David Harvey Zaman Mekan Sıkışması

David Harvey

David Harvey

Postmodernizm ve Mekân

David Harvey 1935’te İngiltere’de doğdu. 1961’de Cambridge’de coğrafya alanında doktora derecesi aldı. Çalışmalarında ağırlıklı olarak Marxist teori temelinde, küresel kapitalizmin neoliberal biçiminin eleştirisini yapmaktadır.

Harvey’in, 1969 yılında yayınlanan Explanation in Geography (Coğrafyada Açıklama) adlı çalışması coğrafyanın mekân bilimi olarak kuramsal ve metodolojik temellerini inceleyen ilk kitap olarak kabul edilmektedir.

Sonraki çalışmalarında kapitalist sermaye birikiminin hareketleri ve coğrafya arasındaki ilişkiyi ele alarak sermayenin mekânsallığını vurgulamıştır.

Harvey, 1970’lerin ilk yıllarından itibaren ekonomik, politik ve kültürel faaliyetlerde köklü bir değişimin yaşandığını ve bu köklü değişimin, “mekân ve zaman algılayışımızda yeni hâkim biçimlerin” ortaya çıkmasıyla ilişkili olduğunu belirtmektedir.

Ekonomik, politik ve kültürel gelişmede “kafa karıştırıcı bir evre” açmış olan

postmodernizmin doğasının araştırılması gerektiğini belirten Harvey, bu araştırma önerisi doğrultusunda postmodernizm konusunda kabul gören fikirleri gözden geçirmekte ve politik-ekonomik arka planı incelemektedir. Sonraki aşamada, kapitalizmin tarihsel ve coğrafi gelişiminin dinamikleri ile kültürel üretim ve ideolojik dönüşüm süreçleri arasındaki bağı oluşturan zaman ve mekân deneyimini ele almaktadır.

MODERNİTE VE MODERNİZM

Harvey, moderniteyi, Jürgen Habermas’ın kavramsallaştırması olan “modernite projesi” doğrultusunda açıklamaktadır. Bu proje, Aydınlanma düşünürlerinin “nesnel bilimi, evrensel ahlak ile hukuku ve kendi ayakları üzerinde duran sanatı, kendi iç mantıkları temelinde geliştirme” yönünde gösterdikleri olağanüstü bir düşünsel çabayı ifade etmektedir.

Aydınlanma düşüncesi, temel unsur olarak ilerleme fikrine dayanmakta ve aynı zamanda modernitenin de savunduğu, tarih ve gelenekten kopmayı hedeşemektedir.

Modernizmin, fabrika sistemi, makinelerle üretim, kentleşme, yeni ulaştırma ve haberleşme sistemleri, kitlelere yönelik piyasa ve reklamcılığın ortaya çıkması gibi üretim, dolaşım ve tüketim alanlarında yeni koşulların yaratılmasında öncü bir rol oynadığı kabul edilmektedir. Harvey’e göre, aslında modernizm, bu koşulların yaratılmasında öncü rolü oynamaktan daha çok bu koşullara bir cevap niteliği taşımaktadır.

İlerleme inancına ve bilime olan güven temeline dayanan modernlik, 20. yüzyılda, militarizm, iki dünya savaşı, nükleer yok olma tehdidi gibi felaketlerle karşılaşmıştır.

Bu yaşananlar doğrultusunda Aydınlanma projesinin amaçladıklarına karşı duyulan güven sarsılmış, bir takım şüpheler ortaya çıkmıştır.

POSTMODERNİZM

Harvey, birçok postmodern teorisyenin Aydınlanma projesinin terk edilmesi gerektiği kanısını reddetmekte ve modern toplumların sistematik olarak çalışılabilir ve anlaşılabilir olduğunu ifade etmektedir.

Harvey postmodernizmin, hem bir üslup hem de “hayal güçlerimizi sadece belli ülkelerde, belli bir süre ile etkisi altına alan tarihsel bir hareket” olduğuna dikkat çekmektedir.

Harvey, postmodernizmin temel özelliklerinin parçalanma, belirlenemezlik ve bütün evrensel söylemlere yönelik duyulan derin bir güvensizlik olduğunu vurgulamaktadır.

Huyssens’e göre, postmodern terimi, Batı toplumlarında bu yeni hareketle birlikte beliren kültürel bir değişimi ifade etmektedir.

Benzer bir şekilde, Frederic Jameson, postmodernizmin, geç kapitalizm çağının kültürel mantığını ifade ettiğini ileri sürmektedir.

