Sosyal Varlık Alanını Belirleyen İlkeler

611
PAYLAŞ

 

Sosyal varlık alanının temel ögesi insandır. İnsan konuşan, alet ya-pan, sosyal, akıllı, canlı bir varlıktır. Aslında bütün bu özellikler, onun düşünen ve düşünce üreten bir varlık olmasından kaynaklanmaktadır. İnsanın biyolojik, psikolojik, sosyo-kültürel ve ekonomik bir varlık olması yanında, o aynı zamanda belli mekânlarda yaşayan, belli bir zaman sürecinde hayat süren ve inançları olan bir varlıktır.


Zaman

Tabii varlık alanı için zaman, tek boyutlu bir akıştır ve mekânla birlikte tabii olayların ölçülmesini sağlar. Buna karşılık sosyal varlık alanı insanın eylemleri ve davranışları ile gerçekleştirdiği bir alan olduğu için üç boyutludur. Bunlar dün (tarih), bugün ve yarındır. Bu üç boyutlu süreç, bütün insan olaylarını yönetir. Çünkü insanlar arasında olup biten bütün olaylar, insan başarıları bu boyutlar içerisinde yer alır.
Zamanın bu üç boyutu birbirine sıkı sıkıya bağlıdır. Yarın ve öbür-gün bir yandan geçmiş olayların etkisi altındadır, öte yandan zamanın şimdi boyutunda olup biten olayların baskısı altındadır. Üstelik bir geçit noktası olan şimdi, hem kendisinin, hem de dünün ve yarının belirleyiciliği ile sınırlıdır.
İnsan ana rahminde ve çocukluk dönemlerinde biyolojik ağırlıklı ve benlik merkezli bir yapıya sahiptir. Hayat süresinde bu yapı, algı, öğrenme ve düşünme süreçleri vasıtasıyla sosyal merkezli bir yapıya kavuşur. Demek ki sosyalleşme zaman boyutunun etkisi altındadır. Ancak zamanın bu boyutları ve determinasyonları, başka bir determinasyonlarla da bağlantılı haldedir. Mesela, objelere değer atfetme duygusu, insanın önemli bir yeteneği olan önceden görme ve kestirme, önceden yönetme ve yönlendirme yetenekleri zaman boyutları ile birlikte çalışır. Bu durum zaman boyutuna homojen olmayan, aynı zamanda subjektif bir anlam da kazandırır. Böylece insan tarihinde belli zamanlar, belli olay ve olgular vasıtasıyla özel bir anlam ve önem kazanır. Bir bakıma bu belli zamanlar bazı olay ve olgularla özdeşleşirler. Tipleşen ve modelleşen bu olay ve olgular bütün insanlık tarihini etkisi altına alır ve yönlendirirler.


