Pozitivist Felsefe ve Tekâmülcü Din Nazariyeler – Din Sosyolojisinin Doğuşu

Pozitivist Felsefe ve Tekâmülcü Din Nazariyeler
Comte’un Pozitivist Sosyolojisinde Din

Pozitivist felsefenin en büyük temsilcisi ve sosyoloji ilminin isim babası olduğu gibi, aynı zamanda 1854 te yayınladığı sosyoloji araştırmasının başlığına “Din” kelimesini de koymakla, dinî inançları in
san kaderinin en etkili ve en fiilî temel faktörü sayarak meşhur Üç Hal Kanunu’mı dinin karakteri üzerine kurmak ve böylece âdeta din sosyolojisinin de kurucusu olarak görünmek istemiştir. Ancak hemen işaret edelim ki, A. Comte’ta, bugün anlaşılan manâda bir din sosyolojisinin varlığından söz etmek imkânsızdır. Zira onun düşünce sisteminde her şeyden önce felsefe ile sosyoloji alabildiğine içiçe bulunmakta ve bu sosyoloji tam bir sosyal felsefe karakteri arz etmekteydi. Üstelik, Comte’un sosyolojisi dinî bir karaktere sahip olup, hattâ Onun eserinde adetâ sosyoloji ve din kelimeleri bir ve aynı şeyi ifade eder görünmektedir. Zira, sosyolojiyi Sosyal Statik ve Sosyal Dinamik adları altında ikiye ayıran Comte, bunlardan sosyal statikte bir toplumu yapan ve yaşatan temel unsurları ve onların birbirleriyle olan münasebetlerini incelemekle statik bir toplum düzeninin araştırılmasını sosyolojinin bu kesimine ayırırken, sosyal dinamikte toplumu oluşturan temel unsurların tarih boyunca gelişmesini ele almakta, öte yandan dini, gerek sosyal statik ve gerekse sosyal dinamiğin temel unsuru olarak göstermekteydi.
Comte göre, dindarlık, insanın en tabii ve karakteristik özelliklerinden birisidir. Bu bakımdan L. L. Bruhl’e göre Comte, insana “dinî bir hayvan” diyen Quatrefages’m tarifini tasvip edecektir. Gerçi din, karşılaşılan hadiseleri anlama taslağı manâsında anlaşıldığı takdirde,

A. Comte’a göre hayvanların da iptidai seviyede bir din taşıdıkları söylenebilir. Zira onlar da, tıpkı bizim gibi, adetâ bir nevi nazarî faaliyette bulunmak üzere kendiliğinden haricî cisimleri bir irade ve bir ihtirasla mücehhez farz etmekten ibaret kaba bir putperestlik güderler. Ancak, Comte’a göre, hayvanla insan arasındaki başlıca fark, en aşağı putperestlikten çıkıp, hakiki dine yükselmenin hayvan için imkânsız olmasında toplanmaktadır. Bu bakımdan da, hiçbir hayvan toplumu dinî bir cemâat teşkil etmek üzere içtimailik ile zekâyı yeterince tertip edemez. Comte, hayvanlarla insan toplumlarını ayıran kesin adımın, insanın astroloji (yıldızlara tapmaya) ye geçmesiyle atıldığını düşünmektedir.
Öte yandan, Comte’a göre, statik açıdan topluma bakıldığında aile, devlet ve din müesseselerinin orada temel unsurlar oldukları görülür. Yani aile, devlet ve din olmadan bir toplum kurulamaz. Toplum düzeninin tam veya eksik, iyi veya kötü olması bunlar arasındaki dengeye bağlıdır. Din, eşya ve insanın tabiatından çıkan ve toplu halde yaşayan insan için gerekli bir kurumdur. Çünkü nerede insan toplumu varsa orada bir din vardır. Ancak Comte, kurmayı tasarladığı pozitif toplumun pozitif bir dini olması gerektiğini öne sürerek, âdeta yeni bir din kurucu olarak ortaya çıkmaktadır. Öyle ki, Comte bu yeni dinin Pozitivist İlmihâl (Cathechisme Pozitiviste) ini bile yazmış olup, orada dinin tarifi, din-toplum münasebetleri ve dinin toplum hayatındaki yeri ele alınmaktadır.