Postmodernizm terimi, ilk olarak mimarlık alanında benimsenmiştir. Modern mimari, kent nüfusunun ihtiyacı olan kitlesel konut ve ofis üretimini karşılamak için yeni, ucuz ve etkili materyallerin kullanımıyla karakterize edilmiştir.

Modern mimaride dikkat çeken standartlar; yüksek bloklar, gökdelenler ise postmodern mimaride bunların yerine, içerik olarak aynı ancak biçim olarak çok daha renkli, farklı modeller uygulanmaya başlanmıştır (öz bakımından hiçbir şey değişmemiştir).

Modernizm Postmodernizm
Romantizm / simgecilik Parafizik / Dadaizm
Form Antiform
Amaç Oyun
Tasarım Rastlantı
Hiyerarşi Anarşi
Hâkimiyet Tükenme
Sanat nesnesi / bitmiş yapıt Süreç / performans
Mesafe Katılım
Yaratma İmha
Mevcudiyet Yokluk
Merkezlenme Dağılma
Tür / sınır Metin / metinlerarasılık
Semantik Retorik
Paradigma Sentagma
Hipotaksi Parataksi
Mecaz Mecazı Mürsel
Seçme Bileşim
Kök Rizom
Yorum Yanlış okuma
Gösterilen Gösteren
Okunaklı Yazılabilir
Anlatı Anlatı karşıtı
Ana kod Kişisel dil / İdiyolekt
Belirti Arzu
Tür Mutasyona uğramış
Paranoya Şizofreni
Köken / neden Fark / iz
Tanrı Baba Ruhulkudüs
Metafizik İroni
Belirlenmişlik Belirsizlik
Aşkınlık İçkinlik

Harvey, postmodernist düşüncenin temel özelliklerinin parçalanma, belirlenemezlik ve bütün evrensel ya da bütüncül (totalizing) söylemlere karşı duyulan derin bir güvensizlik olduğunu belirtmektedir. Bu anlayış içerisinde yaygın ve derin değişimi ifade edenlerin ortak yönü “meta-anlatılar”ı reddetmeleridir.

Postmodernizm aslında, “gelenekle yakın geçmişin eklektik bir karışımı” olarak ortaya çıkmaktadır. Bu anlamda postmodernizm, modernizmin devamı olmanın yanı sıra, modernizmi aşan bir durum sergilemektedir.

Modernizmin meta-anlatıları, önemli farklılıkları görmezden gelmiş, üzerini örtme eğilimi göstererek ayrım ve ayrıntılara dikkat göstermemiştir. Buna karşın postmodernizm, ötekilik, öznellikte farklılık, cinsiyet ve cinsellik, ırk ve sınıf, zamansal ve mekânsal coğrafi yerleşmeler ve yerinden kopmalardan kaynaklanan birçok biçimi temsil etmesi açısından önemli hale gelmiştir.

Postmodernist teori, modern dünyanın sorunlarını aşırı vurgulaması ve onun maddi kazanımlarını görmemesi nedeniyle eleştirilmektedir. Postmodernizmin retoriği tehlikelidir, çünkü ekonomi politiğin ve küresel iktidar koşullarının gerçekliğiyle yüz yüze gelmekten kaçınır.

KAPİTALİZMİN POLİTİK VE EKONOMİK DÖNÜŞÜMÜ

Kapitalist üretim tarzının temel kurallarının, tarihsel coğrafi gelişme sürecinde biçimlendirici güçler olarak işlediğini ifade eden Harvey, değişimi araştırırken, bu işleyişin değişmeden sürmekte olduğunu göstermeyi amaçlamaktadır.

Marxist teoriye dayalı olarak ‘Limits to Capital’ (1982) (Sermayenin Sınırları) adlı kitabında Harvey, sermaye birikiminin hareketleri ve coğrafya arasındaki ilişkiyi ele almıştır. Bu çalışmasında geliştirdiği ‘kriz kuramı’nda kapitalizmin kriz dönemlerinin kaçınılmaz olduğunu vurgulamaktadır.

Fordizm ve Esnek Birikim Rejimi

Harvey kapitalizmin 1973-75 yılları arasında yaşadığı bu büyük ölçekli krizin, bir dizi düzenlemeyi gerekli kıldığını ve bu düzenlemelerin de, gelişmiş kapitalist ülkelerde yaşamakta olanların yaşamlarını kökten değiştirdiğini ileri sürmüştür. Postmodernizm de bu sürecin bir ürünüdür.