Mekân ve Coğrafi Çevre

Mekân, algı mekânı olarak üç boyutludur. Bütün tabii olaylar, tabii şeyler, mekân denilen varlığın boyutları içinde yer alır ve onun içinde ölçülebilirler. Başka tabii olaylar da, zaman ve mekânın birbirine bağlanması, aralarında bir bağın kurulmasıyla, ölçülebilir bir duruma gelirler.
Tarihi varlık alanı için mekân, bambaşka bir nitelik taşır. Sosyal olay ve olguları belirlemede mekân iki türlü rol oynar. Bunlardan birisi, insanın ve insan topluluklarının mutlaka bir fiziki ve coğrafi çevrede yaşamak zorunluluğundan gelen çevre-mekân etkisi, diğeri de insanın ve insan topluluklarının üzerinde yaşadıkları mekâna verdikleri anlam dolayısıyla ortaya çıkan determinasyon formudur.
Mekân ister istemez insanın hayatı ve başarıları üzerine etki eder. İklim, toprağın yapısı, bereketli olup olmaması, o yerde yaşayan insan gruplarını etkiler. Belli bir bölgede yaşayan bir sosyal birliğin bereketli bir toprağa sahip olmasının, iklimin elverişli olmasının, o sosyal birliğin ürünleri, başarıları üzerinde az veya çok etkisi vardır. Ancak mekânın bir medeniyet yaratmadaki etkisini, tek sebep kabul etmek yanlış olur. Çünkü insanı etkileyen yalnız jeo-fizik etkenler değildir. İnsan aynı zamanda kendisinin yarattığı başarıların da etkisi altındadır.  Her ne kadar Mısır medeniyeti Nil’in, Mezopotomya medeniyeti Dicle ve Fırat’ın eseri ise de, tarihe karışmış olan bu medeniyetlerin yerinde bugün o medeniyetler ölçüsünde bir medeniyet mevcut değildir.
Fiziki mekân gibi coğrafi şartlar da sosyal olay ve olguları belirlemede rol oynarlar. Coğrafi şartların sosyal olay ve olguları belirleme durumunu şu şartlarda gözönüne almak gerekir. Coğrafya olaylarının sosyal olay ve olgulara etkisi dolaysız olacağı gibi, çoğu zaman dolaylı etkileri söz konusudur. Bu nedenle coğrafya etmenlerinin çeşitli sosyal olayları belirlemedeki rolleri aynı kesinlikte değildir. Kimi sosyal olaylarla coğrafya etmenleri arasında çok yakın ve kesin bir ilişki olduğu halde, kimileri arasında da çok uzak bir ilişki mevcuttur. Mesela yiyecek-içecek, giyim-kuşam, barınma gibi tabii ihtiyaçlar ile ilişkili insan eylemleriyle coğrafi şartlar arasında daha kesin bir ilişki vardır. Aile biçimi, politik örgüt, dinler, hukuk sistemleri, edebiyat, bilim vb. gibi diğer sosyal olaylarla coğrafya etmenleri arasında gerçekten bir ilişki varsa, bu ilişkiler doğrudan değil dolaylıdır, bu yüzden de belirsizdir. Toplumlar ne derecede karmaşık olursa coğrafya şartları ile sosyal olaylar arasındaki ilişkiler de o oranda kesinlikten uzaklaşır; toplumlar karmaşıklaştıkça coğrafi etmenler etkilerini kaybeder ve yerlerini başka etmenlere bırakır. Onun için coğrafya etmenleriyle toplumsal olaylar arasındaki ilişkiler, her çağ ve her topluma değil de bazı çağlara ve bazı toplumlara bazen uygun düşer. Coğrafya şartları ile zenginlik, endüstri, ekonomi arasındaki ilişkiyi ve coğrafya şartları ile sağlık, insan verimi, zihin verimi, politik örgüt, deha, medeniyet arasındaki ilişkiyi hep yukarıdaki hususları göz önünde bulundurarak belirlemek gerekir.
İnsanın üzerinde yaşadığı mekân, yalnız bir madde değildir. O, insanın her türlü maddi ve manevi eylemlerinin cereyan ettiği, bazen mutluluk, bazen hüzün ve gözyaşlarıyla sulandığı, bazen kanının aktığı, atalarının mezarlarının bulunduğu, muhtemelen kendisinin gömüleceği, atalarının maddi ve manevi kültürünün şekillendiği bir mekândır. O bir vatandır. Her türlü hatıraları bağrında bulunduran psikolojik bir objedir.
Aynı şekilde, fert ile mekân arasında kurulan bu manevi bağ gibi, sosyal birlikle mekân arasında da manevi bir bağ bulunur. Çünkü bir yere yerleşen bir sosyal birlik, bu yere tarihi olaylarla, bu yerde meydana getirdiği eserlerle bağlıdır. Hatta o eserlerin bu mekân parçasına sonradan yerleşen sosyal birliklerin kendi başarıları olması da gerekmez. Bu başarılar, çeşitli çağların ve sosyal birliklerin başarıları da olabilir. Bu mekân parçasına yeni yerleşen sosyal birlik, eskileriyle kaynaşmış, birbirinden ayrılmayan, birbirinden ayırtedilemeyen bir birlik oluşturur. Bu karşılıklı alış-veriş, sosyal birlikler arasındaki etkileşim bir kültür değişmesi ve kültür bütünleşmesi meydana getirir ve yeni bir kültürün oluşması ile sonuçlanır.
Mekân bir insan ve sosyal grubun başarılarını ve eylemlerini o derece belirler ki, bu psikolojik obje haline gelen mekân (vatan) için insanlar kendilerini feda ederler. İnsanlık tarihinde böyle bir sevgi yani vatan sevgisi, hiç bir zaman eksik olmamıştır. Bu sevginin yok olması, bu sosyal birliğin ortadan kalkmasına neden olur.
Milletleşme süresince mekân objesine karşı ortaya çıkan böyle bir tutumun, milletlerin yaşaması açısından önemli bir rolü vardır. Ancak bunun insan kaderi üzerinde şüphesiz olumsuz etkileri de vardır. Savaşlar, kavgalar, anlaşmazlıklar çoğu defa bu gibi bağlardan doğar. Buna rağmen unutmamak lazımdır ki, dayanışma ve uyum kadar çatışma da sosyal bir realitedir, insandan bunu söküp atmak imkânsızdır. Yapılacak tek şey onu olduğu gibi görmektir.


