DİN SOSYOLOJİSİNİN DOĞUŞU – ORTAYA ÇIKIŞI

DİN SOSYOLOJİSİNİN DOĞUŞU – ORTAYA ÇIKIŞI

DİN SOSYOLOJİSİNİN SİSTEMATİK YE BAĞIMSIZ BİR BİLİMSEL DİSİPLİN OLARAK ORTAYA ÇIKIŞINA HAZIRLIK.
İslâm dünyasında din sosyolojisine hazırlık mahiyetindeki eserler ve mütefekkirlerden söz ederken yalnızca yukarda bahsedilenlerle yetinmek ve başka hiçbir çalışma yapılmadığını düşünmek hatalı olur. Zira, tefsir, hadis, fıkıh, kelâm, tasavvuf, vs. İslâmî ilimler sahasında yapılmış bulunan pek çok çalışmanın sistematik ve bağımsız bir din sosyolojisinin ortaya çıkışının tarihçesi bakımından önemi büyüktür. Esasen yukarıda işaret ettiğimiz gibi, her İslâm âliminin eserinde zımnî bir İslâm din sosyolojisi yatmakta olup, bunu ortaya çıkarmak da bugünün Müslüman araştırıcılarına düşmektedir.
Öte yandan, İslâm dünyasında Orta Çağ boyunca yapılan çalışmalar ve ortaya konulan eserlerdeki dinî-sosyolojik görüşler yalnızca kitapların içerisinde kalmamış, İslâm Dünyasındaki çeşitli dinî-sosyal, kültürel ve hattâ siyasal, ekonomik, vs. alanlarda ortaya çıkan cereyanlar bu tür görüşlerden kaynaklanmışlar ve hattâ onların etkileri, yukarıda İbn Haldûn örneğinde açıkça görüldüğü gibi Batıda da yankılar uyandırmaktan geri durmamıştır.

Esasen Batı Hıristiyan âleminin Müslümanlarla teması ve orada dinî, İlmî, teknik ve sosyal alanlarda büyük değişiklikler ve hamlelerin ortaya çıkışının kökleri de çok eskilere uzanmaktadır. Daha milâdî 800’lerde Kayrevan’da Ağlebîler tarafından kurulan Beyt el- Hikme’de birçok Hıristiyan talebenin okuduğu bilinmektedir. İslâm ilmi IX-XL yüzyıllar arasında olgunlaştığı gibi, XII. yüzyıldan itibaren özellikle Sicilya ve Endülüs yoluyla Batı’ya geçmeye başladı. Çeşitli ilim alanlarında Müslüman âlimlerinin yazdıkları eserlerin Lâtince’ye çevrilmesinin yanı sıra pek çok Hıristiyan talebenin Endülüs ve Sicilya’daki medreselerde okumalarının da bunda büyük bir rolü olmuştur. Esasen Batı, Haçlı seferlerini kaybetmekle birlikte, Müslümanların ilim, kültür ve medeniyet bakımından kendilerinden üstün olduklarını da bu vesileyle öğrenmiş oldu. Orta Çağ boyunca, koyu bir cehalet, taassub ve karanlık içinde yaşayan Avrupa, kurtuluşun bu fikir olgunluğunu kazanmakta yattığını fark etmişti. XIII. ve XIV yüzyıllar boyunca yapılan devamlı tercümeler Batı üniversi- teİerini uyandırdı ve bu uyanış gitgide büyüyerek Rönesans ve Reform hareketlerine dönüştü.