Harvey, savaş sonrası canlılık dönemi uygulamalarıyla, günümüz politik ekonomik uygulamaları arasındaki karşıtlıklar çerçevesinde, son dönem tarihini

Fordizm’den, “esnek” olarak adlandırılan bir birikim rejimine dönüş temelinde açıklamayı anlamlı görmektedir. Fordizm güçlü bağlarla Keynesçiliğe bağlanıyordu.

Harvey’e göre, Fordizmin sadece bir kitle üretim sistemi olarak görülmemesi, aynı zamanda bu sistemin, bütünsel bir yaşam tarzı olarak ele alınması gerekmektedir. Kitle üretimi, kitle tüketimi anlamının yanı sıra ürününü standartlaşmasını da ifade etmektedir. Bu durum ise yepyeni bir estetik ve kültürde bir metalaşma anlamına gelmektedir.

Esnek birikim, Fordizm’in katı özellikleriyle çatışma ilişkisi içinde belirlenmektedir.

Esnek istihdam düzenlemeleri kendi başına işçilerde güçlü bir hoşnutsuzluğa yol açmaz çünkü esneklik bazen her iki taraf için de avantajlı olabilir. Ama sigorta sahibi olma, emeklilik hakları, ücret düzeyleri ve iş güvencesi bakımından bakıldığında, çalışan halk açısından bütünsel etki hiç de olumlu görünmemektedir.

Harvey, kapitalist üretim tarzının, postmodern çağda kaybolmayan 3 özelliğini şu şekilde sıralamaktadır:

  1. Kapitalizm ekonomik büyümeye dayanmaktadır. Büyümenin olmadığı durumlar kriz olarak tanımlanır.
  2. Gerçek değerlerde artış, emeğin üretim sürecinde sömürülmesine dayanmaktadır. Hem üretim sürecinde hem de piyasada emek üzerindeki kontrol, kapitalizmin varlığını devam ettirmesi için yaşamsal bir önem taşımaktadır.
  3. Kapitalizm, teknolojik ve örgütsel anlamda zorunlu olarak dinamiktir.

Kapitalizm tüketimi arttırmak, canlandırmak amacıyla boş zaman alanına nüfuz ederek, bir ‘boş zaman endüstrisi” yaratmış, bu alanda yeni hizmetler ve yeni ürünler sunmuş ve sürekli yenilenerek kâr elde edilebilen bilgisayar, müzik, giyim gibi alanlarda hızlı değişimlere olanak sağlamıştır.

Harvey’e göre Fordist birikim rejimi, savaş sonrası canlılık döneminde yaşadığı aşırı birikim sorununu, esas olarak mekânsal ve zamansal kaydırma yoluyla çözmüştür.

ZAMAN VE MEKÂN

Zaman ve mekân, insan var oluşunun temel kategorileri arasında yer alan önemli iki unsurdur. Günlük kahvaltı, işe gitme, kutlamalar, tatiller, açılışlar gibi tekrarlanan hareketler insanda güven duygusu yaratmaktadır. Harvey, zaman ve mekân konusundaki nesnel kavrayışların, zorunlu olarak toplumsal yaşamın yeniden üretimine hizmet eden maddi pratik ve süreçler aracılığıyla yaratıldığını iddia etmektedir.

Mekân ve zamana ilişkin sembolik düzenlemeler, deneyim için bir çerçeve sağlamaktadır: Toplumda kim ya da ne olduğumuzu bu çerçeve aracılığıyla öğreniriz.

Production of Space (1974) (Mekânın Üretimi) adlı çalışmasında Lefebvre, fiziksel, zihinsel ve toplumsal düzeylerde mekânı kavramsallaştırarak bütüncül bir mekân kuramı geliştirmeyi amaçlamaktadır.

Lefebvre’in geliştirdiği üç kavramsal düzey birbirlerinden farklı ancak diyalektik olarak birbirleriyle ilişkilidir.

  1. (Maddi) Mekânsal pratikler (spatial practices): Algılanan mekân içerisinde, gündelik gerçeklik ile kentsel gerçeklik arasında kurulan yakın bir ilişkiyi temsil etmektedir. Kentsel gerçeklik, özel hayat, çalışma ve boş zaman için oluşturulan yerleri kapsayan ağlardan oluşmaktadır.
  2. Mekânın temsilleri (representations of space): Bilim insanları, plancılar, teknokratlar ya da toplum mühendisleri tarafından kavramsallaştırılmış mekân olarak tanımlanmaktadır.
  3. Temsil mekânları (spaces of representation): İmaj ve sembollerle ilişkili olarak birlikte yaşayanların, bir arada ikamet edenlerin mekânı olarak ifade edilmektedir.