Zihniyet Dünyası

Her insan dünya hakkında ferdi bir tasavvura sahiptir. Bir ferdin diğer şahıslara ve objelere karşı reaksiyonları, kendi görüşüne göre şekil alır. Diğer bir ifade ile her insanın zihniyet yapısı ayrıdır ve kendine özgü bir yapısı vardır. Bu farklılık, insanlar arası biyolojik ve psikolojik farklılıklar, fiziki ve coğrafi çevre, geçmişe ait tecrübeler ve geleceğe ait ideallerden; ferdin istek, hedef ve amaçları ile ferdin sosyo-kültürel çevresinden doğar.
Her insanın sosyal davranışı, kendisi için en müsait olan noktadan dünyayı algılayış tarzına bağlı olarak şekillenmektedir. Algı olayı bir yandan algılayan sujenin, diğer yandan algılanan objenin yapısına bağlıdır. İnsan her şeyden önce bio-psişik bir varlıktır. Fert bu bio-psişik yapısı ile toplumda yer alır. Bir sosyal grubun üzerinde yaşadığı mekân ile karşılıklı etkileşimi yanında, bu sosyal grubun nüfusu ve bu nüfusun bio-psişik özellikleri, sosyal grubu oluşturan nüfusun cinsiyet kategorileri, yaş kategorileri, sağlık-hastalık durumları, kabiliyet ve yetenekleri, zeka-akıl ve düşünme yetenekleri, biyolojik ve psikolojik kalıtım özellikleri, bilhassa huy ve mizaçları, karakter ve şahsiyetleri, istek arzu ve ihtiyaçları bu sosyal grubun içinde cereyan eden, olup biten olaylar ve başarılarla doğrudan ilişkilidir. Temelini insanın tabii varlığında bulan bu yetenekler ve özellikler, onu etkilemekten geri kalmazlar.
Aynı şekilde kültür alanındaki başarılar da yine insanlarda belli bir yön gösteren bio-psişik çekirdeklerin, yeteneklerin bulunmasını gerektirir. Bu nedenle, bütün insanların başarıları, aynı düzeyde olmaz. Bu farklılıklar nedeniyle de insanlar, yani sosyal birlikler arasında büyük farklılıklar doğar. Fakat hiçbir zaman soydan gelen özellikler, ne tek başına biricik bir determinasyon olabilirler, ne de onlar ham, işlenmemiş halleri ile kendilerinden beklenilen başarıları gösterebilirler. Bu özelliklerin işlenmesi, eğitilmesi, geliştirilmesi gerekir.
Fertleri ve toplumları birbirinden ayıran ve farklı yapan bu faktörlerle birlikte, yine onları birbirine benzer yapan ve benzer davranışlara sevkeden ortak tasavvurları vardır. Her fert insan olma bakımından belirli bir sinir sistemine sahiptir. Her insanın duyu organlarına sahip olması, az veya çok bir aklının bulunması, ortak fiziki ve sosyal çevrede yaşamak zorunda olmaları onları benzer, ortak kognitif yapıya da sahip kılar. Fertleri ve toplumları ortak bir şuura sahip kılan ve ortak benzer davranışlara sevkeden özellikler arasında en önemlisi kültür birliğidir. Aynı kültüre sahip insan toplulukları her ne kadar birbirinden farklı görünse de, kültür birliğinden dolayı o topluluğu oluşturan insnların zihniyet dünyaları, büyük ölçüde birbirinin aynıdır. Aynı kültür grubuna mensup şahısların istek, arzu, ihtiyaç, amaç ve hedefleri aşağı yukarı aynı olması, fiziki ve sosyal çevrelerinin birbirine benzemesi, aynı öğrenme tecrübelerine sahip olmaları dolayısıyla zihniyet dünyalarında bir birlik meydana gelir.
Her insanın objelere karşı pozitif veya negatif sevgi ya da nefret şeklinde bir eğilimi mevcuttur. Ancak bu eğilimin güç derecesi farklı olabilir. Sıfır noktasında objelere ancak bilim tarafsız tutuma sahiptir. Zaten bilimi bilim yapan özellik de bu objektif tutumdur. Buna rağmen bir obje bir fert veya toplum için psikolojik bir obje halini almış ise, o ferdin veya o tplumun o obje hakkında tarafsızlığını koruması zor olur. Yüzde yüzlük bir objektif olma durumu pozitif tabiat bilimleri için söz konusu olsa da, manevi bilimler için mümkün olmaz. Grup ruhunun teşekkülü de bu ortak eğilim ve düşünce birliğinden çıkar.