Buna karşılık, bu ilk dönemde büyük bir medeniyet gelişmesine imkân veren Islâm dünyası, özellikle X. ve XI. yüzyıllardan itibaren fikrî bir durgunluk, gelenekleşme, standartlaşma ve durağanlığa doğru eğilim gösterdi ve bu temayül giderek ivme kazandı. Bu çerçevede Islâm dünyasının gittikçe kendi içine kapanarak, ilk dönemlerdeki hoşgörü ve tartışmayı bıraktığına, özellikle kendisini algılamada her türlü eleştirel yaklaşıma giderek kapıyı kapattığına, savunmacılık (apoloji), dogmatizm, skolâstik zihniyet, ezbercilik, taklitçilik ve tek- rarcılığm arttığına ve en çok şerh ve haşiyeler düzeyinde bilim üretilebildiğine önemle işaret etmek gerekir. Öyle ki, bir dönemden itibaren, İslâm dünyasında serbest düşünceye karşı tahammülsüzlük arttı. Meselâ, felsefeye karşı gereğinden fazla hücûmlar bu çerçevede ivme kazandı. Hattâ anlaşılan, İbn Rüşd’den sonra İslâm dünyasında pratik olarak artık filozof yetişmedi ve felsefî düşünce, Şîîlerin arasındaki cılız varlığının dışında, hemen hemen pek varlık alanı bulamadı. OsmanlI’nın en gelişkin dönemlerinde felsefeye karşı reddiyelerin sayısının da artmış olması, fikrî durgunluk ve tahammülsüzlük ve kapalılığın çok önemli bir göstergesi olmaktadır. Anlaşılan mezhep çatışmaları İslâm dünyasında taassubu azdırmıştır. Zaten, bir dönemden itibaren, deniz ticaret yollarının keşfi ile, Müslümanların kontrolündeki kara ticaret yollarının eski önemini yitirmesi, İslâm dünyasını toprağa ve tarıma dayalı bir ekonomiye itmiş, bu durum da kendi içine kapanışı hızlandırmıştır. Halbuki Batı’da, büyük coğrafî keşifler, İlmî ve teknik buluşlar, sanayileşme ve şehirleşme hareketleri sosyal hayatta olduğu kadar ilim alanında da gittikçe artan bir ihtisaslaşmayı birlikte getirerek, yeni ilim dallarının bağımsızlık kazanarak gelişmesine imkân verdi. Kendi içine kapanan İslâm dünyası ise bu gelişme ve değişmeleri takip edemedi ve bir dönem sonra modern Batı medeniyetinin olağanüstü nüfuzu karşısında adetâ şoke oldu.
Buna karşılık, Batı’da Rönesans, aydınlar, filozoflar, yazarlar ve sanatkârların, bilime önem veren ilk dönemlerin dinamik İslâm düşüncesinin yanı sıra akla ve düşünmeye önem veren eski Yunan ve pratik eğilimleri son derecede güçlü olan Roma düşünürleri ile doğrudan bir bağlantı kurmalarına da yol açtı. Böylece Batı’da düşünce alanında yeni bir felsefî atılım kendini gösterdi. Reform tartışmaları düşünürlerin dinî ve felsefî konulara olan ilgisini artırdığı gibi, aynı zamanda bu alanlarda sistematik bir gelişme ve derinleşmeyi de beraberinde getirdi. Toplumsal konularda eski pesimist telâkkilerin yerini giderek bir iyimserlik ve ilerleme düşüncesi almaya başladı. Özellikle
XVII. yüzyıldan itibaren, böylesine bir optimizm ve eski nesillere üstünlük düşüncesinin Descartes, Vico, Locke, Montesquieu, Voltaire ve Condorcet gibi düşünürlerde bariz bir şekilde kendini gösterdiğine işaret etmek gerekir. Bu gelişmeler daha sonraki objektif bir Sosyolojiye giden yolu açtı. Büyük coğrafî keşifler, dünyanın başka yerlerinde yeni kıtalar, halklar, kültürler ve inanışlarla temasa gelinmesini sağladı. Ticarî münasebetler, sömürgecilik ve misyonerlik faaliyetleri, seyyahlar ve bilginlerin bu toplulukların kültürleri, inançları ve dinleri hakkında çok büyük bir malzemeyi derlemelerine imkân verdi. Özellikle etnoloji, etnografya ve folklor alanındaki çalışmalar gayet zengin bir dokümantasyonu bilginlerin hizmetine sundu. Üstelik, Orta Çağ’m sonlarından itibaren Batı’nın sosyo-ekonomik yapısı da hızla değişmeye başladı. Büyük şehirlerin ve metropollerin ortaya çıkışı, köyden şehre olan göç hareketleri ve bunlara bağlı olarak toplumla- rın hayatlarında ortaya çıkan büyük değişmeler, âlimlerin düşüncelerini sosyal konular üzerinde daha da kesif bir biçimde temerküz ettirmelerine vesîle oldu. Böylece cemiyet ilmi demek olan Sosyoloji, içinde geliştiği yan disiplinler ve bilhassa İlâhiyat ve Felsefeden kendini ayırarak bağımsız bir İlmî disiplin olarak teessüs etti. Bu arada toplumun müşterek dinî hayatı, din ve cemiyet münasebetleri ve dinî grupların yani bir başka ifade ile sosyal karakterli dinî olayların incelenmesi de, içinde doğup geliştiği felsefe, ilâhiyat, dinler tarihi, etnoloji, vs. gibi ilimlerden kendini kurtararak, din sosyolojisi adı altında, bağımsız ve sistematik bir vakıalar ilmi şeklinde ilim dünyasındaki yerini aldı. Zira, özellikle Batı dünyasında büyük endüstrinin ve aynı zamanda onun içerdiği tüm problemler ve sonuçların ortaya çıkarak toplum hayatında yankılarını duyurmaya başlaması esnasında bir yandan sosyal realitenin şuuruna eriş, öte yandan da bu realite ve değişmeleri anlamada felsefe, ilâhiyat, tarih ve öteki klâsik ilimlerin yetersiz kalışları, XIX. yüzyılın sonları ile XX. yüzyılın başlarında toplumun dinî-sosyal realitesinin bilimsel incelenmesinden ibaret bulunan din sosyolojisi disiplininin bağımsız ve müspet bir disiplin olarak öteki ilimler arasındaki yerini almasını zorunlu kılmıştır.

