Tekâmülcü Din Nazariyelerine Tepkiler – Din Sosyolojisi

151

Tekâmülcü Din Nazariyelerine Tepkiler
Dinlerin menşeini ister animizmde ister natürizmde isterse büyüde görsünler, bütün bu ilk tekâmülcü din nazariyeleri farklı derecelerde de olsa müşterek bir pozitivistik iskelete sahiptirler. Bu nedenle onlar, ister istemez dinin “gerçek”liği ya da “gerçek olmaması” hakkında hükümler vermeye sürüklenmişlerdir. Buna karşılık XIX. yüzyılın sonları ile XX. yüzyılın başlarından itibaren bu tür tekâmülcü din nazariy elerine karşı sosyolojik araştırmalarda bir çeşit isyan eğiliminin ortaya çıktığı görülmektedir. Esasen tekâmülcü pozitivist naza- riyelerin en zinde ve rağbette oldukları dönemde bile onlara karşı çıkanlar eksik olmamıştır. Bu nedenle Batıda sistematik ve tecrübî din sosyolojisi ilminin tarihî gelişmesini incelerken şimdi de “tekâmülcü pozitivist din nazariyelerine tepki gösterenler”  göz atmakta fayda vardır.

lar boyunca toplanan bilgilerle ilgilenmişlerdir. W. Schmidt’in görüşlerini, 1931 de yayınlanan Dinin Menşei ve Gelişimi (The Origin and Growth of Religion) ve Yüce Yarlığın Araştırılması (The Quest of the Supreme Being) adlı kitaplarında bulmak mümkündür.
Sdımidt de, modern dünyada rastlanan ilkel kavimlerin prehistorik devirlerde yaşamış bulunan ibtidâî toplulukları temsil edebileceğini kabul etmektedir. Ona göre bu ibtidâî toplulukların inanç sistemleri içerisinde rastlanan sayısız ruhlar ve ilâhların yanı sıra bir de Büyük Tanrıya da Yüksek Varlık inancı mevcuttur. Üstelik bu Yüce Tanrı, bu halkların yaratılış efsaneleri içerisinde merkezî bir mevkie sahip olmuş olup, tabiî ve sosyal nizamın garantörüdür. Schmidt’e göre bu durum, ibtidâî toplumlarda dinin monoteizm şeklinde ortaya çıktığını ve onun pozitivistlerin iddia ettikleri gibi uzun ve kesintili bir entelektüel süreç sonucu meydana çıkmış olmayıp, şüphesiz doğrudan doğruya Tanrı’nın insanlara vahyi ile başladığını göstermektedir. Monoteizm, pozitivist tekâmülcülerin ileri sürdükleri gibi uzun bir dinî evrim sonucu erişilmiş bir durum değildir. Tersine din, monoteizm şeklinde başlamış, daha sonra insanlar yüce ve tek TanrTnm yanı sıra başka ilâhlar da edinmişler ve hattâ zamanla bu yüce Tanrı ayinlerinde ikinci ve geri plâna itilerek, ötekiler ön plâna geçmişler ve böyle- ce politeizm, yani çok tanrıcılık ortaya çıkmıştır.
Gerçekte, “kültür çevreleri” veya “medeniyet daireleri” nazariyesi- ni din incelemesine uygulayan Schmidt’in bu görüşleri, Avrupa’da kendisinin de mensup bulunduğu Katolik çevrelerinin dışında geniş yankılar uyandırmamış ve saf bir menşei monoteizm düşüncesini hareket noktası alan farazî bir din tarihi hipotezine dayanması sebebiyle tenkit edilmiş olmamakla birlikte, XIX. yüzyılda ve özellikle XX. yüzyılın ilk yarısında orada, pozitivist, agnostik ve tekâmülcü görüşlerin tamamen hâkim ve evrensel nazariyeler olmadıkları gibi, onlara tepkilerin de var olduğunu göstermek bakımından dikkati çekicidir. hareket etmektedir. Pareto’ya göre sosyal aksiyon tarzları pek çok durumlarda “bâkiye” (residu) adını verdiği “Logico-exerimentel” (man- ukî-tecrübî) standartlarla açıklanırlar. Bununla birlikte, iki tip inhirafı bu kriterden istisna etmek gerekir. Bunlardan birincisi “pseudosci- etıtifique” {sözde bilimsel) inhiraf adını verdiği, İlmî bakımdan halledilmesi mümkün olduğu halde teknik imkânsızlıklar, bilgisizlik, vs. gibi sebeplerle İlmî yönden çözümlenmesi imkânsızmış gibi görünen meselelerdir. Dinin sosyolojik tetkiki bakımından daha da önemli olan ikinci tür inhiraflar ise “tecrübeyi aşan nazariyeler” adını almaktadırlar. Pareto bu gruba, İlmî gözlem ve tecrübe, teknik ve metotlar vasıtasıyla denenmesi mümkün olmayan inanç, doktrin ve nazariyele- ri dahil etmektedir. Meselâ Pareto’ya göre Tanrı’nın varlığı ve sıfatlarını bu yolla tecrübe etmek mümkün değildir. Böylece Pareto sosyolojik bilginin izafi tabiatı prensibini hareket noktası olarak almakla, pozitivistlerin ilim, akıl ve tecrübenin her şeyi kuşatacağı iddiasına karşı çıkmaktadır. Bununla birlikte, Pareto’nun din sosyolojisi araştırmalarına katkısı oldukça karmaşık olup, bu kısa tarihçe içerisinde onu bütün hatlarıyla göz önüne sermek imkânsızdır. Ancak Onun, dinî olay karşısında, onu redüksiyonist bir tarzda anlayarak, sosyal veya sosyo-ekonomik şartların bir neticesi, adetâ, “epifenomen” (gölge olay) olarak gören eğilim ile dinî olayların hiçbir şekilde köküne inilmeyeceğim savunan agnostik eğilim arasında orta yolu tuttuğunu belirtmekle yetinelim. Nitekim Pareto’nun şu ifadesi bu durumu açıkça göstermektedir: “Dinler, inançlar ve benzerleri, sosyal olaylar olarak sadece haricen ve içe ait değerlerinden tamamen müstakil bir tarzda mülahaza edilebilirler”.