Sosyo-Kültürel Normlar
Sosyolojinin inceleme alanına giren en küçük ünite, en az iki kişi arasındaki sürekli ilişkilerdir. Bu nedenle sosyal münasebette iki şartın var olması gerekir. Bunlar, karşılıklı haberdarlık ve birlikte mensubiyet duygusudur. Karşılıklı haberdarlık ve mensubiyet duyguları, bir taraftan insanlar arasındaki benzerliklerden, diğer taraftan da farklılıklardan ileri gelmektedir.  Fertlerarası farklılık gibi kültürlerarası farklılık da tabii bir olgudur. Görüş tarzları birbirine zıdolan milletler, ancak yanyana yaşayabilirler. Onlar arasındaki ilişkiler ancak karşılıklı ihtiyaçlarını sağlama gibi sadece maddi, teknik, ekonomik alanda kalır.
Fert toplumda rol, statü ve yetkisi ile yer alır. Diğer bir ifade ile ferdin rol, statü ve yetkileri şahsi yetenekleri ve içinde bulunduğu toplum normlarına (kurallar) göre şekillenir. Toplum normları kişinin eline verilmiş senaryolardır. Daha doğru bir ifade ile aktörün eline verilmiş senaryolara benzerler. Kişi bu senaryolara göre rolünü ifa eder ve toplumda bir statü kazanır. Ancak ister formel normlar (hukuk normları: kanun, tüzük, yönetmelik, yönergeler) olsun, isterse informel (gayri resmi) normlar (örf, âdet, töre, gelenek, ahlak, din) olsun statik değil dinamik bir yapıya sahiptirler. Sosyal değişme de, norm değişmesi ve buna bağlı olarak rol, statü ve yetki değişmesi olarak ele alınabilir.  Her davranışın bir hareketliliği içermesi tabiidir. Sosyal değişmede de bir hareketlilik vardır. Ancak, hareketi meydana getiren sebepler, hareketin yönü ve derecesi farklı farklı olabilir. Aynı etkilerle aynı derecede değişmeler benzer yönde vuku bulabilir ve tipleşmiş bir yapı oluşturabilir. Böylece tarih içerisinde tipleşmiş sosyal yapılar ve sosyal yapı değişmeleri ortaya çıkar.
Normlar kategorisi oluş süreci içerisinde sosyal olay ve olguları bir-likte belirler. Sosyal varlık alanındaki oluş, hiçbir zaman ve şekilde kendiliğinden meydana gelmez. Bu oluş yönetilen ve belli bir amaç güden bir oluştur. Burada insanların olaylara karışması, onlara bir yön vermesi söz konusudur. Fakat insan başarılarıyla insan olayları birbirinden kopuk bir durumda değildir. Olaylar başarıları etkiler; başarılar olaylarla şekil kazanırlar. Bu da bir sosyal yapı içerisinde oluşur ve nesillerle taşınırlar. Bir kuşağın içinde bulunduğu olaylara şekil kazandırması ve bu şekil kazandırmanın gücü, onun bu belli zamandaki insan başarılarına katılıp katılmamasına ve ne ölçüde katıldığına bağlıdır. Bu durum kültür yaratma ve kültürü kuşaklar arası aktarmada önemli bir husustur.


