Sekülerleşme Nedir ?

467
PAYLAŞ

Toplumun modernleşmesi sekülerleşme anlamına gelmemektedir. Fransız sosyolog Yves Lambert (1999) modernliğin ortaya çıkışının din üzerinde dört etkisi olabileceğine inanmaktadır: gerileme, uyarlama ve yeni yorum, muhafazakâr tepki ve yenilik. Bu etkilerden sadece birincisinin sınıflama bakımından sekülerleşmeyi içerdiğini söylemek olasıdır.
Sekülerleşme kavramının çeşitli yorumları vardır, bu yorumlar o kadar çoktur ki bu yüzden bazı sosyologlar bu terimin sosyolojik bir terim olarak kapsam dışına itilmesini önermiştir. Bununla birlikte sekülerleşme, çeşitli bağlamlarda ortaya çıkma eğilimi gösteren bir kavramdır. Sonuç olarak sosyal bilimlerle ilgili tartışmalarda bu kavramın kapsama dâhil edilmesi gerekir, ancak bizim yaptığımız gibi, bu kavram tanımlanmalıdır.
Tarihsel olarak sekülerleşme ilk kez Protestan reformu geçiren ülkelerde kilise mallarının devlet mülkiyetine devredilmesiyle ilgili olarak kullanılmıştır. Bu kavram 1900’lere kadar sosyoloji alanında yaygın olarak kullanılmamıştır. Din sosyolojisinde sekülerleşme terimi, dinin çeşitli şekillerde daha marjinal ve daha az önemli hale geldiğini belirtmek amacıyla kullanılmaktadır. Bu terimin sosyolojide nasıl anlaşıldığını inceleyeceğiz. Ancak bundan önce din bilimciler gibi dindar insanların sekülerleşmeyi kategorik olarak negatif bir kavram olarak algılamadıklarını belirtmek gerekir. Hiç kuşkusuz, birçok dindar insan dinlerinin toplum içindeki konumunun gerilemesi nedeniyle yas tutacaktır, ancak bazı kişiler, bu tür bir değişikliği dinin özgürleşmesi olarak görebilir. Bu kişiler, dinin dinsel çıkarlar ile laik politik güç arasındaki tavizlerle dolu kaynaşmadan kurtulmuş olduğunu ve kendilerinin bu nedenle dinin özüne odaklanabileceklerini savunmaktadır. Sosyolog Talcott Parsons (1966) da bu görüşü desteklemektedir. Modern toplumdaki işlevsel farklılaşma yoluyla din çeşitli işlevlerini yitirmiştir ancak bu nedenle din, birincil işlevlerini daha iyi yerine getirebilecektir. Niklas Luhmann da aynı çerçeve dâhilinde yorumlanabilir. Din diğer sistemler üzerindeki etkisini büyük ölçüde kaybetmiştir ancak hayattaki belirsizlikleri azaltma konusundaki güçlü konumunu sürdürmektedir. Bu örneklere bakarak sekülerleşmeyle ilgili görüşlerin dinin nasıl tanımlandığına bağlı olarak değiştiğini görmekteyiz. Bazı sosyologlar sekülerleş-menin tanım itibariyle olanaksız hale gelmesine yol açacak şekilde dini geniş kapsamlı bir biçimde tanımlamaktadır. Thomas Luckmann (1967), dini bireyin daha geniş bir bağlamda kimlik arayışı olarak tanımlamaktadır. Bu tanımın sonucu olarak din, önceden olduğu gibi, bir insan sabiti haline gelmektedir ve Luckmann örgütlü dinin zayıflatıldığını ve marjinalleştirildiğini savunmaktadır. Bununla beraber sekülerleşme kuramları üzerine tartışmalar, dini deneyüstü bir şeyle ilişkilendiren temel din tanımlarına dayanmaktadır.
Sosyolog Larry Shiner (1966) sekülerleşmeyle ilgili çeşitli kavramlara ilişkin klasik bir inceleme sunmaktadır. Shiner, sekülerleşmeye ilişkin başlıca altı yorum arasında ayrım yapmaktadır:

     Din zayıflamıştır çünkü daha önceden kabul edilen dinsel semboller, dogmalar ve kurumlar saygınlıklarını ve önemlerini kaybetmiştir.
     Din içerik değiştirmiştir çünkü dikkatler doğaüstüden “laik” konulara yönelmiştir, bu nedenle yeni dinsel içerik kapsamında dinsel bağlılık diğer sosyal bağlılıklara daha benzer hale gelmiştir.
     Din içinde daha odaklı hale geldiğinde, kendini tamamen manevi ko-nulara adadığında ve dinin dışındaki sosyal hayatı etkilemekten vaz-geçtiğinde toplum daha az dindar hale gelmiştir.
     Dinsel inanç ve kurumlar, dinsel yapılarını kaybederek din dışı fikir-ler ve sosyal kurumlar haline dönüşmüştür. Daha önce yaratılışın dinsel kurumları olarak görülen kurumlar laik insan kurumları hali-ne gelmiştir.
     Dünyanın kutsallığı azaltılmıştır. İnsan hayatı, doğa ve toplum, kutsal güçlerin eylemlerinin sonucu olarak değil aklın öncüllerine bağlı bir şekilde açıklanmakta ve söz edilmektedir. Bu, Max Weber’in “dünya-nın büyüsünün bozulması” dediği şeydir.
     Geleneksel değerlere ve eylemlere dayalı bir zorunluluğun yerini bü-tün seçimlere ve eylemlere yönelik faydacı ve makul bir rasyonel (mantık) almıştır.