Dinamik sosyal bakımdan toplumların tekâmül kanununu araştıran A. Comte, bunu Üç Hal Kanunu (La loi de trois etats) nda sistemleştirmekte ve onu da din üzerine kurmaktadır. Yany Comte’a göre insan düşüncesinin hareket noktasında din bulunmaktadır. Nitekim, insanlığın ilk düşünce şekli, dünya görüşü ve hayat anlayışı teolojik yani dinî idi. Bundan sonra metafizik çağı gelmekte olup, orada tabiat üstü güçlerle yapılan açıklamalar hakim olmakla birlikte din de nispeten önemini korumaktadır. Böylece pozitif bilim çağı gelinceye kadar geçen zaman içinde din, insanlığın alın yazısında en önemli rolü oynamış olup, belli dünya görüşlerine belli din görüşleri tekabül etmiştir, diyen Comte, dinlerin tekamülü ve gelişmesinin kanununu da ortaya koyduğunu öne sürmekte ve bunun Fetişi- zim’den Politeizm’e oradan da Moneteizm’e geçiş şeklinde olduğunu iddia etmektedir. Nihayet müspet bilim çağı olarak belirlenen pozitif devrede insanlığın pozitif bir dine sahip olması gerektiğini öne süren A. Comte, bu dinin de bir Sociolâtrie yani insanlığa veya topluma tapınma şeklinde olması gerektiğini ifade etmektedir. Görüldüğü gibi, Sosyoloji ilminin kurucusu olarak ortaya çıkan A. Com- te’un buraya kadar anlattığımız görüşlerinden, Onun sosyolojisinin dinî bir karaktere sahip olduğu ya da daha açık bir ifade ile Onda “din olarak düşünülen bir sosyoloji” ve yahut ta “sosyoloji olarak düşünülen bir din” in var olduğu görülmektedir ki, bu da din sosyolojisinin tarihçesi bakımından önemlidir.
Bununla birlikte, Comte’un sosyoloji olarak düşünülen bu görüşleri gerçekte keyfî bir tarih felsefesine dayanmakta olup, onun yönelimi, metodolojisi ve amaçları ise din bilimlerinin temsilcileri tarafından değil de sosyologlar tarafından tespit edilmiştir. Dinî bir hüviyetle düşünülmüş olan bu sosyoloji, toplumun hayat ve gelişmesini yeniden çizmek için girişilmiş ansiklopedik bir teşebbüs olarak ortaya çıkmaktadır. Dinin tekâmül kanununu ortaya koymaya kalkarken yeni bir din kurucusu hüviyetine de bürünen Comte, dinin mahiyetinden söz ederken de, dinin konusu ile muhtevasını birbirine karıştırmakta, dinin süjesi olan insanlığı aynı zamanda onun muhtevası olarak da görmek sûretiyle, onun insan ve toplumu aşan tabiat üstü ve İlâhî tarafını hiçe saymakla hataya düşmektedir. Nitekim, bütün bu nedenlerle Comte’un görüşlerinden pek çoğu, daha sonra sosyologlar tarafından terk edilmiştir.
Bununla birlikte, Comte’un, kendisinden sonra gelenler üzerinde gerek toplum ve gerekse din anlayışı bakımından derin etkilerinin bulunduğunu da belirtmek gerekir. Nitekim Comte’un pozitivist din sosyolojisi anlayışından kaynaklanan araştırmacılar, “bilimsel” metotları {kanunları) dinî düşünceler ve kurumlan da içine alan tarihî ve ‘ sosyal olaylara uymak arzusuyla, daha sonra etnolojik araştırmalarda toplanmış bulunan olayları da oraya sokma gayreti içine sürüklenmişlerdir. Böylece, metafizik ve teolojik postulatların yerine pozitivist prensipler geçirilmek istenmiş; yani pozitivistler, felsefelerine hayat ve toplumun organizasyonunun kaidelerini koyma vazifesini vermek istemişlerdir. Bu anlayışa göre ise, insanlık yalnızca dinin süjesi değil, fakat aynı zamanda muhtevası da yapılmak istemektedir.
me olduğu düşüncesini yerleştiren H. Spencer (1820-1903) olmuştur, Spencer’in konumuz bakımından sözü edilebilecek eserleri; Tasvirî sosyoloji (Descriptive Socioİogy), Sosyoloji İncelemesi (The Study of Sociology), Sosyolojinin Prensipleri (Principles of Socioİogy), Dinin Tabiatı ve Gerçekliği (The Nature and Reality of Reîigion) adlarını taşımaktadır,
Spencer’de hakim olan düşünce, sosyal âlemin biyolojik âlem gibi organik sistemler bütünü olarak tetkik edilebileceği şeklindedir. Kâinat basitten mürekkebe, farklılaşmamış olandan farklılaşmış olana doğru seyreden bir tekâmül ile karakterize olur. Spencer, biyoloji ilminden aldığı bu düşünceleri başka alanlara olduğu gibi dinin sosyolojik tetkikine de uygulamak istemektedir. Tıpkı A. Comte ve ötekiler gibi Spencer de dinin İlâhî yanını bir kenara bırakmaktadır. Bununla birlikte O, dinin sosyal bir realite olduğunu kabul etmektedir. Hattâ Spencer dinin, toplumlarm sosyal bütünleşmesi, ahenk içerisinde yaşamaları ve devamında temel bir rol oynadığı görüşünde olup, böyle- ce O, fonksiyonalist bir din teorisinin de temellerini atmaktadır. Bu nedenle Spencer’in eserinin her yerinde dinin hâzır ve nazır olduğunu görmek mümkün olmaktadır. Aynı şekilde Spencer, ilimle din arasında bir çatışma olduğu görüşünde olup, eserinde bunun aşmak için çare arar görünmektedir. Zira, Spencer’e göre, ilimlerin usûlleri ve bilgi seviyeleri ile dinin özünü teşkil eden esrar karşısındaki hayret çatışma halindedirler. Böylece Spencer hem dini ve hem de ilmi izafîleş- tirmektedir.
