DİN ve KÜLTÜR

35

DİN ve KÜLTÜR

Yukarıda işaret edildiği üzere, hakikaten, toplumsal yapının bir modelini oluşturan toplum kültürünün içerisinde maddî unsurlar ile manevî unsurları birbirinden ayırt etmek mümkün olup; maddî kül­türe toplumun üretim araçları, taşıtlar, saklama ve koruma âletleri vb. dahil olurken, manevî kültürü, toplumun inançları, düşünceleri, gele­nek ve görenekleri, duyguları ve davranışları, tarihî kahramanları ve mukaddes değerleri meydana getirmekte ve şu hale göre toplum kül­türünün içinde bilim, sanat, hukuk, iktisat, ahlâk, siyaset vs.nin yanın­da din de çok önemli bir yer işgal etmektedir. Gerçi kültür, bir canlı organizma gibidir ve üstelik onun saklanması ve korunması toplum­sal bir süreçtir. Bu anlamda kültür, yaşayan kuşakların kendi zekâ, ye­tenek, ihtisas ve eğitimlerine göre geçmiş nesillerden devraldıkları bir sosyal mirastır. Öte yandan kültür, onu oluşturan unsurlar ve bunla­rın arasındaki denge, zamana ve şartlara göre gelişir ve değişir. Bu ne­denle, dinin sosyo-kültürel yapı içerisindeki fonksiyonları da durum ve şartlara göre değişebilmektedir. Geleneksel toplumda din, kültürü­nün “bütüncül” (holistik) yapısına hâkimdir. Bu bakımdan, bu tür toplumlarda din kurumu, kültürel normların özünü teşkil eden ve kültürün psiko-sosyolojik yönünü oluşturan inanç ve faaliyet biçimle­rinden ibarettir. Buna karşılık, geçmişteki yüksek kültürlerden başla­yıp modern sınaî kültürde zirveye erişmiş bulunan bir “ayrımlaşma” (differentiation) süreci sonucu, giderek toplum kültürünün çeşitli alanları birbirinden uzaklaştığından ve doğrudan doğruya dinin etki­lerinden sıyrılarak dünyevîleştiğinden (sekülarizasyon), dinin de gide-^ rek kendi öz alanına çekilip orada kurumlaşıp derinleştiği ve mü’min- lerin salt dinî hayatını düzenler bir durum aldığı görülmektedir. Bu nedenle, özellikle günümüzün modern toplumlarınm karmaşık sosyo­kültürel organizasyonu içinde dinin yeri eskinin geleneksel toplumla- rının yapısına oranla esaslı bir değişikliğe uğramıştır. Ancak, modern sanayi toplumlarında dahi, kişileri kutsalla karşı karşıya getirerek şah­siyetlerinin birliğini sağlayan ve onları parçalanma tehlikesine karşı koruyan din, bu durumuyla da, kültürün kendisinden soyutlanması ve ayrılması mümkün olmayan önemli bir parçası olmakta devam et­mektedir. Bu anlamda, bir din filozofu olan D. M. Edwards*\a birlik­te “kutsal”m, iyi, gerçek ve güzel gibi değerlere eklenen bir dördün­cü değer olmak yerine, bu değerlerin kendisinden doğduğu “ana rah­mi” (matrice) ve dinin “kültür ağacının bir dalı değil, gövdesi” oldu­ğunu belirtebiliriz. Esasen din, kültürel bir evrenselliğe sahiptir ve yeryüzündeki tüm kültürler, ne kadar ayrımlaşmış ve farklılaşmış olurlarsa olsunlar, bazı şekiller altında dinî özellikler taşımaktadırlar. Öte yandan, dinî kültür, genellikle toplumsal yapı ile bütünleşmiş bir yöne sahip bulunduğu gibi, bunun yanı sıra kutsal bir fenomen olarak din, yine de bir ölçüde toplum yapısının tamamen dışında çalışan “özerk” bir mekanizmaya da sahiptir. Bu bakımdan da, din ve kültür münasebetleri sosyolojik bakımdan ele alınıp inceleme konusu yapı­lırken, onun kendine has bu iç ve dış dinamiklerinin çok iyi hesaba katılması gerekmektedir.