Muhafazakâr Fonksiyonu Altında İslâmiyet

Muhafazakâr Fonksiyonu Altında İslâmiyet

Böylece, Abbâsîler döneminin ortalarında İslâm medeniyeti ke­mâle ererken, İslâm ümmeti de, uzun mücadeleleri müteakip Sünnîli­ğin hakimiyeti altında çeşitli kurumlan, yerleşmiş tavır ve görüşleri ile oturmuş bir bünyeye kavuşmaktaydı. Bu çerçevede, “Şeriat” adı altın­da ifadesini bulan İslâmî gelenek, çok çeşitli kaynaklardan gelen birçok kültürel unsuru dinamik bir biçimde özümseyerek bir sosyo­kültürel senteze erişmişti. Bu İslâmî gelenek içerisinde her şeyden ön­ce Müslüman toplumsal hayatın normatif düzenlenişinin kurumlaş­ması olmak bakımından Fıkhın belli bir formülasyona eriştiğini önemle belirtmeliyiz. Öte yandan, süreçte Kur’ân’m yanı sıra özellik­le hadîsin çok önemli bir rol oynadığına ve böylece Sünnî fıkhî, ahlâkî, kelâmî muhtevanın nihaî şeklini kazanmasında Ehl-i Hadîs’in başta gelen bir etkiye sahip bulunduğuna da konumuz bakımından işaret etmek gerekir. Gerçi, bu çerçevede alternatifler de eksik olma­mıştır. Sünnîliğe karşı Hâricîlik, Şîa, Mu’tezile, Felâsife ve Mutasav- vıfe belli başlı alternatif eğilimleri temsil ettiler. Ancak, Abbâsîlerin ortalarından itibaren ana bünye Sünnî anlayış ve düzen üzerine iyice oturdu; diğerleri ise marjinal bir konumda kaldılar.

Konumuz bakımından kayda değer olan husus şudur ki, İslâm dünyasının özellikle ilk üç yüzyılı içerisinde gözlediğimiz böylesine bir gelişme, orada bir düzen ve istikrarın yanı sıra aynı zamanda bir kurumlaşma, standartlaşma, klâsikleşme ve gelenekleşme olgusunu da beraberinde getirdiği gibi, bunun yanı sıra, ilk dönemlerde orada var­lığına işaret ettiğimiz ve içerisinde dinin de çok önemli ve aktif bir rol aldığı dinamik ruhun da giderek canlılık ve etkinliğini yitirmeye baş­ladığı gözlendi. Bu sürecin sonunda ise İslâm kültür ve medeniyetinin eski canlılığını kaybetmesi ve giderek durağanlaşması olgusuna şahit olundu. Gerçi bu durum bir anda ortaya çıkmadı; doğrusu o oldukça uzun bir zaman ve süreçte gerçekleşti. Nitekim, bu bakımdan, bu du­rağanlığın nedenlerini tek bir veya birkaç faktöre bağlayıvermek de oldukça yanıltıcı olmaktadır. Anlaşılan süreçte çok çeşitli etkenler rol almış bulunmaktadır ve üstelik böylesine bir eğilimin başlangıçları, gerçekte yukarıda dinamik bir ruh ve gelişmenin varlığına işaret etti­ğimiz bu ilk üç yüz yıllık dönemin ta başlarına kadar uzanmaktadır. Nitekim bu anlamda kendini gösteren ihtilafların bazılarına yukarıda temas ve işaret etmiş bulunmaktayız. Hoşgörüsüz, bağnaz ve mezhep- çi zihniyet, Müslümanların arasında, işin içerisine din faktörü sürekli olumsuz bir biçimde sokulmak sûretiyle artarak devam etti. Ancak, tüm gelenekleşme ve durağanlaşmasına rağmen İslâm kültür ve mede­niyeti daha çok uzun asırlar boyunca yeni canlılık ve yaratma hamle­lerine tanık olmaktan da geri durmadı; modern zamanlarda ise, çağ­daş Batı kültürü, medeniyeti, bilimi ve teknolojisinin dünya ölçüsün­deki nüfuzu karşısında, giderek durağanlığın çöküntüye dönüştüğü bir ortamda, bunun şoku altında bocalamaya başladı ve kayda değer olan husus şudur ki o, bu duruma karşı genelde hep tepkisel tutum ve davranışlara yöneldi. Yine de, bu hali altında dahi sürekli ve birikici bir süreç olarak onun, en azından potansiyel olarak birçok yönlerde değişme ve hattâ istihale eğilimlerini içermeye devam ettiğini önemle belirtmeliyiz.

Gerçekte ise, hemen öteki bütün dinler gibi İslâmiyet’in de, kuru­cusunun menşeî tecrübesi ve kutsal mirasına ayinî bir bağlılık karak­terini taşıması bakımından, kendini tarihten soyutlamak sûretiyle ge­leneksel bir özellik taşıması itibariyle, bir bakıma muhafazakâr bir fonksiyona daha başlangıçtan itibaren sahip bulunduğuna önemle işa­ret etmek gerekir. Kaldı ki, İslâmiyet, yukarıda da görüldüğü üzere, ortaya çıktığı toplumda ne kadar devrimci davranmış olursa olsun, yi­ne de içinde çıktığı toplumun kültürünü esas almış ve ondan birçok unsurları da muhafaza etmeye veya bazı değişikliklerle ibkaya özen göstermiştir. Esasen, bu durum da sadece İslâmiyet’e has değildir. Bü­tün din kurucuları içinde çıktıkları toplumu baz almış bulunmaktadır­lar ve oraya yeni bir ruhla yepyeni bir düzen getirirken, geleneksel kültürden birçok unsurları daima korumuşlardır.