Çağındaki pek çok araştırıcılar gibi Spencer de dinin menşeini açıklamak istemektedir. Tarihi ve etnolojik materyalden hareketle basitten mürekkebe doğru gelişen bir tekâmülün yörüngesini çizmektedir. Fazlaca doğru bir hat üzerinde seyreden bu tekâmülü, olayların tezahür ettikleri toplumlara bağlamaktadır. Böylece Spencer’e göre bir toplum ne kadar basitse dini de o kadar basittir. Spencer başlangıçta dinin ailelerin atalarının ruhlarına tapınmaları (Manizm) şeklinde başladığını, bunu kabile ve daha sonrada kabileler federasyonunun ibadetinin takip ettiğini öne sürmektedir. Dinî duygunun kökünde ölüm korkusunun yattığını öne süren Spencer’e göre insan, önce uyku ve rüya tecrübesi üzerine düşünerek ruh ya da eş fikrini idrâk etmiş, ondan sonra da ruhun ölümden sonra da yaşamaya devam ettiği düşüncesi ata ruhlarına ibadet, vs. gibi bir dinin âyin ve ibadet yönünü oluşturan kısmı yavaş yavaş teessüs etmiştir. Ruh kavramı da insandan hayvan, bitki ve cansız varlıklara doğru kaydırılmak sûretiyle, onların da birer ruhunun bulunduğundan söz edilmiş ve daha sonra da politeizm ortaya çıkmış olup, bundan da monoteizm doğmuştur. Hattâ Spencer, monoteist dinlerin bile azizlere, vs.ye tapınma sûretiyle tam anlamıyla çok tanrıcılıktan sıyrılmadıklarını iddia etmektedir. Öte yandan Spencer’e göre, dinin merkezinde ayin ve ibadet yatmakta olup, ibadetlerin yönetimi ise din adamı ya da rahipler sınıfının ortaya çıkmasına neden olmuştur. İlkin ailenin başkanı aynı zamanda dinî ayinlerin de yöneticisi olmuş, ancak sosyal farklılaşma giderek arttıkça çeşitli sosyal ve dinî fonksiyonlar da birbirlerinden ayrılarak ihtisaslaşmışlardır. Üstelik dinî fonksiyonlar dahi kendi içerisinde ihtisaslaşmış ve böylece din adamlarının hiyerarşisi ortaya çıkmıştır. Spencer’in üzerinde durduğu bir nokta da, mistisizmin ve züht hayatının bütün dinlerde görülmekte olan evrensel bir karaktere sahip olduğudur. Esasen Spencer, bir din teessüs ettikten sonra, onun içerisinde birtakım itizallerin zorunlu olarak ortaya çıktığını, bunun da genellikle ruhban sınıfının yolsuzlukları ve dinin ilk safiyetini bozmalarına karşı bir reaksiyon ya da pretosto şeklinde tezahür ettiğini iddia etmekte ve işte mistisizmin de bu tür itizallerden biri olduğunu ifade etmektedir.
Spencer’in konumuzla ilgili görüşlerini ortaya koyarken, öncelikle dinin gerek insanüstü ve gerekse de tabiatüstü “aşkın” (transcen- dantal) yönünü bir yana ekarte ederek onu birtakım esrarengiz olaylar karşısında duyulan hayret duygusuna dayalı münhasıran beşerî bir şeye irca ettiğini belirtmiştik. Bu bakımdan, insan toplumlarında onların sosyal hayatlarının vazgeçilmez bir tezahürü olarak gözlenen îlâ- hî âleme yönelişten kaynaklanan dini, sırf beşerî tecrübeye dayalı basit bir hayret duygusuna indirgemesi nedeniyle Spencer tenkit edilmiştir. Aynı şekilde, toplumların hayatını düz bir hat üzerinde seyreden bir tekâmüle irca etmek istemesi, üstelik bu tekâmülün dinde de geçerli olduğunu öne sürmesi de çok tenkit edilmiştir. Zira, biyolojik kanunların toplumlar için de geçerli olduğunu iddia ederek, bir sosyal ve dinî tekâmülden söz etmek realiteye ters düşmektedir. Claude Levi-Straus, İrk ve Tarih (Race et Histoire) adlı kitabında kültür seviyeleri son derecede ilkel olan toplumlarda bile monoteizm örneklerine rastlandığını, bu nedenle maddî ve teknik planda gözlenen ilerleme ve tekâmüle paralel olarak ve zorunlu bir şekilde manevî ve dinî bir gelişme ve tekâmülden söz etmenin mümkün olamayacağını, teknik bakımdan en ileri olan toplumun dinî bakımdan da en mütekâmil sayılamayacağını belirtmektedir.11 Aynı şekilde G. Le Bras da, insanlığın dinî tarihinin pek çok zikzak ve dolambaçlarla dolu olan bir seyir takip ettiğini, böylesine karmaşık bir süreci basit bir doğru üzerinde seyreden bir tekâmülle açıklamaya kalkışmanın hatalı olduğunu ısrarla belirtmektedir.