Korporatizm Pahl ve Winkler

Korporatizm Pahl ve Winkler

Korporatizm kavramının belirli bir yazara ait olsa olduğu söylenebilse de, kökleri daha ziyade 1930’lar İtalya ve Almanya’sının otoriter re­jimlerine ve Ortaçağ lonca sistemine uzanır. 1970’lerde bu fikir Bri­tanya gibi gelişmiş sanayi toplumlarında siyasal ve ekonomik karar alma sürecinin değişen doğasının temel bir açıklaması olarak yeni­den canlandı. 1950’ler ve 60’ların hızlı büyüme döneminin ardından ekonomik bir durgunluk ve işsiz kitlesinde bir artış yaşandı. John Maynard Keynes’in önerdiği geleneksel savaş-sonrası gelişmiş kapi­talizmi idare yöntemleri -talep yönetimi ve açık bütçe politikaları— artık işlemez görünmekteydi. Bu yüzden hükümetler, kendilerini ekonomiye daha fazla doğrudan müdahale ederken buldular ve bunu da esas itibariyle örgütlü emekle ve büyük iş çevreleriyle fikir birliği içinde yaptılar. CBI ve TUC’un sadece hükümeti etkilemekle kalmayıp hükümetin ortağı da olduğu, yeni bir üçlü yönetim siste­minin ortaya çıktığı düşünülmeye başlandı. Ekonomik plânlama par­lamenter hükümetin yerini almaya başlar göründü.

Bu tezin gelişiminde birçok farklı yazarın, özellikle AvrupalI sosyo­loglar Philippe Schmitter, Alan Cavvson ve tarihçi Keith Middlemas’in katkıları olsa da, bu konuda en net ve en etkili açıklamalardan biri Ray Pahl ve Jack VVinkler’in New Society dergisindeki makalelerinde (10 Ocak 1974) ve VVinkler’in European Journal ofSociology dergisin­deki genişletilmiş ve geliştirilmiş olan ‘Korporatizmin Gelişi’ başlıklı yazısında (Cilt 17, s. 100-136) yapılmıştır. Bu tezle ilgili genel bir bakış için, Wyn Grant’ın ‘Britanya’da Korporatizm’ başlıklı makalesine bakı­nız (Social Studies Revievv, vol. 2, No 1, September 1986, p. 36-40).

 

FİKİR

Liberal demokratik kapitalist toplumlarda siyasal ve ekonomik karar alma ve denetim süreçleri birbirinden bağımsızdır. Siyasal karar alma süreci seçimler, baskı grupları ve parlamento aracılığıyla; ekonomik karar alma süreci ise ‘piyasa güçleri’ ve özel sınaî mülkiyet tarafından düzenlenir. Sosyalist ve komünist toplumlarda, siyasal ve ekonomik karar alma süreçleri merkezi plânlamacı bir hükümet ve tek parti diktatörlüğü aracılığıyla birleştirilmiştir. Korporatizm, Jack VVinkler’e göre [Scase R. (ed.) 1977], kapitalizm ve komünizmden unsurları bir araya getiren alternatif bir sistemdir:

Korporatizm, devletin özel mülk sahipliğine dayalı şirketleri bü­yük ölçüde dört ilkeye -birlik, düzen, milliyetçilik ve başarı ilkele­rine- göre yönettiği ve kontrol altında tuttuğu ekonomik bir sis­temdir.

Bu dört temel ilke korporatizmin temel felsefesini temsil eder; bu temel felsefeye göre, toplum aslında her parçanın diğerleriyle karşı­lıklı bağımlılık içinde olduğu organik bir beden veya ‘bütün’dür; her toplumun, en iyi şekilde -rekabetten ziyade- işbirliğiyle sağlanabile­cek temel ulusal bir çıkarı vardır; toplumsal ve ekonomik düzen sa­dece ulusal refaha götürecek yol değil, aynı zamanda ahlâkî bir yü­kümlülüktür. İşçi çalışmak, işveren istihdam yaratmakla yükümlüdür; devletin rolü de bu ekonomik disiplini, gerektiğinde bireysel haklar ve hukukî yönetim pahasına güçlendirmektir. Korporatizm bu yüz­den diktatörlük, ateşli bir milliyetçilik ve devlet gücünün yayılmasıyla ilişki içindedir. Bütün bu sınırlamalar ekonomik başarı hedefiyle ve ulusal çıkarın bireysel özgürlükler veya kazançlardan önce geldiği fikriyle meşrulaştırılır. Piyasa ekonomisi savurgan ve istikrarsız olarak, merkezi plânlamacı ekonomi de bürokratik ve esneklikten yoksun olarak görülür.