Din
İnsan, düşünen bir varlık olduğu kadar, inanan bir varlıktır da. Düşünmenin temelinde akıl bulunur. Aklın yetersiz olduğu durumlarda tasavvur, aklın ötesine geçerek, yeni durumlara uymayı sağlar. Bu aşamada inanç olgusu devreye girer ve düşünmeyi etkisi altına alır.
Din, inanç olgusuna dayanır. Ancak dini inanç bilgi ve iman bütünlüğü çerçevesinde, ifadelerin (dini dogmaların) doğru olduğuna inanmaktır. Bu özelliği ile de dini inanç, diğer inanç türlerinden (tutumlardan) ayrılır.
Dini inanç, insanın kendi üzerinde (aşkın) kutsal varlığa inanması ile başlar ve ona ram olmada karar kılar. Artık inanan insan, bu aşkın ve kutsal varlığın kuludur. Böylece din, kul ile Tanrı arasında gerçekleşen iletişimin kulun hayatındaki tezahürü olmaktadır. Başka bir deyişle din, kutsal ve aşkın varlığa ram olma olgusudur. Ancak insan, bu ram olma olgusuna karşı, kendi yeteneklerini ön plana çıkarmak suretiyle karşı koymak ister. Yeteneklerinin güçsüzlüğünü idrak edince de, başka bir güce boyun eğer: “Ölüm karşısında insan, öldürme gücünün sahibine boyun eğer.”
Aydınlanma çağı, insanın kendi yeteneklerinin farkında olduğu; aklı tanrılaştırdığı çağdır. Akılla her şeyi çözeceğine ve başka bir varlığa ihtiyacı bulunmadığına inanan insan, zamanla aklın sınırlarına dayandıkça ufkun uzadığını ve genişlediğini görür: “Sınırın ötesinde, ufkun sonunda ne var?” sorusunu sormak durumunda kalır.
Tanrı merkezli bir düşünce yapısı davranışları, sosyal olay ve olguları etkiler. Böylece din, Tanrı-insan ilişkisinden çıkıp, insan-insan ilişkisi halini aldığı vakit, sosyolojik bir olgu olur. Diğer bir ifade ile din bir yandan sosyal olay ve olguları etkilerken, diğer yandan kendisinin bir sosyal olgu ve kurum olarak toplumda yerini alması, onun diğer sosyal olgular ve kurumlarla ilişkisini gündeme getirmektedir.


Ekonomi
İnsan aynı zamanda ekonomik bir varlıktır. Hayatını devam ettirebilmesini ve toplumda belli bir yer elde edebilmesini ekonomik durumu etkilemektedir.
İfade edilen şekliyle insanın ve toplumun refahı ve mutluluğunda ekonomi bağımsız değişken olarak rol oynamaktadır. Zira bütün ekonomik faaliyetler sonuçta insanlar arası ilişkilerin yapılaşmasına etki etmekte ve fertler bu yapılarıyla, toplumlar da ekonomik gelişmişlikleriyle değer kazanmaktadırlar.
Sosyal tabakalaşma piramidinde fertler sosyo-kültürel yapılarını, ekonomik güçleri ile destekler ve piramit içerisinde kendilerine bir hare-ketlilik sağlarlar. Ancak fert sosyal tabakalar arasındaki hareketlilikte gücünü sırf ekonomiden almaz. Daha açık bir ifade ile, ferdin toplum içinde işgal ettiği yerin değeri sırf ekonomik değildir. Ferdin şahsi biyolojik ve psikolojik yapısı, toplumun sosyo-kültürel normlarını benimseme durumu sosyo-kültürel şahsiyeti, rol benimseme ve ifa gücü, eğitim durumu, olaylar ve olgular arasındaki ilişkileri keşfetme yeteneği onun statüsüne etki etmektedir.*


