Modern Dönemde İslâmiyet

0
45

Modern Dönemde İslâmiyet

Aslında, özellikle Hıristiyanlık ve Yahudilik gibi Sami kökenli iki dinin rekabet ortamında, putperest Arapların arasında ortaya çıkan İslâmiyet, bir yandan daha başlangıçtan itibaren kendini Hz. İbrahim kanalı ile bir şekilde bu iki dine bağlar ve onlara tek ve müşterek bir Allah inancı etrafında birleşme çağrısında bulunurken, öte yandan onlarla bir şekilde çatışmaktan da kendini kurtaramadı. Önce Yahudi- ler ve sonra da Hıristiyanların aleyhine gelişme eğilimi gösteren İslâm fethi, Endülüs’le birlikte Avrupa’ya uzandı. Anadolu ise erken dö­nemden itibaren önemli bir karşılaşma bölgesi oldu. XI. yüzyıldan iti­baren, Anadolu’nun Türkleşmesi ve İslâmlaşması ve Müslüman Türk fethinin Avrupa’ya doğru gelişme göstermesi gerginliği ister istemez artırdı. Bu dönemlerden itibaren başlayan, Haçlı seferleri İslâm/Hıris- tiyan karşılaşmasının bir başka önemli safhasına işaret etmektedir. Bu­nunla birlikte, özellikle XIV yüzyıldan itibaren, Osmanlı hakimiyeti altında inisiyatif çok büyük ölçüde Müslüman Türklerin elinde bu­lunmaktadır. XVI. yüzyıl ise Osmanlınm siyasî bakımdan olduğu ka­dar kültür ve medeniyet bakımından da gelişmesinin en yüksek düze­ye eriştiği bir döneme işaret etmektedir.

