Modernite Nedir ?

Basitçe dile getirilecek olursa modern toplumların ve modern projelerin beş temel fikrin egemenliği altında olduğu söylenebilir:

     Hakikate ve yönteme inanılması
     Nihai örneklere inanılması
     Açıklamaya ilişkin stratejilere inanılması
     İlerlemeye inanılması
     Özgürlüğe inanılması

Belirli temel hakikatlerin var olduğu konusundaki inanç hiç kuşkusuz modernlikten daha eskidir. Modern projeyi karakterize eden şey, bilimsel yöntemlerin hakikate ulaşmak için geliştirilmiş olmasıdır. Bilimsel yöntemler kullanılarak elde edilen hakikate nihai örnekteki hakikat adı verilir ve bu, hakikatin dayandığı bazı temel unsurlar anlamına gelir. Modern öncesi toplumda hakikat, normal olarak insan deneyiminin dışında kalan aşkın unsurlara ilişkin nihai örneğe dayanmaktaydı. Temel hakikat çoğunlukla dinsel alana yerleştirilmekteydi. Modernite, insan aklının ve/veya deneyiminin hakikatin temelini oluşturduğunu savunduğu için nihai örneği insana daha yakın bir yere yerleştirmektedir.
Açıklamaya ilişkin stratejilere yönelik inanç, modernitede önyargı ve hurafelerin açıklığa kavuşturulmasının ve ortadan kaldırılmasının önemine işaret etmektedir. Marx, Nietzsche ve Freud çağdaş ideolojileri ve dinleri şüphe ile yorumlamışlardır. Bununla beraber Marx, Nietzsche ve Freud hakikati ortaya çıkarmak için ister ekonomik ve teknolojik gelişmelerle ilgili inançlar olsun isterse bilinçaltı içgüdülerine duyulan inanç olsun kendi nihai varsayımlarını belirlemek zorunda kaldılar. Açıklamaya ilişkin stratejiler ve bilimsel yöntemle çevrelenmiş olan modernite savunucuları insan özgürlüğünü arttırmaya çalışmıştır.
Latince bir terim olan modernus sözcüğünün geçmişi, eski putperest dönem ile Hıristiyan dönem arasında bir ayrım yapmak için kullanıldığı M.S. 5. yüzyıla kadar uzanmaktadır. Bunun sonucu olarak, dilbilimsel açıdan modern terimi eski dönemin zıddı olan yeni dönem anlamına gelmektedir. O halde modernite bir dönem olarak ne zaman başlamıştır? Bazıları modernitenin doğuşunu 1800’lerin sonlarındaki entelektüellerle ilişkilendirmektedir. Bazı araştırmacılar ise daha da geriye gitmekte ve hatta Augustin’in bireyselciliği ve ilerleme felsefesini modernitenin doğuşu olarak görmektedirler. Birçok araştırmacı, bu konuda tarihçi Toynbee’yi (1954) izlemektedir. Toynbee “batı tarihinde modern çağın başlangıcını” On beşinci yüzyılda Atlantik okyanusunun Avrupa kıyılarında yaşayan toplumlar olarak görmektedir. On beşinci yüzyılda bu toplumlar, yedi denizlerin teknolojik fethini başlatmıştır. Max Weber modernite sosyologu olarak adlandırılabilir. Protestanlık ve Protestanlığın disiplinli bir araçsal tavrın ortaya çıkışı üzerindeki etkisi konularındaki araştırmaları yoluyla (Weber 2001/1904–05) Weber, modernliğin başlangıcını on altıncı yüzyıla dayandırmaktadır. Bazı araştırmacılar ise (modernliğin sadece gelenekle ilgili eleştirisini, akla inanmasını ve özgürlük isteğini değil) modernliğin başlangıcını on sekizinci yüzyıldaki aydınlanma çağı ve Fransız ihtilalına bağlamaktadır. Modernitenin ne zaman başladığına ilişkin soruya kesin bir cevap verebilmek imkânsızdır. Muhtemelen bu soru, sosyologların ilgisini çeken bir konu da değildir. Sosyologlar fikirler ve uygulamaların kim tarafından başlatıldığından dahaçok bunların dağılımı ve sosyal rolleriyle ilgilenmektedir. Ayrıca moderniteyi karakterize eden gelenekle ilgili eleştiriler, başlangıçta sadece bazı entelektüel elit için önemliydi ve bu tür eleştirilerin, genel toplum için kabul kazanması çok daha sonra gerçekleşmiştir.
Weber’den ilham alan sosyolog Bryan S. Turner modern toplumun bir tanımını yapmıştır. Turner’a göre modern toplumu karakterize eden özellikler şunlardır:

     Asketik disiplin
     Sekülerleşme
     Araçsal ve odaklanmış aklın evrensel geçerliliği olduğuna inanılması
     Dünya hayatının çeşitli alanlarının farklılaşması
     Ekonomik, politik ve askeri uygulamaların bürokratikleşmesi
     Değerlerin parasallaşmasının artması.

Modernlik özellikle on altıncı yüzyıldaki batı emperyalizmiyle, on yedinci yüzyıldaki İngiltere, Hollanda ve Fransa’nın kuzeyinde kapitalizmin hâkimiyetiyle, on yedinci yüzyılda doğa bilimleri ile ilgili yeni araştırma yöntemlerinin geliştirilmesiyle ve reformu takip eden dönemlerde Kuzey Avrupa’da kalvinizmden esinlenen tutum ve uygulamaların kurumsallaşması ile ifade edilmektedir. On dokuzuncu yüzyılda modernleşme süreçleri, ailenin akrabalıktan, ev işlerinin ekonomiden ayrılmasında ve anneliğin kurumsal bir nitelik kazanmasında görülebilir. Turner’e göre bireysel vatandaşlık görüşünün geçmişi Antik Yunan’daki özerk İtalyan şehir devletlerine kadar uzansa da evrensel hakların soyut bir taşıyıcısı olarak vatandaş görüşü kesinlikle modern bir görüştür.
Araştırmacılar arasında modernleşmeyi, akılcı düşünce biçiminin doğuşuyla ilişkilendirmek yaygındır. Bazı araştırmacılar ise bunun aşırı derece basitleştirici bir yaklaşım olduğunu ve modern çağın akıl ile romantizm arasında çok sayıda gerilimden oluştuğunu savunmaktadır. Bu gerilimin kökenleri, klasik sosyologların çalışmalarında, en azından klasik sosyologların ortadan kalkmış olan toplumsal yapılarla ilgili görüşlerinde görülebilmektedir. Örneğin Durkheim’in toplum ve dayanışma ile ilgili görüşlerinin romantik kökenlerinde de bunlar görülebilir. Aslında aşağıda inceleyeceğimiz moderniteye ilişkin postmodern eleştiri, modernitede romantik eğilimlerin radikalleşmesi olarak görülebilir.