İLKEL TOPLUMLARDA SOSYAL FARKLILAŞMA VE DİN

26

İLKEL TOPLUMLARDA SOSYAL FARKLILAŞMA VE DİN

Basit toplumlar veya daha yerinde bir ifade ile az farklılaşmış top­lumlar olarak bilinen ilkel kültür düzeyindeki toplumlarda efsaneler, ibadet ve teşkilatla ilgili hususlar çoğu zaman bir klandan ötekine de­ğişmekle birlikte, her klanın kendi içerisinde aynı kalmaktadır. Klanın başkanı aynı zamanda hem dinî ve hem de dünyevî lider durumunda­dır. Klan içerisinde icra olunan dinî ayinlere başkanlık etmek görevi de ona düşmektedir. Ortaklaşa mülkiyetin hakim olduğu klanda yaş ve cinsiyet bakımından ilkel bir iş bölümüne rastlanmakta olup, bu tür ilkel toplumlarda toplumsal mevkiin tayininde “irst” avantajlarm t(ferdîn başarılardan daha üstün bir rol oynadıkları anlaşılmaktadır.

Öte yandan, kişilere tanınan sosyal mevki hangi yolla kazanılmış olursa olsun, bu durumun kişilerin dinî hayat ve faaliyetlere iştirakle­ri bakımından birtakım etkilerde bulunmaktan geri durmadığı görül­mektedir. Gerçekten de, ilkel toplumlarda toplumsal mevkileri ve sta­tülerine bağlı olarak bazı dinî fonksiyonların belli kişilere tahsis edil­dikleri anlaşılmaktadır. Aynı şekilde, sosyal mevkiin yanı sıra “sülâle” ve “zenginliğe” bağlı olarak ibadetle ilgili bir kısım görevleri bazı ki­şilere verme eğilimine ilkel toplumlarda sık sık rastlanmaktadır.

Tüm toplumlarda olduğu gibi, ilkel toplumlarda da sosyal mevki, sülale ve zenginlik faktörlerinden ileri gelen toplumsal farklılıkların yanı sıra önemli bir sosyal farklılaşma faktörü de “cinsiyet”tir. Toplu­mun cinsiyete göre bölünmesinin dinî hayat ve faaliyetlerde de yansı­dığı sık sık görülen bir olaydır. Nitekim, ileri toplumların dinlerinde olduğu gibi ilkel toplumlarınkinde de, bazı tabu’lar (dinî yasaklar) ka­bilenin birtakım fertlerini ve özellikle kadınları bir kısım iş ve faali­yetleri yapmaktan muaf tutmaktadır. Cinsiyet farkı ve buna bağlı ola­rak ortaya çıkan toplumsal farklılıkların, kadınların dinî faaliyetlere iştiraklerinde önemli etkileri görülmektedir. Çeşitli nedenlerle gerek ilkel ve gerekse ilerlemiş toplumlarda genellikle kadınların erkekler­den daha çok dinî hayata eğilim gösterdikleri anlaşılmaktadır. Buna karşılık, genellikle kadınlar ibadetle ilgili fonksiyonların yürütülmesi ve yönetiminde ikinci planda yer almakta olup, ibadete müteallik önemli vazifeleri görenler erkekler olmaktadırlar. Pek çok ilkel ka- vimlerde ve özellikle Afrika’da kadınlar hususî ve ayrı bir ibadet şek­line sahiptirler. Avustralya ve Melanezya’da ise kadınlar cemâat kül­tünden tamamen tecrit edilmiş durumdadırlar. Başka bir kısım ilkel kavimlerde ise dinî ayin ve törenler sırasında duaları yapmak görevi sadece kadınlara düşmektedir. Öyle anlaşılmaktadır ki, kadınların toplumsal ve kültürel ve hattâ fizyolojik ve psikolojik durumlarıyla, ibadetle ilgili olarak gördükleri fonksiyonlar arasında yakın münase­bet bulunmaktadır.