Esasen Batı, daha İslâm bilginlerinin eserlerini tercüme faaliyetleri ve böylece onların dinî, sosyal, kültürel, teknik ve öteki İlmî konulardaki görüşlerinin Batı’ya aktarılması sırasında bu vesileyle onların din ve toplum münasebetleri konularındaki düşüncelerini az çok tanımak fırsatını elde etmişti. Fârâbî, İbn Sina, Gazâlî, İbn Rüşd, İbn Haldûn gibi İslâm âlimlerinin eserleri Avrupa dillerine çevrilirken, onların din anlayışları, din ve toplum münasebetleri konularındaki çeşitli görüşleri de ister istemez Batı’ya geçmişti. Bu durumun Avrupa’daki Rönesans ve Reform hareketlerinin oluşmasındaki önemli rolü üzerine dikkati çekmek gerekir. Gerçekten de, Avrupa’nın İslâm kültür ve medeniyetiyle temasının Orta’Çağ’daki en önemli sonucu, geleneksel Hıristiyan kültürüyle yoğrulmuş bulunan Batı dünyasındaki fikrî durgunluğun sona ermesi olmuştur. Nitekim Rönesans’la birlikte Avrupa’da entelektüel tabaka halkın geleneksel kültürü ve Orta Çağ’ın âlimlerinin yukarıda sözünü ettiğimiz eserlerinde ifadesini bulan dünya görüşünden ayrılarak, değişik anlayışlara yönelmeye başlamıştı. Oysa ki, Orta Çağ boyunca halk tabakalarıyla elit zümre arasında ne düşünce ve ne de inanç bakımından pek bir farklılık mevcut değildi. Hepsi Kilisenin geleneksel ve klasikleşmiş Hıristiyanlık anlayışı ve dünya görüşünde ifadesini bulan değerleri ve inançları ortaklaşa olarak paylaşmaktaydılar. Bu farklılık, XVII. ve XVIII. yüzyıllarda İngiltere, Fransa ve Almanya’da gittikçe güçlenen ve akılcı düşünce olarak karakterize olan Aydınlanma Hareketi’nâe daha da belirgin bir durum aldı. Öyle ki, münevver tabaka ile geniş halk kitleleri arasındaki farklılık din ve inanç konularında da yankılar uyandırmaktan geri durmadı. Esasen Haçlı Savaşları Hıristiyanlarla Müslümanları karşı karşıya getirdiği gibi, tercüme hareketi de gerek İslâm ve gerekse antik Yunan düşüncesinin Batı’ya intikalini mümkün kılmış; yeni kara parçalarının Avrupahlar tarafından keşfi ise, bilinen dinler ve inançlardan başka dinlerin de dünyada var olduğunu öğretmiştir. Amerika yerlilerinin dinlerinin yanı sıra çeşitli Asya, Afrika, Okyanusya yerlilerinin din ve inançları hakkında da bilgiler elde edildi; incelemeler ve karşılaştırmalar yapıldı. Böylece Karşılaştırmalı Dinler Bilimi denilen genel bir disiplin ortaya çıktı.
Gerçekte modern din ilmini, toplumdaki dinî realitenin İlmî bir şekilde kavranılması hadisesine yön vermiş bulunan Aydınlanma Hareketinin bir sonucu saymak gerekmektedir. Zira bu hareket, din problemini, belli bir dinin tesiri altında kalmaksızın objektif bir şekilde ele alan ve devrinin ilim metotlarıyla incelemeye girişen ilk çığır olarak dikkati çekmektedir.

