Postmodernite- Postmodernizm Nedir

PAYLAŞ

Çağdaş toplumda, modernitenin akla dayanan bazı temel fikirleri şüphe ve çekinceyle karşılanmaktadır. Bilimsel hakikate olan inanç, yüzyıl önce bugün olduğundan daha güçlüydü. Tarihsel bağlamların ve toplum içindeki güç ilişkilerinin bilimi etkilediğini fark eden insanlar hakikatin “gerçek anlamda” araştırılması konusuna inançlarını yitirmiştir. Medya, dil, güç ve tarihsel bağlamlar konusundaki farkındalık gibi çeşitli etmenler, hakikatin temelini oluşturan nihai örnekler olarak akla ve tecrübeye duyulan güveni yıpratmıştır. Önyargı ve batıl inançlar sunan kişilerin kendileri de buna maruz kalmıştır ve modernite kuralları eleştirilmiştir. Eleştiriler, bilimsel kurama ve etik görüşlere yöneltilmiştir.
Bilimsel temelli bilgiler, normallik konusunda insanlık dışı zulmü teşvik etmekle suçlanmıştır. İlerlemeye ve insanoğlunun özgürlük peşindeki sonsuz arayışına duyulan inanç da kuşkuyla karşılanmıştır. Ve aynı şekilde bütünleşmiş, nispeten özerk özne konusundaki modern kavram da şüphe uyandırmıştır. Özne artık sabit ve tekil bir varlık değildir. Aslında bu konu sosyoloji alanında her zaman “insanlar sosyal bağlamlarından etkilenirler” şeklinde ortaya çıkmaktadır. İnsan öznenin problemli bir hale gelmesi, bir araç olarak dil konusundaki farkındalığın artışıyla yakından bağlantılıdır. Çağdaş düşünceye göre dilin insanı kullanması gibi insan da dili kullanmaktadır. Dilin gerçeği doğrudan yansıttığı konusundaki görüş bazı bilimsel alanlarda problemli bir konu haline gelmiştir. Post-modern düşüncenin erken araştırmacı ve temsilcilerinden birisi olan Jean Baudrillard (1983), yeni iletişim teknolojisi, saldırgan kitlesel medya araçları ve gelişmekte olan eğlence endüstrisiyle birlikte gerçekliğe ilişkin sonsuz sayıda gösterime şahit olduğumuzu savunmaktadır. Çevremizi kuşatan tüm işaretler, gerçeklikle ilgili anlayışların azalmasına katkıda bulunmaktadır.
Modernite kavramları saldırıya uğramakta ve entelektüeller bu saldırılara mevcut toplumu ve kültürü açıklamak için post-modernite kavramını kullanarak yanıt vermektedir. Bu tartışmaya dönmeden önce sosyologlar tarafından kullanılan diğer bazı terimler kısaca ele alınacaktır. 1970’lerde sosyologlar sanayi sonrası topluma yönelip yönelinmediği konusunda tartışmışlardır. Amerikalı sosyolog Daniel Bell Sanayi Sonrası Toplumun Gelişi (The Coming of Postindustrial Society) (1973) adlı kitabında batı dünyasının ikinci dünya savaşından sonra yükselen hayat standartlarını incelemektedir. İnsanlar yemek, barınak, giyim gibi temel maddi ihtiyaçlarını karşılamak için eskisi kadar fazla masraf etmek zorunda kalmadıkları için eğitim, araştırma, sağlık, eğlence, iş, finans ve nakliye alanlarında yeni ihtiyaçlar ortaya çıkmıştır. Bu yeni ihtiyaçlar genellikle yeni gelişmekte olan hizmet sektörü tarafından karşılanmıştır. Bilim önemli bir üretim gücü haline gelmiştir. Sanayi sonrası toplum büyük oranda bir bilgi ve bilişim toplumudur. Bell, kapitalist ülkeler kadar kapitalist olmayan ülkelerin de sanayi sonrası toplum olabileceğini vurgulamaktadır.