Bu altı yorumun bazı noktalarda örtüştüğünü kolaylıkla görebiliriz. Sekülerleşmenin, kimi zaman birbiriyle çelişen anlamlarının da olduğunu görmekteyiz. Sekülerleşme, dinin daha laiklik merkezli bir hal aldığı anlamına gelebilir ancak aynı zamanda daha saf manevi-dinsel bir alana geri çekildiği anlamına da gelmektedir.
Belçikalı sosyolog Karel Dobbelaere (1981, 2002) sekülerleşme kavramının kullanılmasını sistematize etmeye çalışmıştır. Dobbelaere, toplumsal sekülerleşme, kurumsal/örgütsel sekülerleşme ve bireysel sekülerleşme şeklinde bir ayrım yapılmasını tavsiye etmiştir. Bu ayrım ayrıca makro, mezo ve mikro düzeylerde sekülerleşme olarak da adlandırılmaktadır. Aşağıdaki tartışma Dobbelaere’ın fikirlerine dayanmaktadır. Kurumsal düzey, dinsel kurumların içsel sekülerleşme yönünde nasıl değişebileceği ile ilgilidir. Dobbelaere’in sınıflandırması kavramın daha açık bir şekilde kullanılmasını sağlaması nedeniyle faydalıdır ve Dobbelaere’in yaklaşımı ayrıca farklı düzeylerdeki sekülerleşme arasında var olan muhtemel ilişkilerle ilgili soruların ele alınması için de verimli yol açmaktadır. Bireylerin çoğunluğu ateist olmasa da toplum ve toplumsal kurumlar son derece laikleşmiş olabilir.  
Din ve dünyevileşme ilişkileri hakkında sosyologlar arasında üç paradigma, model veya teori teşekkül etmiş bulunuyor: Birincisi, klasik pozitivist ve evrimci paradigma olup dünyanın giderek sekülerleşeceğini ve dinin (etkisinin) ortadan kalkacağını öngörmektedir, ikincisi -yeni paradigma olarak da bilinir-, bunun tam tersine dünyamızın giderek dindarlaştığını ve sekülerizmin marjinalleştiği görüşü, üçüncüsü de –eklektik, diyalektik ve eşzamanlı var oluş ya da mücadele paradigması olarak bilinir-, din ve sekülerleşmenin birlikte var olacağı ve birbirini etkileyeceği ve dönüştüreceği görüşü. Deneysel kanıtlar birinci görüşün çok büyük ölçüde geçersizliğini ispatlamış bulunuyor. İkinci ve üçüncü görüşler ise büyük ölçüde geçerliliğini korumaktadır.
1979’da Fransız sosyolog Jean-Francois Lyotard The Postmodern Condition, (Postmodern Durum -İngilizce çevirisi 1984) adlı kitabını yayınlamıştır. Bu kitaptan çoğunlukla alıntılanan görüş şudur: büyük anlatılar ölmüştür. Bu görüş, toplum ve varlık hakkındaki kapsamlı ve bütüncül yorumların giderek artan ölçüde parçalara ayrılan bir dünyada artık canlı ve güvenilir olmadığına ilişkin görüşe dayanmaktadır. Bu bölümde bir dizi büyük anlatıyı sunduk. Bunlar büyük anlatıdır çünkü sadece çok az sayıda belirleyici özelliği vurgulayarak toplumsal ve tarihsel gelişmelere ilişkin son derece çelişik görüntüler sunmaktadır. Büyük anlatıların hala var olduklarını ancak güvenilirlik elde etmek için birbirleriyle rekabet içinde olduklarını söyleyebiliriz. Ayrıca biraz daha uyumlu hale getirmek için, bu anlatıların bir ya da daha çok özelliğin aynı anda meydana geldiği gerçekliğin çeşitli yönlerini tanımladıklarını da söyleyebiliriz. Deney merkezli sosyologlar için bir anlatıyı seçmek ve ne pahasına olursa olsun bu anlatıya bağlı kalmak tavsiye edilmez. Aksine büyük anlatılar, bu kuramların daha fazla geliştirilmesine yardımcı olacak daha deneysel incelemeler için bir temel sunmalıdır.