” formunda ortaya çıktığını ileri sürer.
İktidarın veya gücün, bilgi temelli disiplin teknikleri çerçevesinde hapishane, okul, işyeri, hastane ve kışla gibi kurumlarda nasıl işlevselleştiğini tartışan ve bu kurumlarda mahpusların, öğrencilerin, çalışanların, hastaların ve askerlerin benzer ölçülerde kurallara bağlanarak yaşamlarının nasıl düzenlendiğini inceleyen Fouca- ult, bu düzenlemedeki amacın, insanlar arasında deli-akıllı, sağlıklı-hastalıklı, teh- likeli-tehlikesiz, normal-anormal şeklinde ikili ayrımlar ve etiketlemeler yapılarak normalizasyonu sağlamak olduğunu belirtir. Böylece her türlü toplumsal ve psiko¬lojik düzensizlik elimine edilerek hem aklı hem bedeni belirlenmiş, kolayca öğre- nebilen ya da eğitilebilen özneler yetiştirilir. Kapitalist toplum düzeninde bilginin asıl işlevi, içselleştirilmiş bir toplumsal denetimi, yani yaygın toplumsal kontrolü sağlamaktır. Böyle bir düzende bilgiyi kullanan hapishane, fabrika ve okul gibi ku-rumların işlevi ise disiplinli ve uyumlu bir toplum modelini gerçekleştirmektir.
Modernleşme ile birlikte cezalandırma yanında gözetim altında tutma, yani di¬sipline etmenin merkezi bir yere kavuştuğunu belirten Focault’ya göre,
Bireylerin sabit bir yere kapatılmaları; en küçük hareketlerinin bile denetlendiği; bü¬tün olayların kaydedildiği; kesintisiz bir yazı faaliyetinin merkez ile çevreyi birbiri¬ne bağladığı; iktidarın hiyerarşik ve sürekli biçimine göre, hiçbir paylaşım olmadan
icra edildiği; her şeyin sürekli olarak saptandığı, incelendiği ve canlılar, hastalar ve ölüler olarak dağıtıma tabi tutulduğu bu kapalı, parçalara ayrılmış ve her noktası itibariyle gözetim altında olan mekânda, bütün bu unsurlar bütüncül düzeneğin modelini meydana getirmektedir (2000:292).

Foucault, 19. yüzyılın “panopticon” çağını kurduğunu düşünür. Panopticon, bi¬reylerin tam anlamıyla gözlenmesine olanak sağlayan bir yapıdır. Bunun en açık bir örneği, gardiyanların hücreleri görebildiği, ama mahkûmlar tarafından görüle¬mediği, dairesel bir cezaevinin ortasındaki kuledir. Panopticon muazzam bir güç kaynağıdır, çünkü cezaevi yetkililerine tam gözetim olanağı sağlar. Bu tür durum¬larda yetkililerin her zaman orada olması gerekmez; yapının mevcudiyeti ve yetki¬lilerin orada olma olasılığı bile suçluları kısıtlar. Daha da önemlisi, mahkûmlar, kendi kendilerini denetler hale geldikleri için bu aygıtın gücünün artmasıdır. Mah¬kûmlar, gardiyanlar tarafından görülebileceklerinden korkarak çeşitli şeyleri yap¬maktan vazgeçerler.
Yaygın Toplumsal Kontrol:
Toplumsal denetimin, merkezi ve güçlü bir aygıt aracılığıyla değil, toplumsal yapının içerisinde yayılmış bir şekilde
gerçekleştirilmesidir. Son dönemin sık kullanılan kavramlarından biri olan “mahalle baskısı” yaygın toplumsal kontrole örnek olarak gösterilebilir.
Foucault’nun “Hapishanenin Doğuşu” adlı kitabı, insanlar üzerindeki gözetim ve kısıtla¬malarla ilgilenenler için önemli bir kaynaktır. Michel Foucault, Hapishanenin Doğuşu, Çev. Mehmet Ali Kılıçbay, Ankara: İmge Kitabevi yayını, 2000.