Bell, sosyoloji alanında, toplumların zaman içinde her bir toplumsal parçanın farklı şekilde katkıda bulunduğu uyumlu bir bütün olacakları şeklindeki işlevselci görüşün zayıflatılmasına katkıda bulunmuştur. Kapitalizmin Kültürel Çelişkileri (1976) (The Cultural Contradictions of Capitalism) adlı kitabında Bell, Weber’in kültür, ekonomi ve politika arasındaki çatışmaların toplumun içinde yer aldığı fikrinden esinlenerek bir kuram geliştirmiştir. Politika, güç ve çıkar bölümünü düzenlerken; ekonomi, malların üretimi ve tedarikini sağlar ve kültür de deneyimler, semboller ve ifadeler yoluyla anlamı meydana getirir. Bu üç alandan her biri kendi temel ilkesiyle kontrol edilmektedir: bu temel ilke, kültürde kendini gerçekleştirmek, politikada eşitlik ve ekonomide etkililik ve akılcılıktır. Bell, kültürün gelenekler ve yerleşik kurumların akıldışı, hazcı bir şekilde reddedilmesi pahasına ekonominin etkinliğini kendine temel alırsa ekonomi ile kültür arasında çatışma meydana geleceğini ileri sürmektedir. Bell oyunlar, sergilemecilik ve otoritenin eleştirilmesine dayanan bir tüketici kültürüne yönelik eğilim olacağını tahmin etmektedir. Aynı zamanda Bell uzmanların güçlü ve sosyal sorumluluk sahibi bir “bilgi sınıfı” meydana getirecekleri için sanayi sonrası toplum düzeninin korunacağına inanmaktadır.
“Post materyalizm” çoğunlukla sosyal bilimci Ronald Inglehart tarafından modern toplumun yeni özelliklerini tanımlamada kullanılan bir başka terimdir. Çeşitli yayınlarında (1977, 1990) Inglehart batı dünyasında temel değerlere ilişkin değişimlerin gerçekleştiğini öne sürmektedir. İnsanlar makul düzeyde ekonomik güvence ve bolluğa ulaştıkları için Inglehart’ın “post-materyalist değerler” olarak adlandırdığı estetik, kendini gerçekleştirme ve çevre bilinci gibi konulara yönelmektedir. Inglehart değerlerdeki bu genel değişimin, din alanında örgütlü, yerleşik dinsel geleneklere olan ilginin azalmasına yol açacağına, ancak “kutsal”a ve maneviyata yönelik ilginin yeniden gündeme gelmesine neden olacağına inanmaktadır.
“Post-modern” ve “post-modernite” gibi terimler açık olmamalarına rağmen popüler terimlerdir. Bu terimler sanat kuramı ve mimarlık alanlarından türetilmiştir ve yaklaşık 20 yıldır bu terimler, sosyal ve beşeri bilimler tarafından da benimsenmektedir. Din sosyologu James Beckford (1992: 19), genellikle post-moderniteyle ilişkilendirilen bazı özellikleri şu şekilde belirtmektedir:

     Pozitivist, akılcı ve araçsal kriterlerin kıymete değer bilgilerin tek ya da en etkin standartları olarak görülmesinin reddedilmesi.
     Kopukluklar ve eklektizm pahasına da olsa farklı anlam kodları ya da çerçevelerinden gelen sembolleri birleştirme konusunda gönüllü olunması.
     Kendiliğindenliğin, bölümlere ayrılmanın, yüzeyselliğin, alayın ve oyunculuğun kutlanması
     Kapsayıcı ya da zaferler içeren mitlerin, anlatıların ya da bilgi çer-çevelerinin araştırılmasının bir yana itilmesi konusunda gönüllü olmak.

Burada post-modernite, moderniteye ve modernitenin bilimsel kaynaklı bilgilerine tezat oluşturmaktadır. Modernitenin söz konusu görüşüne göre yöntemlerin katı bir şekilde uygulanması, dünyanın aslında nasıl olduğu ve nasıl işlediğini açıklayacaktır. Açıkçası Aydınlanmanın ilerleme ve bilimsel iyimserliğe yönelik inancı, post-modern düşüncenin saldırısı altındadır. Post-modernite adı verilen şey aslında Aydınlanmanın akla atfettiği kutsiyetin “gizeminin azaltılması”ndan başka bir şey değildir. Sosyologlar W. Swatos Jr. ve Kevin Christiano bilinçli bir şekilde Max Weber’in modernleşme, dünyanın büyüden arındırılması anlamını taşır (Entzauberung der Welt) şeklindeki açıklamasından hareketle post-modernitenin “laikliğin sekülerleşmesi” olduğu sonucuna varmaktadır.