Maamafih Aydınlanma’mn din anlayışı ve dini tetkikte kullandığı metot ile modern çağın din anlayışı ve metodu arasında büyük farklılıkların bulunduğuna da işaret etmek gerekir. Geleneğe ve peşin hükümlere karşı savaş açan bir akıl kültürüne bağlanan ve böylece düşüncelerinin yanı sıra inançları bakımından da halktan ayrılan Aydınlanma devri âlim ve filozofları, Tabiî Din (Religio Naturalis) denilen dinî-felsefî bir cereyan etrafında toplanmışlardı. İlk çağ filozofları ve özellikle Helenistik Devir filozoflarının görüşüne dayanan ve XV yüzyıldan beri gerçekleştirilen keşifler sayesinde o zamana kadar bilinmeyen yeni dinî dünyaları tanıyarak din problemini kendi bağlı bulundukları dinin sınırını aşarak incelemek imkânını elde etmiş bulunan Aydınlanma devri filozofları, bütün dinlerde tabiî ve müşterek noktaların bulunduğunu, esasen insanda din duygusu ve Tanrı düşüncesinin tabiî olarak var olduğunu ve bu tabiî duygu ve düşüncenin tahlili üzerine, bir din kurulması gerektiğini öne sürdüler. Büyük ölçüde Protestanlıksan ilhamını alan bu görüş, tarihî dinlerden sadece bu tabiî duyguya uygun olanını alıyor, onların akla uygun olmayan yerlerini ise birer gelenek olarak kabul ediyordu. Tabiî din taraftarı olanlar, âlemi ve insanları yaratan üstün bir Tanrı’ya inanıyor ve ona ibadet etmek gerektiğini söylüyorlardı. Onlara göre insan, Tanrı’nm varlığını Orta Çağın din anlayışında olduğu gibi dogma yoluyla değil, Tanrının kendi eserinden hareketle kavrar. Zira bu âlem ve bu âlemdeki düzen ve âhenk bize, Tanrı’mn varlığını bildirir… Kısacası, Tabiî Din görüşüne bağlanan Aydmlanmacılar, tarihî gerçeklikleri içinde meydana çıkan dinleri, kendi nevi şahsına münhasır hususiyetleri içinde göz önüne almak yerine, onları zorlamakta ve sonuçta aklın ürünü olan bir din kavramı oluşturmaktaydılar. Çünkü onlar, bu dinin temelini akılla bulunabilen birtakım genel ve külli gerçeklerde arıyorlardı. Böylece kendilerine deist (Tanrıcı) adını veren John Locke, Herbert of Cherbury, Berkeley, David Hume, Leibnitz, Wolf, Voltaire ve /. /. Rousseau gibi Aydınlanma Devri filozofları, tıpkı İlk Çağda olduğu gibi felsefî bir dine bağlanmış bulunmaktaydılar. Bu ise, din gibi menşeinde tabiat üstü olan bir müesseseyi tabiî ve aklî hale getirmek yani onun mahiyetini inkâr etmek demekti. Nitekim, XVIII. yüzyılın aşırı ferdiyetçilik ve rasyonalizmi önceleri Kiliseye karşı yapılan tenkitleri daha sonra dine çevirmiş ve dinin artık tarihî rolünü oynadığı ve sonunun geldiğini öne süren düşünceyi savunan ateizmin doğmasına yol açmıştır. Fransız Devrimi böyle bir hava içinde gelişmiş ve hakikat denilen hayalî bir Tanrı’ya tapacak kadar ileri gitmiştir.
XIX. yüzyıl ve onu temsil eden pozitivist felsefe XVIII. yüzyılın aşırı akılcılığına bir tepki olarak ortaya çıkmış; bu yüzyıl boyunca Avrupa’da din sosyolojisi August Comte ve haleflerinin geliştirdikleri bu felsefî doktrinin hakimiyetinden kendini kurtaramamıştır. Aynı şekilde bu dönemdeki din sosyolojisi çalışmalarında, Darvinizm?in tekâmülcü görüşlerinin etkisiyle ilkel toplumların dinlerini araştırarak dinin menşeini açıklamaya ve buradan hareketle dinî tekâmülün safahatını ortaya koymaya çalışan nazariyelerin hakimiyeti de dikkati çekmektedir. Bu bakımdan burada pozitivist felsefenin temsilcilerinin din ve sosyoloji anlayışları ile dinî bir tekâmülü savunan nazariyeler üzerinde biraz durmak, bugünün deneysel ve objektif din sosyolojisi anlayışına nasıl gelindiğini daha iyi anlamak bakımından yararlı olacaktır.