MODERN TOPLUMLARINDA DİN

PAYLAŞ

MODERN TOPLUMLARINDA DİN

Modem sınai/kent ortamlarında dinin konumunu doğru şekilde 5 yorumlayabilmek

Aslında din ile ilgili bütün bu tartışmalar kapitalist bir sistem içerisinde ve sı­naî/kent ortamındaki değişimler çerçevesinde olup bitmektedir. Dine karşı açık veya gizli tavırlar da yeniden dindarlaşma çabaları da böylesi bir atmosferde olup bitmektedir. Bilindiği gibi bu beşeri oluşumun adı kısaca modern toplumdur.

Genel olarak modern toplum, bireyin yalnızlaşması ve kitleselleşme gibi tek neden değil, kuvvetli bir yatay ve dikey hareketlilik, her sosyal sektörün yüksek derecede örgütlenmesi, dünya görüşü sistemlerinin çoğulculuğu, oturma ve çalış­ma yerlerinin ayrılması, kentleşme, sosyalleşme, tabiat ve toplumun yönetilebilirli­ği, kısaca bilinçli olarak yürütülen değişme gibi bir düzineye yakın özellikler taşı­yan toplumdur (Kehrer, 1992, 95).

Burada tüm kurumsallaşmaların bir değişime uğradığı göz önüne alınırsa ma­bedin konumu, gruplaşma, değerler, normlar ve din mensuplarının davranışlarıyla modern toplumlarda din de bir değişim ve farklılaşma yaşamaktadır. Tüm bu de­ğişmeler yoğun bir biçimde geleneksel dindarlık formlarının değişim gerekçesi olarak algılanmaktadır. Gerçi bu algı her haliyle yanlış değildir. Ancak bu sonucun genel olarak A. Comte’un yaklaşımıyla dinin körelmesi değil, E. Durkheim’in açık­lamasıyla farklılaşmış ama varlığını sürdüren bir din olgusu olarak anlamak daha anlamlı olur. Vakıa günümüzde dinlerin yaygınlaşmasına karşılık sekülerleşmesi bu söz konusu farklılaşmayı açıklayan önemli delillerinden birisidir.
Modern toplumlarda dinin etkinlik alanı, doğrudan siyasal egemenlik örgütlen­mesi alanının dışındaki geniş bir sosyal alandır ve bu alan doğal olarak eğitimden sağlığa, aileden kültürel faaliyetlere kadar diğer pek çok örgütlenişi içine almakta­dır. Günümüzde yaygın biçimde kullanılan “dinî cemaatler” kavramı özel türden bu etkinlik biçimini ifade etmektedir. Dünyanın hemen pek çok yerinde bu dinî cemaatler, eğitim kurumları, sağlık ocakları, basın-yayın organları gibi pek çok ku­ruluşa sahiptirler. Üstelik bu durum genel mabet örgütlenmesine göre daha ayrın­tılı bir örgütlenme biçimidir. Yaşlı, kadın, çocuk ve yoksullara daha incelikli bir köprü kurulmaktadır. Mabet cemaatinin çoğu yaşlılardan oluşması da dinin kenar­da kalmışlığının değil, toplumsal öneminin bir işareti olarak değerlendirilebilir.Durkheimci yaklaşıma göre her türlü sosyal yapılanma bir dinî işlevin gerçek- leştirimi sayıldığından modern toplumlarda din için duyulacak bir kaygı yoktur. Ne var ki konu yalnızca işlev açısından ele alınamaz, dinin örgütselliği (öze kar­şılık biçimselliği de denebilir) yer yer olumsuz da denebilecek bir değişim de ge­çiriyor. Esasen modern toplumlarda dinin iki sosyal algılanış düzeyi vardır. Genel olarak bir kimlik görevini yerine getirme, dinî pratiklere bağlı olarak bir din ce­maatinin üyesi olma. Hayatında hiçbir camiye gitmemiş bir kimse kendini Müslü­man, kiliseye uğramamış kimse de din söz konusu olduğu zaman kendini Hristiyan olarak görmektedir. İkinci boyut örgütselliği ve özel olarak da eylemsel davranış­ları gerektirmektedir. Modern yapılanmaya bağlı olarak zayıflayan kısım da genel­de bu boyuttur.

Bu durum Weber’in dediği gibi düzenli bir büyü bozuluşu olmadığı için hızlı ve farklı inanç patlamalarını da yaşayan bir toplumdur. Dolayısıyla dinle ilişkisi klasik sekülerizm tezinin iddia ettiği gibi düzenli, bir dinden uzaklaşma değildir. Özellikle yeni kent dindarlığı bunun en önemli delillerinden birisidir.

