Küreselleşme Nedir ?

Bir tanımın meydan okumasıyla başlayalım. Küreselleşme nedir? O, büyük mesafelere karşılık küresel karşılıklı bağımlılık ve değiş tokuşun artan hızlanmasına yol açan süreçlerden oluşmaktadır. Küreselleşme kelimesi oldukça yeni bir kavramdır; ancak küresel karşılıklı bağımlılık ve değiş tokuşa yol açan fiili süreçler, yüzyıllar önce başlamıştır.
Tarih boyunca dört büyük güç küreselleşmenin ana motorları olmuştur; din, teknoloji, ekonomi ve imparatorluk. Bunlar zorunlu olarak, ayrı ayrı hareket etmemişlerdir, ancak çoğu kez birbirlerini kuvvetlendirmişlerdir.  
Küreselleşme, dünyanın dünya çapında tek bir sosyo-kültürel sistem haline gelmesine ya da kurumsallaşmış bir dünya düzeni oluşmasına yol açan süreçlerle ilgilidir. Geleneksel olarak, sosyologlar modernleşmenin ulus-devlet sınırları içinde gerçekleşen tek yönlü bir süreç olduğunu düşünmüştür. Toplumların gittikçe birbirine bağımlı hale geldiği konusundaki farkındalık 1960’larda gelişmiştir. Birçok sosyolog kendilerini ilgilendiren süreç ve sorunların içsel küresel bir boyut taşıdığının farkına varmıştır. Sosyologlar J. P. Nettl ve Roland Robertson (1968) modernleşmenin dünyanın her yerinde aynı şekilde gelişen bir süreç olmadığını, bir toplumun seçkinlerinin kendi toplumlarını küresel hiyerarşi içine yerleştirme çabalarının bir sonucu olduğunu ileri sürmüştür. Immanuel Wallerstein (1974) dünyayı ekonomi ve politika açısından hâkim, sanayileşmiş,  kapitalist ve daha zayıf üçüncü dünya ülkeleri şeklinde bölümlere ayıran bu hiyerarşinin kapitalist dünya ekonomisindeki uzun süreli değişimlerin bir sonucu olduğunu savunmaktadır. Wallerstein bu gelişmenin küresel bir işbölümü ve hâkim bir dünya kültürü ortaya çıkardığına inanmaktadır. Featherstone, küresel seviye ölçüsünde özerklik kazanmış olan iletişim süreçlerini hız-landıran toplumları ve kültürleri aşan süreçlere işaret etmektedir.
Din sosyolojisinde küreselleşme kuramları çoğunlukla, 1990’larda küresel değişimin dinsel yönünü incelemeye başlayan Roland Robertson’la ilişkilendirilmektedir. Robertson dünya sisteminin ekonomik güçler tarafından meydana getirildiğini ve ekonomik yapılardan oluşan bir sistem olduğunu belirten geleneksel görüşü sorgulamıştır. Bunun yerine Robertson, dinin küreselleşme süreçlerinin ve alternatif yönlere ilişkin çatışmaların gerçekleştiği önemli bir alanın entegre bir parçası olduğunu ileri sürmektedir. Robertson’a göre (1991) küreselleşme süreçleri 1880–1925 yıllarında başladı ve hızla ilerledi. “Uluslararası toplum” dikkate alındığında dört ana referans noktası oluşturulmuştur: toplumlar, bireyler, uluslararası ilişkiler ve insan türü. Küreselleşmenin 1960’larda başlayan ikinci aşaması bu dört referans noktasının yeniden yapılandırılmasını ve problemli hale getirilmesini içermektedir. Dolayısıyla yirminci yüzyılın sonlarını şu özellikler karakterize etmektedir: ulusal kültürler sorgulanmakta ve buna bağlı olarak kişinin kimliğini açıklama ihtiyacı da sorgulanmaktadır. Birçok dinsel örgüt ve hareket, çok uluslu olduğu için ulusal hükümetlerle çoğunlukla gergin ilişkiler içinde olmaktadır. Robertson (1987), dünyanın birçok yerinde yaygın olan kilise-hükümet gerilimlerinin bu konuyu ortaya koyduğunu söylemektedir. Buna ek olarak, küreselleşme toplumların ve bireylerin kimliklerini tartışmaya açtığı ve farklı uygarlıkları tek bir kamusal alanda topladığı için dinsel gelenekler, dünya düzeninin yeni imgeleri için güçlü kaynaklar haline gelebilir. Robertson (1991) yerleşik hale gelemeyen küresel değişikliklere bir cevap olarak geçmişin görüntülerine yönelik genel bir geçmişe özlem ya da bir tat şeklinde yanıt oluşturmuştur. Bu da ulusun dinsel kültürüne bireyin dayandırılmasının ve dünya düzeninin yeniden şekillendirilmesinin bir yolu olarak dinsel grupların ve hareketlerin köktenciliklerine geri dönmesine yol açmıştır. Dini liderler de küresel tartışmalar içinde yer alan küresel aktörler haline gelmiştir. Robertson dinin, küreselleşmenin yönünü belirlemeyecek olsa da, küresel durumun tanımını etkilemeye yardımcı olacağını savunmaktadır.