Bu yüzden VVinkler’e göre, kapitalist bir devletin ekonomik rolü ile korporatist bir devletin rolü arasındaki temel fark, ekonomiyi ‘destek- lemek’ten onu yönetme ye, özel sermayeyi sadece teşvik etmek ve yönlendirmekten gerçekte ona ‘yapması gerekenleri ve yapamaya­caklarını’ söylemeye doğru belirgin bir kayıştır. Devlet ulusal hedefle­ri belirler, kaynakların tahsisini kontrol eder, temel sanayileri koordi­ne eder ve gelir dağılımını düzenler. Bu devletin kontrol derecesi farklılık gösterebilir, ancak o esasında, kapitalist patronlar ve yöneti­cilerin mevcut seçimlerine sınırlamalar getirerek, ‘özel sermayenin iç karar-alma mekanizmaları üzerinde kontrol kurma’yı gerektirir.

Benzer şekilde, komünist bir diktatörlük ile korporatist bir devle­

 

tin siyasal rolü arasındaki temel fark, İkincilerin ekonomiyi çok daha esnek ve bürokratik olmayan bir tarzda yönetmeleri ve kontrol altın­da tutmalarıdır. Devlet, şirketleri istediği tarafa yönlendirmek için keyfi yasalara, gönüllü uzlaşmalar ve malî teşviklere başvurur. O, bağımsız gibi görünen, fakat gerçekte (örneğin, Bank of England ve BBC gibi) bağımsız olmayan yarı-idarî örgütlerin arkasına saklanır. Bu yüzden, kararlar nadiren hükümete geri döner. O mahkemeleri kulla­nır ve sanayide disiplini yerleştirmek ve sınaî anlaşmazlıkları aktif olarak bağıtlamak için ACAS gibi yarı-adlî organlar oluşturur. O, piya­sadaki küçük firmalara rekabet serbestisi sağlayarak, kontrolünü modern sanayi ekonomilerinin tekelci kesimi üzerinde yoğunlaştırır; ve tekelci sektörlerin olmadığı yerlerde devlet onları milli sanayiler veya karteller biçiminde kendi yaratır. Enflasyonu ve ücretleri kontrol altına almak için fiyat ve gelir politikaları devreye sokulur. Ancak, ekonomik düzen ve işbirliğini yerleştirmenin temel yöntemi, sanayi­nin her iki tarafı arasında uzlaşmanın sağlanmasıdır. CBI, TUC gibi temel organlar ve meslekler fiyatlar, ücretler ve yatırımlar gibi temel konularda politikalar geliştirmek İçin hükümete katılmaya davet edilirler. Bunun karşılığında, bu temel organlardan gönüllü uzlaşma­lara yardımcı olmaları ve üyelerini düzen altına almaları beklenir.

Korporatist karar-alma süreci oldukça demokratik görünse de, durum gerçekte farklıdır. Parlamento ve seçilmiş karar organları dev­re dışı bırakılır, örgütlü emek ve büyük sermayeyi içeren, fakat tüm diğerlerini dışarıda bırakan hiyerarşik bir güç yapısı yaratılır. Wink- ler’in belirttiği gibi, bu özel katılım biçimi, ironik olarak, sermaye ve emeğin kontrol eden konumda olduklarını (ve böylece kamunun eleştiri merkezi olduklarını) düşündükleri, ancak gerçek gücün hâlâ devlette olduğu bir yönlendirme biçimidir: “katılım her zaman kur­naz yöneticilerin sosyal kontrol biçimi -insanları kendi kendilerini yönettiklerine inandırmanın yolu- olmuştur” (VVinkler, 1977). Nihaye­tinde, aslında düzeni yerleştirmekte başarısız kalsa bile, bu sistemi sağlamlaştırmak için polisin gücü artırılacaktır. Bu yüzden, Winkler’e göre, “korporatizm bürokratik bir sistem değil, aksine bir pazarlık sistemi”, doğrudan kontrolden ziyade oldukça esnek bir müzakere ve gönüllü uzlaşımlar sistemidir. Bununla beraber, devletin ekonomiyi kontrolü kaçınılmaz olarak genişler ve hem ‘serbest girişim’ hem de ‘serbest toplu pazarlık’ azalmaya yüz tutarken, aynı şekilde devletin rolü de destekleyici olmaktan yönlendiricilik çizgisine çekilir. Böylece yeni bir ekonomik sistem biçimi kurulur: korporatizm.