Öte yandan, işaret etmek gerekiyor ki, her ne kadar gelenek ve muhafazakârlık bir ölçüde her çeşit zihniyet, değer, norm, kültür ve yapı değişikliğine karşı bir fren ve engel fonksiyonunu da akla getiri­yorsa da, aslında geleneksel ve muhafazakâr formu altında dahi dinin her çeşit sosyal değişme olgusunu inkâr ettiğini düşünmek de hatalı olmaktadır ve bu durum İslâmiyet için de geçerlidir. Bir kere hemen her din, yerleşik birtakım inançlar ve düzenin bulunduğu bir topluma getirdiği yeni dünya görüşü ve hayat anlayışı; evrene, onun yaratılışı ve sonu meselesine, eşya ve olaylara, insan davranışlarına getirdiği ye­ni açıklama ve yüklediği yeni anlam ve zihniyet ile adetâ yeni bir dün­yanın kuruluşuna vesile olmaktadır; bu bakımdan da o, özünde aynı zamanda dinamik bir yaratıcılık ilkesini içermektedir ve bu durumun İslâmiyet için de geçerli olduğunu yukarıdaki açıklamalarda görmüş bulunmaktayız. Bu anlamda anlaşılan İslâm dini hemen her devirde yaratıcı birtakım unsurları bünyesinde bulundurmuştur ve esasen o bugün de bulundurmaya devam etmektedir. Bu bakımdan da, bir din ve bu çerçevede özellikle İslâm dini ne kadar muhafazakâr ve gelişme­ye engel teşkil edici fonksiyonu altında algılanırsa algılansın, en azın­dan potansiyel olarak o, yaratıcı bir dinamiİc ruh ve zihniyeti daima kendinde bulundurmaktadır. Bu bakımdan, “esansiyalist” bir yakla­şımla, durağanlığın İslâm’ın özünde yer aldığı iddiası temelinde tutar­sızdır. Keza, Arap ve İslâm kültürünün temelde her çeşit gelişme fik­rine yabancı olduğu iddiası da tek yanlı olup, sonraki gelenekleşmiş ve durağan dünya görüşü ve hayat anlayışının geriye doğru bir yansı­tılması gibi görünmekte; her halükârda bu iddialar en başta, İslâm medeniyetinin kemâli ile sonuçlanan, bir ilk dönemde gözlemek im­kânını elde ettiğimiz dinamik gelişme tarafından yalanlanmış bulun­maktadırlar.

Öte yandan, dinin toplumdaki muhafazakâr ve yaratıcı fonksi­yonları, ilk bakışta birbirleri ile çelişki içinde görünseler bile, aslında onların her ikisi de toplumu dinamik bir biçimde canlı olarak ayakta tutma amacına yöneliktirler ve bu yönü itibariyle onlar birbirlerini ta­mamlarlar. Üstelik, bir toplum veya kültürdeki her değişme olumlu ve ileriye doğru bir gelişme anlamına da gelmemektedir. Çünkü değişme kavramı çok yönlü değişimi içermektedir; toplum bakımından içerdi­ği değer itibariyle o, olumlu ve ileriye doğru bir gelişmeyi ifade ede­bildiği gibi geriye doğru bir gidişi, toplumsal çözülmeye ve durağan­lığa yol açabilecek bir dönüşümü de ifade edebilir. Nitekim, sadece din veya İslâm dininde değil, hemen bütün toplumların esas karakte­rinde zaten muhafazakâr güçlerle ileriye doğru gelişmeyi sağlayıcı eği­limler potansiyel olarak da olsa mevcutturlar ve onlar bu şekil altın­da gerçekte toplumsal yapılar ve fonksiyonları ve böylece toplumsal bünyeyi dinamik bir ahenk içersisinde ayakta tutmaya yönelmiş du­rumdadırlar. Nitekim, toplumsal bir olgu olarak her din gibi İslâmi­yet de bize, bu çift yönlü eğilimi en azından potansiyel olarak daima kendinde bulundura gelmiş görünmektedir.

