DİNİN KİŞİSEL ve TOPLUMSAL FONKSİYONLARI

54

DİNİN KİŞİSEL ve TOPLUMSAL FONKSİYONLARI

Dinin, toplumlarm sosyo-kültürel organizasyonu içindeki önemli mevkiî sebebiyle Bacon, “Din insanlığın en önemli bağıdır” demekte­dir. Nitekim Bergson da, hangi sebeple sosyal olursa olsun, her halü­kârda dinin bir ‘toplumsal rolü’nün bulunduğunu, ahlâk ve dinin kay­nağı hakkındaki incelemesinde ısrarla belirtmektedir. J. Wach, dinin toplum hayatındaki ‘parçalayıcı rol’üne de işaret etmekle birlikte, onun özellikle ‘yapıcı, birleştirici ve bütünleştirici rol’ü üzerinde önemle duruyor ve hattâ bunun birincisinden daha güçlü olduğunu da önemle belirtiyor. Bu bakımdan, belirtmek gerekir ki, dinin en önemli toplumsal fonksiyonlarından biri, onun toplumsal düzenin korunmasını sağlayıcı “muhafazakâr fonksiyon”unda toplanmaktadır. Bu yönü altında din ve dinî inanç ve normlar, toplumda önemli bir ‘sosyal kontrol rolü’nü üstlenirler. Dindeki günah-sevap ve helâl-ha- ram gibi normlar, aynı zamanda ve birçok durumlarda toplumdaki “ahlâkî normların temel ölçütlerini sağlayıcı fonksiyonlar” görürler. Dinin, dinî inaçlar ve uygulamaların, ayin ve törenlerin “toplum da­yanışmasını güçlendirici roller”i bulunmaktadır. Aynı şekilde din, kişi ve topluma, içinde yaşanan dünyaya ve hayata bir “anlam kazandır­ma fonksiyonu” görür ve böylece onların dünya görüşleri ve hayat an- layışlarınm şekillenmesinde önemli roller üstlenir. Dinin muhafazakâr fonksiyonunun yanı sıra aynı zamanda “yaratıcı fonksiyondan da bu­lunmaktadır. Bu bakımdan, işaret etmek gerekir ki, din sistemlerinin çok önemli bir özelliği de, çoğu zaman toplum hayatındaki salt dinî fonksiyonlarının yanı sıra başka birçok toplumsal fonksiyonları da görmeleri nedeniyle, sosyal kurumlar arasında tamamlayıcı bir göre­ve sahip olmalarmda toplanmaktadır. Kişisel ve toplumsal kimlik be­lirlenmesi ve özellikle hızla değişen toplumlarm kimlik problemleri­nin hallî açısından dinin bu tamamlayıcı fonksiyonlarının önemi bü­yüktür. Hıristiyanlıkta ve özellikle Batı Avrupa’da manastırların hem dinî hem de ekonomik fonksiyonları bulunmaktaydı. Türk toplumun- da da tekkeler hem birer dinî kuruluş hem de, Osmanlılar dönemin­de bugünkü derneklerin fonksiyonlarına benzer görevleri üstlenmiş­lerdir. Bu bakımdan, bir Türk sosyoloğu olan Ş. Mardin, İslâmiyet’in genel sosyolojik özelliklerini şu şekilde sıralıyor :

  1. Toplumun genel hatlarını tamamlayıcıdır,
  2. Talimât ve yön vericidir (normatif),
  3. İdeolojik ve kültürel anlamları topluma mal edicidir,
  4. Kişinin korunmasını sağlayıcıdır,

e İkincil grupların yokluğunda toplumsal seyyaliyeti sağlayıcı fonksiyonlar görür.1

Psikologlar ve meselâ bir din psikoloğu olan Allport, uluhiyet an­layışlarının çeşitliliği ve karmaşıklığı ile beşerî ihtiyaçlar ve eğilimle­rin tenevvüü arasındaki yakın ilişkiye dikkati çekmekte ve her ne ka­dar kişiler nadiren farkına varsalar da, onların Tanrı’ya yönelmeleri­nin genellikle hali hazır ihtiyaçlar, durumlar ve eğilimlerce belirlendi­ğini ifade etmektedir.[1] [2]

Her halükârda insanın korkuları, şüpheleri, acizliği, çaresizliği, yalnızlığı, mahrumiyeti, başarısızlığı, hayal kırıklığı, sevgisizliği, öteki pek çok arzu ve isteklerinin karşılanması, günah, ıstıraplar, acılar, suç­luluk duygusu, pişmanlık, hayal kırıklığı, haksızlık, ve adaletsizlik gi­bi hallerde din ve Allah inancı insan için en önemli bir sığmak ve ümit kaynağıdır. Meselâ ölüm korkusunun yıkıcı etkilerine karşı, kişiler ve toplumların güvenip bağlanabilecekleri ve onları hayata bağlayabile­cek en önemli şeyin Allah’a tevekkül ve ahret inancı olduğuna hiç şüphe yoktur. Bu anlamda her halde dinin dışında ve onun yerini dol- dura bilecek hiçbir profan mutlak değer mevcut değildir.

Esasen, hemen her devirde, hızla değişen toplumlarda ve özellik­le de aşırı lâikleşme, ferdiyetçilik, ruhsuz bir teknoloji, atomlarına ay­rılmış bir toplum ve anonimleşme sonucu tecrit edilerek insanın yal­nızlığa ve çaresizliğe itildiği modern toplumlarda, dinî grup, cemâat ve hareketler, insanların bu infiradı ve derin endişesi için melce oluş­turmayı çağrılarının merkezine yerleştirmişlerdir. Zira insanoğlu için, belki de sevgisizlik, yalnızlık ve hiçlik duyguları kadar elem verici bir durum mevcut değildir ve ancak Allah inancı, din duygusu, ebediyet ümidi ve inananlarla beraberlik bu lânetli durum için mutlak bir çare olur. Esasen din, insanın sıkıntıları ve özellikle de modern insanın karşı karşıya bulunduğu önemli bir psikolojik problem olan strese karşı da dikkate değer bir ruhsal huzur kaynağı oluşturmakta ve b öy­lece ruh sağlığı bakımından önem taşımaktadır.

Maamafih, yanlış bir din ve eğitim anlayışına dayalı baskılı ve ür­kütücü din eğitiminin de, şahsiyet gelişmesi ve ruh sağlığı yönünden olumsuz sonuçlar doğurduğunu önemle ve ısrarla belirtmeliyiz. Bu anlamda aileden itibaren en yüksek kurumuna kadar din eğitiminin ve özellikle de İslâmî dinî eğitimin Kur’ân’da zikri geçen “sevgi, hik­met, güzel öğüt ve müjdeleyip nefret ettirmeme” ilkelerine dayanma­sının gerekliliğini önemle vurgulayalım.

[1]   Ş. Mardin, Din ve İdeoloji, Ankara, 1969, s. 72.

[2]    G. Allport, The Individual and His Religion, New York, 1950, s. 10-11.