Bununla birlikte, genelde İslâm kültür ve medeniyeti çok çeşitli nedenlerle, yukarıda da işaret ettiğimiz gibi, Türklerin büyük kitleler halinde İslâm dinine girmeye başladığı, daha X. yüzyılda artık dina­mizmini yitirerek bir tür gelenekleşme, standartlaşma ve durgunluk dönemine meyletmiş olup, süreç müteakip asırlarda da artarak devam etmiştir. Bu çerçevede, her şeyden önce bilimler derlemeci ve eskinin tekrarına yöneldiler. O derecede ki, bir dönemden itibaren en çok şerhler ve haşiyeler düzeyinde bilim üretilebildi ve bu arada felsefeye karşı tepkiler de giderek arttı. Hattâ, M. Arkoun’a göre İbn jRöşd’den sonra İslâm dünyasında felsefe hareketine pek rastlanmadı[1] ve bu da fikrî durgunluğu artırdı. Gelenekleşmenin statikleşmeye yönelerek durağanlığa dönüşmeye yol tuttuğu bir ortamda Felâsifeye karşı reak­siyonlar şiddetlenmeye başladı. Bilindiği gibi, bu çerçevede, felsefeye karşı tepkilerin en şiddetli temsilcileri İsfahanı, Şehristanî ve özellikle de Gazali olmuştur. Özellikle bu sonuncusunun, Sünnîliğe muhalif tüm akımları damgalamak sûretiyle, ancak bu arada Sünnîlikle Tasav­vuf arasında bir uzlaşma sağlayarak, standartlaşmayı dinî bir atmos­ferde kalıplaştırdığı ve bunun da durağanlığın ana form ve nedenle­rinden birini oluşturduğu öne sürülmektedir. Her halükârda, böylece felsefe Sünnî öğretim içerisinde heterodoksi damgasını yemiş oldu. Hanbelilik ise, felsefeyi daha da şiddetle ret ve mahkûm etti. İbn Rüşd’ün gayreti pek bir yankı uyandırmadı ve esasen ondan sonra, İs­lâm dünyasında Sûfî ve Şîî çevrelerdeki cılız varlığının ötesinde öyle kayda değer bir felsefe hareketine zamanımıza kadar pek rastlanma­dı. Hattâ, Osmanlı’mn gücü ve ihtişamının en yüksek noktasına eriş­tiği dönemin, felsefeye karşı reddiyelerin de artışı ile karakterize ol­makta bulunuşu kayda değerdir. Buna karşılık, dönemin gözde bilimi Fıkıhtır ve medrese öğretimi esasında bunun taklidî ve ezberci bir öğ­retimi üzerine temellenmiş bulunmaktadır. Müsbet bilimler ise cılız birtakım çabaların ötesinde pek bir gelişme göstermemiş; bir dönem sonra da tamamen dışa bağımlı hale gelmiştir. Hattâ pratik zihniyet zaman zaman onlara karşı olumsuz tavırlar sergiledi ve Şerhindi örne­ğinde görüldüğü üzere en çok asgarî pratik bilgilerle yetinmeyi tavsi­ye etti. Bu arada, başta Kur’ân âyetlerini kullanma yoluyla olmak üze­re büyücülük, muskacılık, falcılık, kehânet, astroloji, simya, spiritizm, kabbalizm, okkültizm, mistisizm ve hurafelere inanç ve buna göre şe­killenen uygulamalara rağbette giderek çok büyük bir artış gözlendi. Tıp ve sağhk sorunları başta olmak üzere birçok toplumsal faaliyetler büyük ölçüde bu tür uygulamalara kurban edildiler. Medrese sistemi yoluyla gittikçe teşkilatlanma gösteren geleneksel eğitim ve öğretim zamanla skolastik, ezberci, yeniliğe karşı ve tekrarcı bir hüviyette bü­ründü ve durağanlaşmada önemli bir pay üstlendi. Geleneksel İslâmî ilimler tekrarcılık ve savunmacılıktan öte pek bir çaba içinde görün­mediler. Mezhep zihniyeti onlara’ çok erken dönemden itibaren tipik bir biçimde apolojetik ve doksolojik bir hüviyet verdi. Bu çerçevede anlaşılan ilk önce Tefsir ilmi alanında durgunluk baş gösterdi; nakil­cilik, İsrailiyat ve mitoloji inisiyatifi ele aldı. Fıkıh bir dönem sonra iç­tihat kapısını kapatarak taklitçiliğe meyletti. Kelâm ilmi dogmatik ve apolojetik bir karakterde karar kıldı ve orada çoğu zaman Cebriyeci eğilimler hakim göründüler. Dogma sürekli olarak aklı bastırdı ve ona nerede ise hiçbir hareket alanı bırakmadı. Böylece dinî düşünce don­du. Hoşgörü azaldı, mezhep çatışmaları arttı. Medrese ve Tekke gere­ğinden çok fazla abartılan bir sürtüşmenin içinde yüzeysel bir tartış­ma ortamında karşılıklı suçlamalarda tıkanıp kaldılar. Bütün bunlar ise, dünya ölçüsünde değişime ayak uyduramayarak, başta kültür ve medeniyet olmak üzere, toplumsal hayatın hemen her alanında han­tal bir zihniyet çerçevesinde statikleşmeye kapıyı açtı. Mitoloji ve ta­rih sürekli birbirine karıştırıldı ve müspet bir tarih şuuru gelişmedi. Tasavvuf dinamizmini kaybederek, cahil ve çıkarcı şeyhlerin elinde tembellik ve safsataya meyletti. Ekonomide ve özellikle de ticarette inisiyatif giderek elden kaçtı. Sanayi ve teknolojideki gerileme askerî alanda başarısızlıkları beraberinde getirdi. Sanat ve edebiyatta erken dönemden itibaren klasikleşme ve taklitçilik baş gösterdi, yaratıcılık kayboldu. Bazı sanatlar hemen hemen hiçbir gelişme gösteremediler. Taklitçilik, her çeşit yenileşme ve dışa açılmaya karşı “bid’at” zihniye­ti altında yenileşmeyi ret eğilimini güçlendirdi. Öyle ki, artan dina­mizm kaybı, orada bir tür kendi içine kapanma ve otarşik bir kendi kendine yeterlik zihniyetini beraberinde getirmiş; böylece gelenekleş­me, standartlaşma, içe kapanma ve kendini idealize etme, değişen dünya şartlarına dinamik uyum kabiliyetinin yitirilmesi, kendini yeni­leyememe ve inisiyatifi kaybetme sunucunu da beraberinde getirmiş­tir. Böylece, bir ilk dönemde dinamik, etkin ve egemen olan İslâm kültür ve medeniyeti, bu durumda giderek kendi içine katlanıp ke­mikleştikçe statik, edilgen, tepkisel, taklitçi, tekrarcı, muhafazakâr, bid’atçi, passeist (maziperest), totaliter, dogmatik, skolâstik ve savun­macı bir konuma ve hüviyete bürünmüş; bu şekilde, modern dönem­de yabancı kültür değerlerinin ağır bastığı bir değişim ortamında, ge­lişiminin belli bir döneminde standartlaştırılarak dondurulmuş ve böylece mitolojize ve idealize ve hattâ ideolojize edilmiş şekli altında­ki totaliter bir dinî kültür ve zihniyeti tepkisel bir anlayışla İslâm adı­na savunma yoluna giderek, değişime uyumsuzluk davranışları sergi­lemeye yönelmiştir.