Harvey, mekânsal pratiğin geleneksel anlayışlardan devralınan 4 yönünü tespit eder:

  1. Ulaşılabilirlik ve mesafelendirme: Mesafe insanlar arası etkileşimlere bir taraftan engel oluştururken diğer taraftan onun karşısında bir savunma oluşturmaktadır.
  2. Mekânın edinim ve kullanımı: Mekânın işgal edilmesinin biçimlerini incelemektedir.
  3. Mekânın hâkimiyet ve kontrol altına alınması: Hâkimiyet sağlamanın amacı, mekânın kendileri ya da başkaları tarafından mülk edinilme biçimlerinin kontrol altına alınmasıdır.
  4. Mekânın üretimi: İletişim, ulaşım, arazi kullanımı gibi alanlarda yeni sistemlerin üretilme biçimleri ve bilişim teknolojisi, tasarım gibi yeni gösterim tarzlarının ortaya çıkma şekillerini araştırmaktadır.

Zaman-Mekân Sıkışması

Mekân, telekomünikasyonun yarattığı bir “küresel köy”e ve ekonomik ve ekolojik karşılıklı bağımlılıklardan örülmüş bir “uzay gemisi dünya”ya doğru küçüldükçe ve zaman ufkumuz sonunda içinde bulunduğumuz andan başka bir şey kalmamacasına kısaldıkça, mekânsal ve zamansal dünyalarımızın sıkışması duygusunun hakimiyetiyle başa çıkma zorunluluğuyla karşı karşıya kalırız.

“Zaman ve mekân sıkışması” fikri, Harvey’in geliştirdiği yaklaşımın merkezine oturmaktadır.

Kapitalizm kendi kriz dönemlerinin, zaman ve mekânın yeniden örgütlenmesi yoluyla üstesinden gelebilmekte ve böylece yeni bir birikim döneminin temellerini kurmuş olmaktadır.

Coğrafi hareketliliğin artması, kitle iletişim sistemlerinin yaygınlaşması, insanları n zaman ve mekân algıları üzerinde etkili olmaktadır. Zaman ve mekân sıkıştırılmaktadır.

Fakat bu durum, kapitalizmin tarihinde ilk kez görülmemekle birlikte, kapitalizmin daha önceki dönemlerinde yaşanan zaman ve mekân sıkışması, bu zamanki durumdan farklı değildir.

Bu anlamda, 19. yüzyılın ortalarından itibaren demiryollarının, telgrafın ve günlük basının gelişi benzer bir sonuca yol açmıştır.

Zaman ve mekân hissi, postmodern çağda zayıflamaktadır. Örneğin, dünyanın coğrafi karmaşıklığının her gece statik bir televizyon ekranında bir dizi imgeye indirgenmesi gibi, bütün dünyanın mutfakları tek bir mahalde toplanmış durumdadır.

Harvey, toplumda kim ya da ne olduğumuzu öğrendiğimiz mekân ve zamana ilişkin sembolik düzenlemelerin değiştiğini belirtmektedir.

Postmodernizmin kökleri, özellikle 1973 çöküşünden sonraki dönemde değişen zaman-mekân deneyimlerine dayanmaktadır.

Harvey, en olumsuz anlamda postmodernizmin, kaybedilen zaman-mekân anlayışının yerine sahte ve taklitçi bir zaman-mekân anlayışı koymaya çabaladığını belirtmektedir. Kültür mirasıyla alay ettiğini ve yitirilen geçmişe vurgu yaparak nostaljiyi pazarladığını ifade etmektedir.