En rasyonel kabul edilen toplumlarda gaipten haber verme, ruhçuluk ve ben­zeri irrasyonel tecrübeler varlığını sürdürmektedir. Dolayısıyla düzenli bir rasyo- nelleşme anlamında sekülerleşmenin varlığından söz edilemez. Söz konusu edilen değişim sürecinde insanların, ihtiyaç duydukları dinleri kendilerinin oluşturduğu­nu ileri süren iddia da doğru değildir. Bir süreklilik taşımadığı ve ortak bir aidiyet ifade etmediği sürece bu mekanizmalar zaten din sayılmazlar.

Modern kültür ortamında din ile ilgili belli eğilimler, bir seri yeni gelişme ya­şanmaktadır. Bu eğilimlerin birincisi, dinî kimliklerin şekillenmesinde küçük grup­ların büyüyen önemidir. Bu yeni ortamda dine ait kolektif inanç ve düşünceler yet­memekte yeni oluşmuş dinî cemaatler bazında benimseme ve benimsetme ihtiya­cı ortaya çıkmaktadır. Yani din için özel bir şeyler yapma gereği duyulmakta, bu hem gönüllüler hem de muhatapları açısından bir manevi doyum sağlamaktadır (Herveu-Leger, 121). Kaldı ki başkasıyla paylaşmaya yönelik eylemler geri dönüş­lü olarak her zaman inancı pekiştirici bir işlevi yerine getirmektedir.

İkinci eğilim, genel bir kimlik olarak önceki genel mezhep-tarikat çizgisinin sür­mesidir. Hatta bunları güçlendirici bir süreç de yaşanmaktadır. Bu ait olma inanma­yı, inanma ise ait olmayı gerektirmektedir. Bunun için de gerekçeler üretilebilmek­tedir. Şüphesiz modern toplumla din arasında sanayileşmeden kentleşmeye, bunla­ra uygun örgütlenişlere kadar hemen bütün olgularla bir bağlantı kurulabilir.

Doğadan daha fazla yararlanma esasına dayalı bir olgu olan sanayi, tabiatı itibarıyla içkindir. En azından kutsallığı esas almaz. Bu durum onun üzerine kurul­muş günümüz modern sanayi toplumuna da yansır. Sanayi toplumları hızlı bir de­ğişim temposuna sahiptirler. Buna karşılık din bu hızlı değişim süreci içinde yer al­mamaktadır. Dolayısıyla değişmediğini varsaydığı dine karşı bir tavır koymakta, onu en azından dışarıda tutmaya çalışmaktadır. Yani modern toplumlarla din ara­sında bazı temel konularda birebir bir uyum bulunmamaktadır.
Klasik sekülerizm tezinin iddiasına göre günümüz toplumlarında din kaçınıl­maz olarak dünyevileşmekte, dolayısıyla da zayıflamaktadır. Uzun zamandır etkin olan bu tez günümüzde ciddi bir biçimde tartışılmakta ve büyük çapta da redde­dilmektedir. Herveu-Leger, modern toplumların dinî gelişimi ile ilgili sekülerizm gibi teorik düşüncelerin Batı’da yıllardır tek bir değerler dizisinin egemenliği altın­da olduğunu söylemektedir. Bu değerler dizisi rasyonelleşme süreci, bireysel özerklik iddiası ve kurumların farklılaşması anlamına gelen modernite ile büyük tarihî dinler tarafından temsil edilen din olgusu arasında var olan yapısal bir uyum­suzluk paradigmasıdır (1998, 109).Bunun için evrim kuramının, toplumların kültürel gelişmeleriyle paralel olarak tek Tanrılı din ve inançlara ulaşacağına ilişkin öngörüsü doğrulanmamıştır. Batı toplumları bilim ve teknikte baş döndürücü bir gelişme yaşamalarına rağmen din­de bu gelişmeyi gösterememişlerdir. Bu gün Batı dünyasına pagan bir inanç siste­mi hakimdir. Doğası itibarıyla tek Tanrılı bir din olan Hristiyanlık bile bir üçleme­den çıkıp arı duru bir Tek Tanrı inancına ulaşamamıştır. Yani sanayi gibi modern kültürel unsurlarla din her hâliyle dayanışmalı bir ilişki biçimine sahip değildir. Bir başka deyişle sanayi olgusu ve onun sosyal/ekonomik sistemi sayılan kapitalizm dine doğrudan bir ihtiyaç duymamaktadır. Sanayi din gibi insanın özlük alanına
ilişkin bir oluşum değildir. Din amaçsal, sanayi araçsal bir olgudur. Ne var ki iradi olarak yaşanan amaçsal, hayatta gerçek yerini bulamazsa araçsal onun yerini de doldurmaktadır ki sanayi toplumlarında yaşanan da budur.

Bu yaklaşım değişik düşünürlerde farklı biçimlerde ifade edilmiştir. Ama genel­de hepsi somut ifadesini Weber’de gösteren rasyonel ve irrasyonel ikileminde bul­muştur. Buna göre tartışmayı gerektirmeyecek biçimde din irrasyonel, modern kül­türel gelişme ise rasyonel idi. Bu hâliyle modernite din düşmanı olmasa bile onun Tanrı ve Peygamber gibi en temel olgularına karşı kayıtsızdı.