Buna karşılık, Orta Çağ boyunca karanlıklar ve fanatizm içerisin­de yüzdüğü halde, Rönesans, Reform, büyük coğrafî keşifler ve özel­likle de XVIII. yüzyıldaki Sanayi Devrimi’ni müteakip modern za­manlardan itibaren Batı, gerek askerî ve siyasî, gerekse de teknoloji, ekonomi, kültür ve medeniyet bakımından tüm dünyada inisiyatifi tam anlamıyla eline geçirmiş bulunmaktadır. El işçiliğinden makineye geçişle karakterize olmaya başlayan modern Batı medeniyeti, kutsalla kutsal-dışım daha net bir biçimde ayırma eğiliminde olan ve orada toplumsal farklılaşmanın ve uzmanlaşmanın çok hızlandığı yeni bir toplum tipinin oluşumuna da imkân vermekte, bu arada yeni bir dün­ya görüşü, demokratikleşme, parlamenter rejime geçiş, insan hakları­na ve vicdan hürriyetine saygı, yeniliğe açıklık gibi özellikleri ile, tüm dünyada, geleneksel kültür ve medeniyetleri ile karakterize olan top­lum yapıları için, bu hali ile O, büyük bir tehdit oluşturmaktaydı.

Sanayileşme, hızlı üretim ve nüfus artışı, köyden kente göç, eği- tim-öğretimin ve kitle iletişim araçlarının dünya ölçüsünde yaygınlaş­ması, sömürgecilik, misyoner faaliyetler, ticarî ilişkiler gibi birçok yollar ve faktörlerin etkisi altında, dünyanın öteki kesimlerinin yanı sıra İslâm âlemi de bu değişim ve dönüşümlerden derin şekilde etki­lendi ve olay İslâm dünyasını bugün de bütün şiddeti ile devam eden köklü değişim ve dönüşüm sorunları ile karşı karşıya bıraktı. Üstelik, İslâm dünyasının, yukarıda da işaret edildiği üzere Hıristiyan Batı ile daha başlangıçtan itibaren bir şekilde çatışma veya en azından rekâ- bet içerisine girmiş olması olayı daha da karmaşık bir hale büründür­dü ve bu durum olaya karşı İslâm âleminin tepkisel tutumlar takınma­sında anlaşılan birinci dereceden bir rol oynadı. Mamafih, bu tür bir tavır alışta, İslâm dünyasının oldukça uzun bir zamandan beri gele­neksel ve muhafazâkar bir Kalıp içerisinde durağanlaşmasının da önemli payının bulunduğunu belirtelim. Gerçi orada, başlangıçtan iti­baren değişime karşı, uzlaşmacı, uyarlamacı ve sentezci eğilimler de eksik olmamıştır.[2] Ancak dinamizm kaybı muhafazakârlığın egemen­liği ile sonuçlanınca, uyarlamacı eğilim de sentezci gücünü kaybetmiş, bu durum değişim ve ona uyum ve uyumsuzluk süreçleri çerçevesin­de yeni tavır ve hareketlere kapıyı açmıştır. Meselâ Fıkıh alanında, normatif bir biçimde standartlaşma eğilimine karşı, değişimin icapla­rının baskısı altında çok erken dönemlerden itibaren “hile-i Şer’iye” uygulamaları kendini göstermiş ve bütün İslâm tarihi boyunca varlı­ğını sürdürmüş; modern dönemde ise, modernist İslâmî akımların, değişime dinamik bir uyum sağlama çerçevesinde, ana temalarından birini, bir taklitçilik ve gelenekçilik ortamında kapandığı iddia edilen ictihâd kapısının yeniden açılması meselesi teşkil etmiştir. Dünyevî, akılcı, tekelci ve normatif standartlaşma ve küllî yönelim bir yandan mistik tepkiyi doğururken öte yandan da akılcı felsefelere alternatif davetiyeler çıkarmakta; doğrudan doğruya hukuk ve yönetim alanla­rında ise toplumsal farklılaşma Kanunameler gibi sekliler uygulama­ları gündeme getirmekteydi. “Mehdi” önderliğinde kurtuluş beklenti­sinin yanı sıra “ihya” ve “tecdit” eğilimleri de eksik olmadı. Bu çerçe­vede gelenekleştirilip standartlaştırılarak idealize edilen ilk dönemle­rin Müslümanlığına yahut ana kaynaklara dönüş teması, XIII. ve XIV yüzyıllardan itibaren İbn Teymiye ile birlikte, değişime karşı hemen her arayış gayretinin leymotifi halini aldı. Öyle ki, modern Batı Me­deniyetinin gerekleri karşısında uyum arayışına yönelen İslâm dünya­sında, özellikle XIX. yüzyılda güçlenen Modernist akımın ana tema­sım da o oluşturdu. Bununla birlikte, Modernizm öncesi ıslahat hare­ketlerinin fundamentalizmi ile modernistlerin tasfiyeci reformizmi önemli farklılıklar göstermekte; bu sonuncusunda özellikle müspet bilimlere yönelme ve bu amaçla onları İslâmi esaslar ve kaynaklar üzerine temellendirme sûretiyle Müslümanlıkla bağdaştırma eğilimi temel bir karakteristiği oluşturmaktaydı. Hukukun çeşitli alanları, toplumsal konular, eğitim-öğretim, iletişim ve ulaşım, sosyo-ekono- mik sistem ve yapılar, kadının statüsü, kölelik, insan hakları ve özel­likle de siyasî yönetim konularında, XIX. ve XX. yüzyıllar İslâm dün­yasında önemli değişim ve dönüşümleri beraberinde getirdi. Eğitim, kültür, ekonomi gibi toplumsal hayatın birçok alanlarında köklü de­ğişimler gözlendi. Toplumsal hayatın birçok yönleri konusunda Müs­lüman toplumlar liberal ve lâik düzenlemelere yöneldiler. Bununla birlikte, onların hiçbiri, Türkiye Cumhuriyeti ölçüsünde lâikliği be­nimseme cesaretini gösteremedi.