Bu çerçevede, anlaşılan problem, toplumda gelenekçi ve muhafa­zakâr eğilimler ile yaratıcı güçlerden birinin veya diğerinin baskın ya­hut edilgen bir konuma itilmiş olup olmadığı meselesidir. Nitekim, yu­karıdaki açıklamalardan, İslâm dünyasında ilk dönemlerde bu çift yönlü potansiyel eğilimden dinamik ve ileriye doğru gelişmeyi sağlayı­cı temayül baskın ve hakim görünmüş ve böylece bu dönemlerde tari- hen bildiğimiz büyük İslâm kültür ve medeniyetinin ortaya çıkışına şa­hit olunmuştur. Ancak, yine bu çerçevede anlaşılan bir ikinci safhada İslâm dünyasında bu defa da gelenekçi ve durağan zihniyet ve güçler egemen olmaya başlamışlardır ve esasen onlar yukarıda da işaret etme­ye çalıştığımız gibi potansiyel olarak başlangıçtan itibaren daima mev­cut bulundukları gibi, yine onlar oldukça erken dönemlerden itibaren zaman zaman üstünlüğü ele geçirmeye de meyletmişledir. Bu durumu İslâm dünyasındaki çok çeşitli gelişme alanlarında zengin örnekler ara­cılığı ile gözlemek imkânımız mevcuttur. Örnekleri artırmaksızın, ge­leneğe bağlılığın Müslümanların arasında ilk dönemlerden itibaren güçlü bir biçimde varlığına işaret etmekle yetinelim. Hakikaten, İslâ­miyet’te Sünnîlik, daha ilk dönemlerden itibaren, bir yandan değişime, öte yandan da Müslüman toplumsal bünyeyi bölmeye yönelik itizalî hareketlere karşı, Kur’ân ve Peygamber’in Sünnetine bağlılık geleneği­ni temsil etmiş ve zaten o bundan dolayıdır ki bu adla anılmıştır. Yeni­liğe ve değişime karşı direnç, ilk dönemlerin dinî ve kültürel mirasına nispetle yeni olan her şeyi “bid’at” damgası altında reddetme eğilimi­ni de Müslümanlarm arasında çok erken dönemden itibaren ortaya çı­kardı ve bu eğilim Müslümanlarm arasında güçlü bir biçimde varlığı­nı zamanımıza kadar sürdürdü. Bu çerçevede, İlk dönemlerin kültürü, adetâ tarihî şartlarından tamamen soyutlanarak kutsallaştırılmak sûretiyle idealize edildiler ve mitolojileştirilerek tarih ötesine taşınmak istendiler.[1] Hattâ bu anlayış, İslâm’da en üstün ve erdemli dönemin ve nesillerin ilk dönemler ve nesiller oldukları, sonrasının ise giderek ka- litesizleştiği şeklindeki bir anlayışa da imkân verdi ve üstelik özellikle Sünnî Müslümanlıkta bu bir bakıma resmî bir hüviyet bile kazandı. Bu arada akılcı eğilimler de büyük ölçüde bastırılmaya çalışılmak süreriy­le, nihayet bir dönem sonra “ictihâd kapısının kapandığı” ifade edil­mek süreriyle “taklitçilik” egemen olmaya başladı.

İslâm düşüncesi, kültürü ve medeniyeti, bir dönemden itibaren, böylece gelenek ve geçmişi taklidin ağır baskısı altında giderek bir durgunluk ve hattâ çöküntü dönemine sürüklenir ve bu arada din to­taliter ve tekelci bir yorumla toplum ve kültür hayatının hemen her alanına egemen kılınmaya başlayınca, dinin değişime engel oluşturan veya onu en azından bir şekilde yavaşlatan fonksiyonu da, işte asıl bu dönemlerden itibarendir ki, kendini belirgin ve hattâ olumsuz bir bi­çimde göstermekteydi. Nitekim, anlaşılan sorun bu şekli altında za­manımızda da ağırlıklı bir biçimde devam etmektedir ve başlangıçta toplumsal değişmenin etkin bir faktörü ve dinamik bir güç iken ne­den bir ikinci safhada İslâmiyet’in gelenekçi, muhafazakâr ve dura­ğanlığa yol açan fonksiyonunun ağır bastığı veya İslâm dünyasının ni­çin bir dönemden itibaren durgunluk ve hattâ giderek inhitata sürük­lendiği meselesi, hakkında bugüne kadar yapıla gelen çok çeşitli spe­külasyonlara rağmen,7 [2] bugün de tam anlamı ile çözümlenememiş bir sorun olarak ortada kalmaya devam etmektedir. Meselenin daha iyi aydınlatılabilmesi için, burada din ve toplumsal değişme arasında var olduğunu ifade ettiğimiz temel ilişki türlerinden bir başkasını yani toplumsal durum ve değişmenin din ve özellikle de İslâm dini üzerin­deki etkilerini ele almamız uygun düşmektedir.

[1]    İslâm dünyasında durağan zihniyet ve idealleştirme konusunda bizimkinden fark­lı ancak ilginç bir tahlil konusunda bk.: W M. Watt, İslâmî Hareketler ve Modern­lik (Çev. T. Koç), İstanbul, 1997, özellikle s. 19-48. Aynı şekilde Krş.: H. A. R. Gibb, Modem Trends in İslam, Şikago: Universety of Chicago Press, 1947,

[2]    Konu ile ilgili oldukça ilginç bir bilimsel tartışma ile ilgili olarak bk.: Classi- cisme et Decltn Culturel Dans VHistoire de l’Islâm. Actes du Symposium Inter­national dHistoire de la Civilisation Musulmane. Bordeaux-1956, Paris: Ma- isonneuve et larose, 1977.