İlkel toplumlarda gözlenen bir başka temel toplumsal farklılaşma faktörü de “y#$”tır. Gerçekte yaş faktöründen ileri gelen gruplaşma­ların, tıpkı daha önceki sosyal farklılaşma faktörlerinde olduğu gibi sadece ilkel kavimlerde değil fakat aynı zamanda toplumsal farklılaş­ma olayının son derece kesin hatlarla belirlenmiş bir uzmanlaşmaya yöneldiği karmaşık toplum ve ileri kültürlerde dahi büyük rolleri bu­lunmaktadır. Esasen, tıpkı cinsiyet bölünmesinde olduğu gibi yaşa bağlı olarak da gerek karmaşık ve gerekse az farklılaşmış toplumlarda daima farklılaşmalar ve ayrılmalar mevcuttur. Zira, bu iki faktör, top­lumda statü çeşitlenmelerim belirleyici roller oynarlar. Erkek veya ka­dın, çocuk, genç, orta yaşlı ya da ihtiyar olmaya bağlı olarak toplum­da işgal olunan pozisyon ve yerine getirilen görevler farklıdırlar. Az farklılaşmış toplumlarda her cinsiyetin kendine mahsus koruyucu ilâ­hı bulunduğu gibi, aynı zamanda belli yaşlardakilerin kabul edildikle­ri dinî grup ve cemâatler, ayinler ve üstelik hayatın belli dönemlerin­den ötekilere geçişlerde uygulanan geçiş ayinleri mevcuttur. Nitekim, J. Wach ta, hemen hemen tüm toplumlarda kesin sonuçlu dinî tecrü­beler ve yaratıcı dinî atılımların genellikle gençliğe ya da en azından orta yaşlardakilere ait bulunmasının muhtemel olduğunu ifade et­mektedir. Aynı şekilde M. Hamidullah, İslâmiyet’i ilk kabul edenlerin genellikle genç yaştaki kimseler olması vakıasına dikkati çekmektedir. G. Le Bras ise, insanlığın ilk devirlerinden bu yana dünya nimetleri­nin yaşlılardan ziyade gençlere cazip göründüğünü belirterek, yaş ilerledikçe dindarlaşma sürecinde belli bir artış kaydedildiğini ifade etmektedir. Gerçekten de yaş gruplarının dinî yaşayıştaki rolleri bü­yüktür. Genç yaşlardakilerin dine karşı belli bir kayıtsızlık gösterme­lerine karşılık, yaş ilerledikçe dine karşı bağlılık da artmakta ve ço­ğunlukla teşkilatlanmış ve gelenekleşmiş din içerisinde hâkim rolün yaşlılara düştüğü müşahede olunmaktadır. Nitekim, ülkemizde dinî hayat üzerine yapılan anketler de genellikle halkın çizdiği din adamı portresinin yaşlı kimselerin vasıflarını taşımakta oluşu, yukarıdaki hükmü doğrulamaktadır. Esasen toplumların dinî hayatı içerisinde yaşlılar tradisyonalizm ve muhafazakârlığın temsilcileri olarak gözük­mektedirler. Dinî ihtidalar ise genellikle hayatın erken yaşlarında or­taya çıkmaktadırlar.

İlkel toplumlarda gözlenen önemli bir toplumsal farklılaşma fak­törü de “meşguliyef’tvt. Esasen meşguliyet ve iş bölümünün artması ve meslekî uzmanlaşmanın kökleşmesi, ilkel toplumlardan karmaşık top- lumlara doğru gidildikçe önemli sosyal farklılaşmalara neden olmak­tadır. Bazı ilkel toplumlarda zayıf bir meslekî ihtisaslaşma mevcuttur. Buna karşılık Melanezyahlar, Polinezyalılar, Afrika ve Amerika yerlile­rinde ileri derecede bir meslekî ihtisaslaşma görülmektedir. Bir kısım

ilkel toplumlar, kendi hâkim meslekî faaliyetleri ve meşguliyetlerine göre avcı, balıkçı ve çoban gibi sınıflara ayrılmaktadırlar. Aynı şekilde, meslekî faaliyetlerin cinsi, bu toplumların göçebe ve yerleşik olmaları­nı da etkilemektedir. Konumuz bakımından dikkate değer husus, bu toplumların meslekî faaliyetleri veya meşguliyetlerinin dinî yaşayışla­rıyla çok yakından ve sıkı münasebet halinde olup, pek çok durumlar­da bu ikisinin iç içe bir durumda oluşudur. Gerçekten de, ilkel toplum- larda yiyecek.derleme, hasat ve av gibi faaliyetlere belli dinî ayin ve tö­renler refakat etmektedirler. Dinî motifler sadece meslek seçimini et­kilememekte, fakat aynı zamanda belli işler ve meslekler karşısında ta­kınılan tavır üzerinde de belirleyici bir rol oynamaktadırlar. Esasen Durkheim’in belirtmiş olduğu üzere bu toplumlarda dinin dışında he­men hemen hiçbir faaliyet mevcut bulunmayıp, her iş ve davranış az çok dinî bir renk taşımaktadır. Zira bu safhada, sosyo-kültürel hayatın hukuk, iktisat, ahlâk, eğitim ve sanat, felsefe, ilim, siyaset, vs. gibi tüm kesimleri doğrudan doğruya dinin etkisi altında olup, esasen bu ku­ramların dinin dışında bir varlığı da söz konusu değildir. Din, ilkel ka­bilelerin toplumsal hayatında tam manasıyla hakim durumda olup, ka­bilelerdendi birlik ve bütünlüklerini onun sayesinde sağlamaktadırlar. Yiyecek derleme ya da başka faaliyetler için dağılan toplumdaki top­lumsal bütünlük dinî ayinler sayesinde sağlanır.

Kısacası, ilkel ve az farklılaşmış toplumlarda cinsiyet, yaş, sosyal mevki, sülâle, zenginlik ve meşguliyet, toplumsal farklılıkların belir­lenmesinde temel faktörler olup, bu durum az çok dinî faaliyetlerde de yansımaktadır. Öte yandan, organik cemâat bağları ile dinî bağla­rın çakıştığı bu tür toplumlarda din temel bir toplumsal bütünleşme faktörüdür.