Her halükârda, hızla değişen ve globalleşen günümüz dünyasında, Müslüman toplumlarm çağdaş medeniyetin değişim mecburiyetleri karşısındaki uyum süreçleri bütün hızıyla devam etmekte, ancak uyumsuzluk ve onun beraberinde sürüklediği sorunlarla süreç giderek karmaşık bir hal almaktadır. Öyle ki, modern Batı karşısında geri kal­mışlık psikolojisi ve Batı medeniyetine uyum ve uyumsuzluğun tepki­sel tezahürleri, geleneksel formları altında İslâm kültür ve medeniye­tine ideolojik bir kimlikle bağlılık zihniyetini de beraberinde getirmiş; özellikle XX. yüzyılın ikinci yarısından itibaren kendini gösteren Neo Fundamentalist İslâmcı hareketler ve özellikle de siyasî İslâm, bir yan­dan Batı’nın derin etkilerini tipik bir biçimde yansıtırken, öte yandan da modernizmin her çeşidine karşı son derecede şiddetli bir tepki zih­niyeti altında militan ideolojik tavırlara yönelmiş bulunmaktadır. O derecede ki, bu paradigma altında İslâmiyet, geleneksel ulemanın an­layışının çok daha ötesinde bir küllî sisteme dönüştürülmek istenmek­tedir. Bilimsel düşünce ve teknolojiden vaz geçilmemekte, ancak İsl­âmî ilimlerin muhtevası aşırı biçimde basitleştirilerek, modern Batı bi­liminin “Müslümanlaştınlması” amaçlanmakta, İslâmî kimlik konu­sunda ısrar edilmekte, kadının statüsü, zekât kurumu, banka faizi gi­bi konularda amaçlanan düzenlemelerle ekonominin “Islâmîleştirile- bileceği” düşünülmektedir. Maamafih, aslında kendi aralarında bir birlik de sağlayamayan bu Neo Fundamentalist İslâmcı akımların en müfritleri, İslâm’ın ilk dönemlerinde görülen Hâricîleri hatırlatan eğilimlere sahip görünmektedirler.[3] Gerçekte ise, İslâm’ın daha ilk devirlerinde, hilâfet meselesi gibi yönetimle ilgili bir konuyu hemen bütün Müslümanlar her şeyden önce dünyevî bir problem olarak tar­tışır ve hattâ onunla ilgili olarak ortaya çıkan sorunları İslâm öncesi dönemden intikal eden bir hakemlik kurumu aracılığı ile çözümleme­ye çalışırlarken, bu konu ile ilgili tartışmalara ilk olarak dinî bir an­lam yüklemeye kalkışanlar Hâricîler olmuşlar, onları taklitle bu ve benzeri meseleleri giderek dinî bir zemine en başta Sünnîler ve Şîîler çekme yoluna gitmişler; böylece dine totaliter bir anlam yükleme eği­liminde olan Hâricî zihniyet giderek tüm Müslüman mezheplerin an­layışına egemen olmaya yönelmiş ve anlaşılan modern dönemde özel­likle fundamentalist akımlar aracılığı ile o daha da güç kazanmış; an­cak bu durum, hızla değişen dünyada buna uyum konusunda Müslü­manları, önemli handikaplarla karşı karşıya getirmekten de geri dur­mamıştır.

[1]    M. Arkoun, “Emergences et Problemes dans le Monde Musulmane Contempo- rai- ne”, Islamochristiana, No:XII, 1986, s.159.

[2] Krş.: J. O. Voli, İslâm. Süreklilik Ve Değişim (Çev. C. Aydın, C. Şişman, M. De- mirhan), İstanbul, 1991, s. 52-53.

[3]    Bk.: Fazlurrahman, îslâm, s. 268-326; “İslam: An Overview”, The Encyclope- dia of Religion (ed. M Eliade), New York, London, 1986, C. VII, s. 318-320.