Sosyolojide Yakın Dönem Gelişmeler

Anadolu Üniversitesi, Ocak 2013

David Harvey Zaman Mekan Sıkışması

Harvey, Zaman-Mekân Sıkışmasına Tepkiler

Harvey, bu kitapta postmodernite bağlamında zaman-mekân sıkışmasını teşhis ediyor ve etkilerine epey vakit ayırıyordu. Aşağıda alıntıladığım kısım, bugüne dek Harvey’den daha çok ilgi gösterdiğim (her daim haklı bulduğum değil illa ki) Wim Wenders, Jean Baudrillard, Fredric Jameson, Nietzsche (?), Félix Guattari ve Gilles Deleuze’ün şahsında, Harvey’nin postmodern düşünce ve imge üretimine dair Marksist eleştirilerini içeriyor. Üniversite dersleri de dahil, postmodernizm, postmodernite vb. kavramların, bir veya birkaç dersin/saatin ötesinde, derinlemesine tartışıldığı bir ortama rastgelemedim. Bana çok verimli, düşünceyi ve onun doğup serpildiği patikaları berraklaştırıcı yol ve yollar (-lar takısı, bu da bir nevi po-mo’laşma) çizer gibi geliyor uzun soluklu tartışmalar. Sevgili Paul Fry hoca, edebiyat teorisi dersinde “The Postmodern Psyche” haftasını sadece Žižek ve Deleuze örnekleminden tartışıyordu. Buralardan ilmekler atmak öğretici olmakla birlikte tekil tespitlerden doğru genel yol ayrımları üzerine gitmek daha faydalı oluyor. Gazetedeki haftalık köşe yazısında postmodernizmi gömen veya öven çokbilmiş yazarlar gibi rol kesmeden, gerçekten düşüncenin peşinde ilerleyerek yani… Böyle olunca aynı anda herkes konuşuyor ve hiç kimse konuşmuyor. Ama mesela, Hüseyin Kıran’ın kendi yazdıklarından bahsederken çok net -devrimci öfkeyle mi- “ben modernist bir yazarım” vurgusunu sevmiştim, onun edebiyatına yanlış kapılardan girme çabalarımın önüne geçmişti. 20. yüzyılın geç ikinci yarısında düşünsel ve sanatsal üretim yapan birçok kişiyi belli bağlamlara oturtmak, oradan doğru anlamak açısından, genel perspektifler üretmeye de katkısı olur böyle genel tartışmaların. Sezgisel olarak, sinemada daha çok modernistlere aşinayım, edebiyatta ise yoğunlukla postmodern yazarların etki alanındayım, kesin. Çünkü sinemada klasikleri daha iyi biliyorken, edebiyatta onlardan bihaberim. O yüzden burada da farklı görüşlerden düşünürlerin postmoder(…) yorumlarını biraraya getirip, üst üste, çarpa çarpa okusam iyi olur -son paragraftaki şizofreni tartışması bel altı bence.

 

Zaman-mekân sıkışmasının doğurduğu sancılara tepkiler farklı olmuştur. İlk savunma hattı, yorgun, bitkin, her şeyden usanmış bir sessizliğe çekilmek ve her şeyin ne kadar engin, kavranamaz ve bireysel ya da kolektif kontrolün dışında olduğu türünden ezici bir duygu karşısında boyun eğmektir. Postmodern edebiyatın özellikleri (“mümkün olan en basmakalıp karakterlerin mümkün olan en basmakalıp ortamlar içinde mümkün olan en basmakalıp ifadeyle anlatılması”, bkz. s. 76) tam da bu tür bir tepkiyi ifade ediyor. Wenders’in Paris, Texas filminde tasvir ettiği kişisel dünya da benzer bir örnektir. Himmel über Berlin daha iyimser bir film olsa da, yine de Newman’ın sorduğu öteki soruya olumlu cevap verir: “Son dönemdeki değişimin hızı, bunların gelişme hatlarını izleyemeyeceğimiz kadar, hiçbir duyarlılığın, hele hele anlatının bunları dile getiremeyeceği kadar büyük mü oldu?”

Postmodernizmin bu veçhesi yapıbozumcuların faaliyeti sonucunda daha da güçlendi. Tutarlılığı hedefleyen her anlatı karşısındaki kuşkuculukları ve üst-teori gibi görünen her şeyi yapıbozumuna uğratma telaşları içinde bütün temel önermelere meydan okuyorlardı. Ortalıktaki bütün anlatı temelli açıklamalar gizli varsayımlar ve basitleştirmeler içerdikleri ölçüde, eleştirel bir incelemeyi hak ediyorlardı: hiç değilse bu eleştiriden güçlenmiş olarak çıkmak için. Ama hakikat ve adaletin, etik ve anlamın mutabakata dayalı bütün standartlarına meydan okuyarak, bütün anlatıların ve üst-teorilerin engin bir dil oyunları evreni içinde çözülmesini sağlamaya çabalayarak yapıbozumculuk, daha radikal temsilcilerinin bütün iyi niyetine rağmen, sonunda bilgiyi ve anlamı göstergelerden oluşan bir moloz yığınına indirgedi. Böylelikle, zemini karizmatik politikanın ve yapıbozumuna tabi tutulanlardan da kolaycı önermelerin yeniden ortaya çıkmasına hazır hale getiren bir nihilizm durumu yarattı.