Bazı araştırmacılar modernite ile post-modernite arasındaki önemli karşıtlıkları vurgulamaktadır. Bazı araştırmacılar ise modernite ile post-modernite arasındaki sürekliliğe dikkat çekmektedir: modern proje de gelenekler ve içsel görüşlere karşı şüpheciliği içermektedir. Alman Albrecht Wellmer Modernliğin Sürekliliği (The Persistence of Modernity (1991) adlı kitabında bu sürekliliği ele almaktadır: postmodern savaş, milliyetçilik ve totaliter hareketler gibi deneyimlerle karakterize edilen modernitenin daha zekice ve mütevazı bir şeklidir. Post-modernite, aydınlanma mirasının bir devamıdır ancak daha az ütopikcidir ve bilime duyulan inanç daha azdır.
Hiç kuşkusuz bu tartışma, çağdaş toplumda dinin kaderi konusundaki sorularla son derece bağlantılıdır. Post-modernitede, eleştiriler sadece dinsel mutlakıyete değil aynı zamanda yeni, bilimsel temelli “hakikatler”e de yöneltilmiştir ve alıntı işaretleri önemlidir. Peter L. Berger’in ifadesiyle görecelilik yapanların kendileri göreceli hale getirilecektir (1969).
Şüphesiz, çağımızın bir özelliği olan post-modernizm düşüncesi de eleştirilmiştir. Bazı araştırmacılar, coğrafi ve toplumsal sınırlara dikkat çekmiştir. Post-modern zihniyetin Bourdieu’nin terimiyle kültürel kapitalle karakterize edilen sosyal katmanın en önde gelen grubu olan sosyal sınıfla sınırlı elit bir konu olduğu düşünülebilir. Post-modernitenin çiftçiler ve emekliler arasında değil gazeteciler ve sanatçılar arasında daha sık bulunması muhtemeldir. Bir başka görüş de bir dönem ya da toplumun bir bütün olarak özelliklerinin kullanılmasının, sosyal farklılıkları ve çatışmaları göz ardı etme eğiliminde olmasına ilişkindir. Steve Bruce (2002) politika, ekonomi ve teknoloji gibi kapsamlı kurumların post-modern mantık ve akılcılık yerine büyük oranda modern mantık ve akılcılığın kontrolü altında olmaya devam ettiğini belirtmektedir. Weber’in bürokrasi ve akılcılık üzerine yaptığı çalışmalardan itibaren bürokratik akılcılık, toplumsal bir etmen olarak gücünü pek fazla kaybetmemiştir. Post-modernite kavramının, kültür ve medya sosyologları arasında ekonomi ve siyaset sosyologları arasında olduğundan daha fazla popülerlik kazanması rastgele bir şans değildir. Batı yarıküredeki insanların çoğu hala moderniteye ilişkin çok sayıda alt projede yer almaktadır. Örneğin, “ben”in ve bireyin kişiliğinin kuramsal olarak merkezden uzaklaşıp uzaklaşmadığı ya da ortadan kalkıp kalkmadığı konusu hala bireysel aktörler olarak gerçekleştirilen gündelik bilgilerin bir parçasıdır. Hatta bu durum bir konferans salonundan çıktıklarında ya da bir kafeteryadan evlerine döndüklerinde birçok post-modernist için söz konusudur. Genel olarak, insanların dil ve özne ile olan ilişkileri edebiyat biliminin dil ve özne ile olan ilişkisinden daha az sorunludur. Modernitenin birçok sosyal ve teknik meşruluğu, örneğin insanoğlunun doğayla iliş-kisinde denetleyici, hâkim ve yaratıcı olarak algılanması ve insanların refah ve zenginliğe yönelik arayışı, günlük hayatın birçok alanında hala faydalı olmayı sürdürmektedir. Dolayısıyla, çağımız için tanımlayıcı bir adlandırma kullanmamız gerekliyse geç modern terimini post-modern terimine tercih edeceğiz.