Foucault’nun modernite ve hukuk ilişkisine yönelik analizinin temelinde, onun modern toplumda bilimin niteliğine ve işlevine yönelik yaklaşımının önemli yer tuttuğu söylenebilir. Ona göre bilim, esasında, insanların toplumda nasıl düşünüp davranacaklarını belirleyen bir iktidar biçimidir. Bireyler için gerekli olacak ahlaki, hukuki, cezai ve tıbbi mekanizmalar, bu iktidar biçimi tarafından üretilmektedir. Foucault, bütünsel bir şekilde bilimsel disiplinlerin, modernleşme sürecinde orta¬ya çıkan ve giderek artan insani çeşitlilikleri düzene sokmaya yönelik teknikler ol¬duğunu; bunların nüfus artışının ve yüzer gezer nüfusun çoğalmasının getirdiği di¬namizmi kontrol altına almak, giderek yaygınlaşan ve karmaşıklaşan üretim aygıtı¬nın muazzam ölçülerde büyümesi karşısında daha maliyetli bir hale gelen üretim sürecinde, üretkenliği artırmak amacıyla tasarlandıklarını ileri sürer. Bu noktada
makro düzeyde işlev gören genel hukuki çerçeve ile mikro düzeyde veya günlük yaşamda işlevsel olan disiplinler arasında çelişki bulunduğunu belirterek sözlerini şöyle sürdürür:
Burjuvazinin tarihsel olarak, XVIII. yüzyıl boyunca siyasal olarak egemen sınıf ol¬masına yol açan süreç, anlaşılır, yasal hükümlere bağlanmış, biçimsel olarak eşitlik¬çi bir hukuki çerçevenin yerleşik hale gelmesinin arkasında ve parlamenter ve temsi¬li tipten bir rejimin örgütlenmesi sürecinin içinde kendini güvenceye almıştır. Fakat disiplinsel düzeneklerin gelişmesi ve genelleşmesi; bu süreçlerin karanlık olan diğer cephesini meydana getirmiştir. İlke olarak eşitlikçi bir haklar sistemini garanti eden genel hukuki biçim, bu küçük, gündelik ve fizikî mekanizmalar tarafından, disiplin¬lerin oluşturdukları, esas olarak eşitsizlikçi ve simetrisiz olan bu mikro iktidar sistem¬leri tarafından sınırlandırılmaktadır (2000:324).
Foucault’ya göre, hukuk sistemleri, hukuk öznelerini evrensel ölçülere göre ni¬telerken; disiplinler, onları karakterize ederek, sınıflandırarak, özelleştirerek ve bi¬reyleri birbirine nazaran hiyerarşik bir hale getirerek “panopticon” tipi gözetimi mümkün kılmaktadır. Bu tip gözetim, her ne kadar kurala dayalı kurumsal bir ni¬teliğe sahip olsa da genel olarak hukuksal çerçeveye aykırı işleyen bir “karşı-hu- kuk” özelliği sergilemekte, hukukun iktidara çizmiş olduğu sınırları anlamsız kıla¬rak iktidarı güçlendiren ve destekleyen bir mekanizma işlevi göstermektedir. Pa¬nopticon tipi gözetim sürecinde, bir taraftan hapishane fabrikalara, okullara ve kış¬lalara benzerken; diğer taraftan bunların tümü de hapishaneye benzemektedir.
Panaptikon: ingiliz filozof ve toplum kuramcısı Jeremy Bentham’ın 1785 yılında tasarlamış olduğu ve temeli mahkumların hepsinin mutlak gözetimine dayalı olan hapishane inşa modelidir. Bu mimari modelde, mahkumları gözetleyen kişi hepsini görebilirken, mahkumlar kendilerini gözetleyeni görememektedir. Bu da gözetleyen ve gözetlenen arasında bir iktidar durumu yaratır.
Foucault tıp, psikiyatri, psikoloji, kriminoloji ve sosyoloji gibi disiplinlerin bilgi iddialarını ve uygulamalarını irdeleyerek modern toplumlarda bireylerin nasıl de¬netim ve disiplin altına alındıklarını ortaya koymaya çalışır. Ona göre, insan bilim¬leri belli normlar inşa etmektedirler ve bu normlar öğretmenlerin, toplumsal çalış¬macıların, doktorların, yargıçların, polislerin ve yöneticilerin ellerinde yeniden üre¬tilmekte ve meşrulaştırmaktadır. Foucault, bu süreçte insan bilimlerinin; işyerle¬rinde, sınıflarda, hastanelerde, toplumsal yardım ofislerinde, ailelerde, hapishane¬lerde, psikiyatri kliniklerinde ve mahkeme salonlarında, kısacası tüm toplumda, ürettikleri normlar aracılığıyla bir “normallik” standardı oluşturarak yeni bir iktidar rejimini kurumsallaştırdıklarını ileri sürer. Buna göre, normal çocuk, sağlıklı vücut, dengeli zihin, iyi vatandaş, mükemmel koca ve gerçek insan gibi kavramlar, öğret-menlerin, memurların, doktorların, yargıçların, polislerin ve yöneticilerin pratikleri aracılığı ile yeniden üretilir ve meşrulaştırılır. Böylece, Foucault’un yaklaşımında hukuk, modern öncesi dönemde sahip olduğu başlıca konumu kaybederek, insan bilimlerinin ortaya koyduğu bilgiler ve teknikler çerçevesinde bütün toplum çapın¬da sağlanan yaygın ve derin kontrolün veya hegemonyanın birçok bileşeninden biri olarak değerlendirilmiş olur.