Eğitim
Sosyal varlık alanı bakımından önemli bir determinasyon ilkesi de eğitimdir. “Eğitim, önceden belirlenmiş kurallar vasıtası ile ferde iradi davranış kazandırma, davranış geliştirme ve davranış değiştirme süreci” veya “kişiliğin gelişmesine yardım eden ve onu temel alan, onu yetişkin hayatına hazırlayan, gerekli bilgi beceri ve davranışlar elde etmesine yarayan bir süreç”  olarak tanımlanabilir.
İnsan doğumu ile birlikte nesnelerden, olaylardan ve olgulardan oluşan bir dünyada hayat sürmeye başlar. İnsan objeleri algılar, öğrenir ve düşünür. Düşüncelerini davranışa dönüştürür. Diğer bir ifade ile kognisyonlar (zihni muhteva ve şekiller) öğrenme prensiplerine ve uyarıcıların organizasyonuna uygun düşecek tarzda sistemler halinde gelişirler.
Eğitimin üstlendiği üç önemli görev vardır. Bunlardan biri davranış oluş-turma, diğerleri ise davranış geliştirme ve davranış değiştirmedir. Hem davranış oluşturma, hem de davranış geliştirme ve değiştirme, bir süreç içinde ve belli prensipler çerçevesinde belli amaç ve hedefe yönelik yapılardır. İnsan doğumu ile ilk önce resmi olmayan (informal) normlarla sosyalleşme/ sosyalleştirme sürecine girer ve bu normlara uygun davranış oluşturmaya başlar. Önerme halinde söylersek, kognitif sistemimizin meydana gelmesinde etki ettikleri için bilhassa dikkatimizi çeken özellikler, ipuçları, büyük ölçüde kültürümüz tarafından tayin edilmiştir. Resmi olmayan normlar (örf, âdet, gelenek, töre, ahlak, din kuralları) aynı zamanda toplumun manevi kültürünü meydana getirirler. Bu gayri resmi kurallar maddi yaptırım gücü elde ettiklerinde resmi (formal) kurallar haline dönüşürler. Bu nedenle formel hukuk kurallarının temelinde, informel toplum kuralları bulunur. Bu şu demektir, zihniyet ve şahsiyet oluşturmada formel ve informel kurallar birlikte çalışırlar.

İnsanın zihniyet dünyasının (kognitif yapının) değişmesinde eğiti-min önemli bir rolü vardır. Zihniyet değişmesi tipik bir şekilde, ferdin malumat ve isteklerinde meydana gelen değişmelerin eseridir. Bu değişme, kısmen önceden mevcut zihniyet sistemlerine ait özelliklerin, kısmen de şahsiyet faktörlerinin etkisi altındadır.  Bir taraftan zihniyet yapısının oluşumu, diğer taraftan bu oluşumla birlikte değişimi eğitimi; eğitim ilkesinin determinas-yonunu hem olumlu, hem de olumsuz yönde etkiler. Eğitim sistemi bozuk, geri bir düzen içinde bulunan bir toplum, sadece bitkisel bir hayat sürer. Ancak eğitim sisteminde belli bir amaç, bir hedef güden, böylece belli bir görüş tarzı kazanan bir toplum, kendi tarihi oluşumuna olumlu bir yön kazandırabilir. Düşünmeliyiz ki, bütün insan başarılarının temelini bilim, felsefe, teknik ve sanat oluşturmaktadır. Bilim, felsefe, teknik ve sanat alanlarının içine girmeyi ve bu alanlarda üretken olarak çalışmayı, ancak bizi buna hazırlayacak bir eğitim sistemi sağlayabilir. Bu nedenle eğitim problemi, bütün sosyal problemlerin başında gelir. Çünkü her şey onunla verimli olmaktadır; onsuz kalan bir topluluk, ancak donmuş “statik” bir durumun içinde bitkisel yaşayabilir; fakat asla üretken olamaz.