 

1970’lerde Britanya

VVinkler genel tezine kanıt olarak savaş-sonrası Britanya örneğini verir. Britanya’daki ilk sanayi devrimi asgari düzeyde devlet müdaha­lesi gerektirmekteydi, ancak yirminci yüzyılın başında, gelişmiş kapi­talizm kendini düzenleme kabiliyetini ispatlayamadığında hüküme­tin rolü artmaya başladı. Dev tekeller ve güçlü sendikaların gelişimi, iki Dünya Savaşı, Büyük Çöküntü ve gerek refah devleti gerekse tam istihdam sağlama sorumluluğu modern hükümetleri daha doğrudan rol almaya zorladı. Başlangıçta bu John Maynard Keynes’in fikirleri ve teknikleri kullanılarak, ekonomi dolaylı yoldan yönlendirilerek sağ­landı, ancak 1960’ların sonlarında ve 70’lerde, ekonomi krize girdi­ğinde bu yöntem açıkçası yetersiz kalmaya başladı. VVinkler Britan­ya’daki korporatizm eğilimini 1960’lara kadar (ancak, Keith Middle- mas gibi diğerleri çok daha geriye, 1920’lere) götürür. 1960’da Muha­fazakâr hükümet Ulusal Ekonomik Gelişme Örgütünü kurdu ve daha sonra hem 1960-70 ve 1974-79 İşçi Partisi Hükümetleri hem de Ted Heath’ın Muhafazakâr yönetimi, büyük şirketler ve örgütlü emeği birçok farklı araca başvurarak kendi ekonomik yönetim uygulamaları içinde ‘birleştirme’ye çalıştılar. Harold VVilson Ekonomik İlişkiler De­partmanı ve NEDC’yi, Teknoloji Bakanlığı ve Sınaî Reorganizasyon Heyeti’ni kurdu. Onun yönetimi gelir politikalarını, 1968 Sınaî Geniş­leme Yasası gibi yasaları ve 1968-69 Savaş Meydanında Beyaz Sayfayı uygulamaya soktu. Hükümet, sanayi ve sendikalar arasında, üçlü kararlar almak için Ulusal Plânlar yapıldı. Heath Hükümeti, ‘serbest piyasa’ güçlerine dönme yönündeki ilk girişimin ardından, sanayiyi rasyonelleştirmek, yatırımları yeniden düzenlemek ve hasta veya ‘topal ördek’ firmalara destek sağlamak için 1972 Sanayi Yasasını çıkardığında, ortak yönetime ‘U Dönüşü’ yaptı. Sınaî ilişkileri ve istih­damı geliştirmek için ACAS ve İnsan Gücü Hizmetleri Komisyonu kuruldu ve 1972-73’te kapsamlı bir gelir politikası uygulamaya ko­nuldu.

1974-79 İşçi Partisi Hükümeti, ücretleri kısıtlamak için ‘Toplumsal Sözleşme’ uygulamasını ve fiyatları kontrol amacıyla Fiyat Komisyo­nunu devreye sokarak, bu politikaları doruğuna çıkardı. Böylece, 1960’lar ve 70’lerde ekonomik kontroller, yarı-hükümet kurumlan ağı ve Parlamento dışında -gerçekte büyük şirketler ve örgütlü emeği devlet makinesine katar görünen- yeni “üçlü ekonomik politika- oluşturacak bir yapı” geliştirildi. Bu eğilimler o kadar güçlüydü ki, Pahl ve VVinkler 1980’lerde tam bir korparatizm kurulacağını düşünü­yorlardı.

 

KAVRAMSAL GELİŞİM

Leo Panitch’in (1980) vurguladığı gibi, korporatizm kavramı, farklı konularda yazan kişiler tarafından, ‘sınaî büyüme tezi’ olarak sınıflan- dırılabilecek genel bir tez altında geliştirildi. 1970’lerin ilerleyen yılla­rında, bu tez hem Muhafazakâr Parti hem de İşçi Partisi Hükümetleri­nin Britanya’da izledikleri yolun geçerli bir analizi olarak göründü.

Bununla beraber, 1970’lerin sonları ve 80’lerin başlarında, bütün bu fikirler ve özellikle onun James VVinkler yorumu giderek daha fazla saldırıya uğradı.

Korporatizm neydi?

Leo Panitch’in öne sürdüğü gibi, “korporatizm kavramının gerçekte neyi anlattığı konusunda tam bir fikir birliği” yoktur. Bazı yazarlar sadece ekonomik gelişmelere, kimileri devletin yapısı ve rolüne odaklanırken, başkaları da onu farklı tipte baskı grubu etkinliklerini ortaya koymak amacıyla kullanmıştır.