Robertson dinin ürettiği gerilimlerin ortaya çıkardığı küreselleşme süreçlerine yönelik dinsel tepkilerin önemine dikkat çekmektedir. Peter Beyer (1994) de küreselleşmeye karşı dinsel tepki konusuna odaklanmaktadır. Beyer küreselleşmeye tepki gösteren dinsel hareketlerle farklılığı hoş karşılayan dinsel hareketler arasında ayrım yapmaktadır. Küreselleşmeye tepki gösteren dinsel hareketler, eski kimlikleri tehdit eden küresel akımlara tepki gösteren çeşitli köktenci hareketleri içermektedir. Diğer grup dünya kültürüne kendisi nihai bir anlam kazandırmaya çalışan dindar çevrecilik gibi liberal hareketlerden oluşmaktadır. Beyer’e göre (1990) toplumun küreselleşmesi, dinin yenilenen kamusal etkisi için verimli bir zemin sunabilir. Ancak Beyer, dinsel aktörlerin ve inançların, küresel durumla ilgili söylemde küresel ilişkileri şekillendiren kurumlar içinde olduğundan daha önemli bir rol üstleneceğine inanmaktadır.
Diğer din sosyologları da küreselleşmeye karşı dinsel tepkiyi incelemiştir. Frank J. Lechner küresel kültürün çeşitli köktenci hareketlerin hedefi haline geldiğini belirtmektedir. Lechner’a göre bu durumun bir açıklaması, modernitenin sadece bir sosyal konu olmayıp aynı zamanda gerçek anlamda dünyaya ilişkin farklı bir bakışı savunmayı gerektiren bir dünya görüşü olmasıdır. Kendilerini Tanrı’nın ya da Allah’ın savunucuları olarak gören dinsel hareketler yeryüzünde Tanrının krallığını kurmak istemektedir. Bu tür dinsel hareketler, anlamlı bir sosyal düzenin temeli olarak kutsal geleneği yeniden oluşturmaya yönelik bir çabayı temsil etmektedir. Bu çaba, evrenselleştirici küresel kültür karşısında belli bir kültürel özgünlüğü sağlamak ya da korumak için ortaya konan diğer çabalardan birisidir. Bu tür hareketler içinde yer alan kişiler de küresel sahnede önemli aktörler haline gelmiştir: sonuç olarak, moderniteye karşı tepkinin küresel etkileri bulunmaktadır. Bu şekilde, değişen küresel koşullar, sadece köktenciliğin bağlamı ya da hedefi değildir; değişen küresel koşullar aynı zamanda bu koşulları yoğunlaştıran birincil etmendir.
Bazı din sosyologları küreselleşmeye karşı dinsel tepkiyi vurgularken diğer din sosyologları, daha deneysel olarak birçok dinsel geleneğin küresel yönlerine odaklanmaktadır. Bazı din sosyologları, Hıristiyanlık, İslam ve Budizm gibi bazı eski dinlerin her zaman küresel kültürleri temsil ettiklerine işaret etmiştir. Bunun bir örneği Roma Katolik kilisesidir. Roma Katolik kilisesi başlangıcından itibaren tek, evrensel kilise olmayı amaçlamaktadır. Ancak bu kilise yirminci yüzyıla kadar temelde Avrupalı ve denizaşırı ülkelerde de kurulan Avrupalı bir kurumdu. Papa II. Jean Paul’ün papalığı sırasında, Katolik Kilisesi dünyanın her tarafında insan haklarını savunan bir ses olarak küreselleşmeyi yakaladı ve dünya çapında ulusallığı aşan Katolik ağlarında ve alışverişlerde son derece önemli artışlar yaşandı. Penta-kostalizm, Karizmatik Hıristiyanlık ve Sufizm gibi diğer dinsel gelenekler de hızla küresel hale gelmiştir. Daha da ötesi, küresel görüntü, “New Age” taraftarlarının olduğu gibi çeşitli yeni dinlerin ve yeni dinsel hareketlerin de ayırt edici özelliği olmuştur.
Küreselleşme kuramına eleştiriler yöneltilmiştir. David Lehmann (2002)’a göre, din ve küreselleşme ile ilgili çağdaş kuramsal açıklamalardaki temel zayıflık, küresel kapitalizmin yayılışının tüm küreselleşme için model olarak alınmasıdır. Bunun sonucu olarak, çeşitli araştırmacılar, küreselleşmeyi akılcılaştırılan, homojen ve standardize edilmiş “modern” kültürün yayılması olarak algılamaktadır. Daha da ötesi, söz konusu araştırmacılar, bu tür bir küreselleşmeye karşı gösterilen tepkinin, yerel dinsel kimliklerin dile getirilmesi olduğunu düşünmektedir. Lehmann, küreselleşmeyle ilgili bu tür algılamaların çok basit olma eğiliminde olduklarını çünkü söz konusu algılamaların, sınırlı bir din algılamasına dayandıklarını ileri sürmektedir. Bu tür algılamalar, dini, kimlik oluşturan ve sosyal, etnik ve diğer sınırları belirleyen sembolik bir sistem olarak görmek yerine modern dinin akılcı din olduğunu kabul etmektedir. Lehmann dinin çeşitli biçimlerinin, akılcı ve popüler biçimlerinin, aynı anda var olabileceğini savunmaktadır. Lehmann’a göre küreselleşme her şeyi tek bir homojen bütün olacak biçimde şekillendirmemektedir, ancak küreselleşme, sosyal ve alansal uzaklıklardaki benzerlikler daha belirginleşmiş bir hale gelse de yerel kimlikler ve farklılıklar oluşturabilir.