Bu teze göre mutlak bir sekülerizm süreci işliyordu. En önemli argümanları da belirtildiği üzere gittikçe artan rasyonellik, dinî mutlak etkilediği var sayılan kırsal­dan kentsele taşınma, geleneksel dinî kurumsallaşmaların çözülüp yerini modern yapıların almasıdır. İnsanların mabetlere devamında azalma bunun en somut delil­lerinden birisiydi.

Ne var ki bunların hiçbirisi uzun zaman nesnel gerçekliklerle yüzleştirilmedi. Mesela Herveu-Leger’in de belirttiği gibi bu gün 19. yüzyıldakinden daha dindar bir Amerika var. Her dört Amerikalıdan birisinin Evanjelist olması ve bunu bilinçli olarak benimsemiş olması da bunun en açık delilidir. Kaldı ki doğal bir seküler sü­reçten bahsedenler, dünden bugüne dinî sıkı bir denetim altında götürmek için yo­ğun bir çaba harcaya gelmişlerdir.

Aynı kurama göre din, çevrenin iyi eğitim görmemiş kırsal kesim insanlarının işiydi. Hâlbuki tam tersi bir durum ortaya çıktı; din, merkezde kentlerin eğitim gör­müş geniş bir kesiminin işi hâline geldi. Türkiye’deki başörtüsü yasağı ve katsayı engeli, kentleşme ve eğitim seviyesi gittikçe yükselen çevre kökenli geniş bir din­dar kesimin önünü kesme girişimiydi ki bu örnek söz konusu kuramın gerçek di­şiliğinin açık delillerinden birisidir.
Üstelik bu süreçte, modern dünyada din, özel bir manevi alan olmanın ötesineİşin gerçeği sekülerizm bütünüyle bir toplum içinde dinin gerilemesi değil, fa­kat dindarlık formlarının genel bir yeniden şekillenmesidir. Yenilik ve değişime öncelik vermesinden dolayı yapısal olarak belirsiz hâle gelen bir toplumda inanç­ların daha genel ve yeniden dağıtımının bir parçasıdır (Hervieu-Leger, 1998, 112). Yani din kalkmadı, gerilemedi ancak tarihsel din kalıpları zayıfladı. Hatta yaygın kuramda yeri bulunmayan bir yükseliş yaşandı. İşin daha ilginci bütün bu gelişme­ler sadece geleneksel din kalıplarının ayrıştığını göstermedi, öyle sanıldığı ve iddia edile geldiği gibi tek türden bir modernitenin olmadığını da ortaya koydu. Bir baş­ka deyişle dinî faktörler de moderniteyi bir parçalanmaya uğrattı.

geçip spor, siyaset, çevrebilim, müzik gibi hayatın çok farklı alanlarında kendini gösterir hâle geldi. Hatta bu açıdan denebilir ki farklı kitleler değişik alanlarda din­darlığı keşfetmeye hazırdırlar. Önceden kabul edildiği şekliyle yalnızca dinî bir özel alan yok, din yalnız mabede değil artık her alana girebilmektedir.

Dinin bir taraftan geleneksel kalıplarının çözülüşü, diğer taraftan farklı alanlar­da yaygınlaşması, uzun süredir egemen kılına gelen ve peşinen din ve modernite arasında bir ters orantı gören sorunlu akılcılıkla çözülebilir gözükmemektedir. Açıkça denebilir ki buradaki çelişki sırf moderniteden değil, onun adına sürdürü­len bir yanlış kuramdan kaynaklanmaktadır. Aslında dinin ne kadar modernleştiği ve tabii buradan nasıl bir problem doğduğu sorusuna verilebilecek cevap biraz da dinden ne anladığımızla ilgilidir.

Gelinen noktada diyebiliriz ki dinî karakterize eden bir inanma ve eylem alanı vardır ama bunun tek türden bir biçimlenme şekli yoktur. Buna göre de din orta­dan kalkmıyor, bazı kereler yadırganan yeni kalıplar oluşuyor. Burada aranması gerekli önemli noktalardan birisi herhâlde sürekliliktir. Buna göre tüm değişiklik­lere rağmen bir süreklilik varsa din de varlığını sürdürüyor demektir. Otantiklik ise daha farklı bir sorundur ve doğrudan modern süreçle ilgili değildir. Çünkü gele­neksel gelişim içinde de din hep değişime uğramış, orijinalitesi bozula gelmişti. Söz konusu sürekliliğin ise dinî geleneğe bağlayan önemli noktalardan birisi oldu­ğunda şüphe yoktur.

Bütün bu gelişmeler içerisinde insani hayatın dinden arınması anlamına bir se- külerleşmeden söz edilemezse de dinin algılanmasında bir dünya vurgusunun ol­duğunda da şüphe yoktur. Onun için konuyu biraz daha açmakta yarar vardır