Korporatif hükümete muhalefet                                 ’

Dearlove ve Saunders (1984) gibi yazarlara göre, 1970’lerdeki görü­nür sınaî uyumun altında korporatist hükümetten rahatsızlık ve ona muhalefet yatmaktadır:

  • Sendika liderliğinin aksine, yönetilenler devlet mekanizmasına dâhil edilememektedir. Ücret sınırlamasına yönelik mutabakat­lar sıradan işçilerin hayat standartlarına bir tehdit olarak algı­lanmakta ve bu dönemdeki işten atılmalar karşısında ani ve resmi olmayan bir grevler patlaması yaşanmaktadır.
  • Büyük işveren ücret ve üretkenlik pazarlıklarından yararlanabi­lirken, küçük işveren aynı durumda değildir, fiyat kontrolleri ve ‘rüşvet’ artışlarıyla boğuşmak zorundadır.
  • Siyasetçiler ve kamu görevlileri sanayide barışın tadını çıkarır­larken, kamu genelinde ayrıcalıklı ve güçlü arasındaki bu tür özel düzenlemelere ve anonim bürokratik kontrolün yerel ve ulusal düzeyde artışına karşı öfke artmaktaydı. 1970’ler, hepsi de siyasal sürece katılmayı talep eden kadınlar, Siyahlar, tüketi­ciler, yerel toplulukların ve ulusal özlemleri temsil eden birçok grubun ortaya çıkışına tanık oldu. İnsanlar yönetimde daha faz­la söz hakkı istediler ve korporatist baronların, özellikle de sen­dika patronlarının gücünden ciddi olarak rahatsızlardı.

 

Kapitalizmin yeni yüzü

Pahl ve VVinkler gibi VVeberci yazarlar korporatizmi yeni bir ekonomik ve siyasal sistem biçimi olarak görürken, Panitch gibi Marksistler sadece kapitalizmin yeni bir yüzü, kapitalizme içkin çelişkiler ve tek­rarlanan aşırı-üretim krizlerinin, azalan kârlar ve problemli sanayilerin üstesinden gelmeyi amaçlayan yeni bir strateji olarak görürler. Mark­sistler için korporatizm, sadece temel sınıf çatışmasının üzerini ört­meye çalışan kısa ömürlü bir girişim, işçi sınıfının gücünü sınırlama­nın ve kârlılık ve verimlilik lehine ücretler ve grevleri sınırlandırmanın yeni bir biçimiydi.

Korporatist stratejinin başarısızlığı

Çok özelde, korporatist stratejiler başarısız olmuşlardır. Bu ‘uzlaşmacı politikalar’, bu fiyat ve gelir politikaları enflasyon sarmalını, ekonomik durgunluğu veya kitlesel işsizliği durdurmayı başaramamışlar, aksine 1970’lerdeki sorunları yaratan ve 1978-79 Huzursuzluk Kışında patlak veren temel rahatsızlıklar ve ekonomik çekişmelere sebep olmuşlar­dır.

Thatcher’ın seçilmesi

Korporatizmin tabutuna son çivinin çakıldığı, hatta VVinkler ve Pahl’ın tezleri ve tahminlerinin çöktüğü tek olay 1979’da Bayan Thatcher’ın seçilmesidir. O, korporatist devleti genişletmek bir yana, gücünü ona karşı hoşnutsuzluk dalgası üzerine kurdu ve temel görevi o günden beri bu uygulamayı tamamen ortadan kaldırmak oldu. Thatcher, ondokuzuncu yüzyıl kapitalizminin bırakınız yapsınlar[1] yönetimine dönmeye, devletin ekonomiye ve özgür ‘piyasa güçleri’ne müdahale ve kontrolüne son vermeye çalıştı. O, hükümetin gücünü artırırken sendikaların gücünü katı yöntemlerle azaltmaya çalıştı, hükümet yardımlarını kesti ve “bırakalım topal ördekler ölsün” sloganıyla re­kabeti teşvik etti ve kitlesel işsizliği işgücünü terbiye etmekte kullan­dı.

Nitekim, Panitch’in (1980) öne sürdüğü gibi, korporatizm modern İngiliz hükümetinin sürekli değil, geçici bir özelliğiydi. VVinkler’in tezi yeni bir siyaset yapma biçimi, Parlamento dışında belirli ekonomik güçlerin artışı konusunda düşünceler sağladı, ancak o çok saf ve

 

kısmî bir tezdi. Bu teori savaş-sonrası Ingiliz politikasının belirti bîr dönemiyle ilgili sınırlı bir tezdi ve başka yerlerde çok az uygulanırlığa sahipti.

[1] laissez-faire (Ü.T.)