Sebeplilik

Birbirine benzer görünen zaman veya mekân içinde sık sık birbirine yakın olarak vukua gelen olguların sebep-sonuç ilişkisi içerisinde tertiplendiği görülmektedir. Buna nedensellik ilkesi denir.
Tabii varlık alanında sebep-sonuç ilişkisi, bir önceki olayın bir sonraki olayı yönetmesi, belirlemesidir. Tarihi varlık (sosyal varlık) alanında bu anlamda bir nedensellik yoktur. İnsan dünyasındaki nedensellik, başka bir deyişle, tarihsel varlık alanındaki nedensellik, insanın başarıları ile olaylar arasında olup biten bir determinasyon ilkesidir. Her olay, tavır takınan, bir değerler duygusu olan, önceden gören, önceden yön veren, özgür olan, yapıp etmelerinin arkasında bulunan, istem sahibi bir varlığın, yani insanın meydana getirdiği bir olaydır. Halbuki tabii varlık ne ise, odur. Onun içerisinde onu yöneten bir başkası yoktur. Tabii olaylar, tabiatta geçerlikte olan varlık ilkeleri, tabiat kanunları yüzünden kendiliklerinden birbirlerini etkilerler ya da birbirinin etkisine engel olabilirler. Bu sebeple tabii olaylardaki deter-minasyon kör bir determinasyondur. Belirli hal ve şartlar içinde daima belirli sonuçlar verirler.  Daha önce de ifade ettiğimiz gibi sosyal olayları belirleyen ilkeler birlikte çalışırlar. Bu durum, fizik olaylarla sosyal olaylar arasındaki farklılığı da ifade eder. Zira, sosyal olaylar bir defalık, tekrarı ve dönüşlülüğü olmayan ve üç boyutlu bir zaman içerisinde cereyan ederler. Sosyal olay en az iki kişi arasında meydana gelir. Onu yapan ve yöneten birden fazla kişidir. Bu nedenle sosyal olayı tek sebeple açıklamak mümkün değildir. Bir sosyal olayın yalınlık ve karmaşıklık derecesine göre birden fazla sebebi olabilir. Bir sosyal olay için bir sebep aramaktan ziyade sebepler aranmalıdır.
Toplum çeşitli olayların, öğelerin, katmanların, sınıfların, değerlerin birbirlerine olan karşılıklı etkilerinden meydana gelen hareketli, dinamik bir dengesidir. Toplumlar, hareketsiz birer denge sistemi olsalardı, canlılıktan yoksun katılaşmış varlıklar halini alırlardı. Bu öğelerin önem derecesi toplumların tiplerine hatta aynı tipe bağlı toplumların özel durumlarına göre değişebilir. Başka bir deyimle filan tip toplum için son derece etkili olan bir olay, bir başka tipte aynı derecede etkili olmayabilir. Çeşitli cinsten olayların veya öğelerin karşılıklı etkilerinin bir dengesi olan toplumları, bu öğelerinden herhangi biriyle, ya da bir kaçıyla açıklamak isteyenler, daima bütünü parçasıyla anlatmak yanlışına düşerler.

“Tek yanlı nedensellik” diyebileceğimiz bu yöntem, günümüz sosyolojisinde yerini “karşılıklı bağlılık” yöntemine bırakmıştır. Daha açık söyleyelim: “neden-sonuç” kavramları yerine, değişken, “fonksiyon” kavramları geçmiştir. Mesela bir toplumun dengesini meydana getiren çeşitli olaylardan; “A” ekonomi olayını, “B” coğrafya çevresini, “D” dinini, “E” hukukunu, “F” ahlakını göstersin. “Tek sebep” yöntemini kabul eden bir araştırıcı, “A” olayını toplumun bütün diğer olaylarını etkileyen üstün bir olay sayarsa, B, C, D, E, F’yi bu ekonomi olayının birer sonucu olarak gösterir. Bir başka araştırıcı da diyelim “D” din olayını “sebep” saysın, bu sefer diğer A, B, C, D, E, F olayları bu din olayının birer sonucu olacaktır. Görülüyor ki böyle bir yönteme dayanan araştırıcılar, önemli gördükleri olaylardan biriyle toplumun bütün diğer olaylarını anlatmaya yönelirler.
Oysa fonksiyonel, karşılıklı bağlılığa, yani değişken-fonksiyon ilişkisine, dayanan bir araştırıcı bu A, B, C, D, E, F olaylarında sırasıyla her birini birer değişken olarak ele alır; diğer olaylarla olan fonksiyon ilişkisini araştırır. Böylece bir toplumu meydana getiren bu olaylardan yalnız biri sebep; ötekiler de bunun sonucu olmaz; tersine bunlardan herbiri aynı zamanda hem sebep hem de sonuç olurlar. Böylece toplumu meydana getiren bu olaylardan her birinin diğerlerine olan etki oranı belirtilmiş olur.