İkinci tür tepki, sanki hiçbir engelle karşılaşmadan yokuş aşağı giden bir aracın rahatlığıyla dünyanın karmaşıklığının yadsınması ve son derece basitleştirilmiş retorik önermeler aracılığıyla temsil edilmesi eğilimidir. Politik yelpazenin solundan sağına bol bol slogan imal edilir, karmaşık anlamları kavrayabilmek için derinliksiz imgeler kullanılır. Hayali ya da dolaylı da olsa yolculuğun insana geniş bir ufuk kazandıracağı varsayılır, oysa yolculuk en az bu ihtimal kadar yaygın olarak önyargıları güçlendirir.

Üçüncü bir tür tepki, politik ve entelektüel hayat açısından bir ara kovuk bulma ve bir yandan büyük anlatıları reddederken bir yandan da sınırlı mücadelenin olanaklılığını savunan bir tavır benimseme yönündedir. Postmodernizme ilerici açıdan yaklaşımdır: toplulukları ve yerelliği, mahal ve bölgeye dayalı direnişleri, toplumsal hareketleri, ötekiliğe saygıyı vb. vurgular (bkz. yukarıda s. 134). Bu, bize hergün televizyonda gösterilen mümkün dünyaların sonsuzluğu içinden hiç olmazsa bir tane bilinebilir olanı çekip alma yolunda bir çabadır. En iyi örneklerinde bu yaklaşım başka mümkün dünyaların sarsıcı imgelerini üretir, hatta gerçek dünyayı biçimlendirmeye bile başlar. Ama sermayenin dolaşımının evrenselleştirici gücü karşısında, taşralılığa, ufuksuzluğa ve her şeyin kendi ekseninde döndüğü bir duruma doğru kayışı durdurmak güçtür. En kötü örneklerinde ise, bu yaklaşım bizi, parçaların arasındaki rekabetin alevlerinin ötekiler için saygıyı paramparça ettiği dar ve sekter politikaya geri götürür. Ayrıca, unutulmamalıdır ki, Heidegger’i Nazizm’le uzlaşmaya götüren ve faşizmin retoriğine hâlâ ışık tutan (örneğin Le Pen türü bir çağdaş faşist önderin retoriğine bakın) yol budur.

Dördüncü tür tepki, zaman-mekân sıkışması kaplanının sırtından düşmemek için onu yansıtacak ve umulur ki denetim altına alacak bir dil ve bir imgeler bütünü inşa etmektir. Baudrillard ve Virilio’nun coşku dolu yapıtlarını bu kategoriye sokuyorum çünkü bu yazarlar zaman-mekân sıkışmasıyla iç içe geçerek onu kendi şaşaalı üsluplarıyla taklit etmeye azimli görünüyorlar. Bu tür tepkiyi daha önce de gördük: özellikle Nietzsche’nin İktidar Arzusu‘ndaki olağanüstü çağrışımlarında (bkz. yukarıda s. 306). Ama onunla karşılaştırıldığında, Baudrillard’ın sanki Nietzsche’nin trajik duygusunu komediye indirgediği söylenebilir (ama unutmayalım ki postmodernizm kendini ciddiye almakta hep güçlük çeker). Bütün parlaklığına rağmen, Jameson da benzer biçimde, nispeten her kalıba girmeye yatkın yazılarında, hem temsil etmeyi amaçladığı gerçeklik üzerindeki, hem de bu gerçekliği doğru biçimde temsil etmek için kullanılabilecek dil üzerindeki denetimini yitirir.

Aslında postmodern tepkinin bu kanadının aşırı retoriği en ürkütücü somsuzluğa düşebilmektedir. Örneğin, Jameson’ın şizofreni konusunda anlattıklarını okurken, yüzeydeki anksiyete ve nevroz görüntüsünün ardında sarhoş edici hallusinasyon nöbeti deneyiminden büyük bir heyecan duyduğunu sezmemek mümkün değildir. Ama Taylor’ın (1987: 67) işaret ettiği gibi, Jameson’ın şizofrenik bir kızın özgeçmiş hikâyesinden yaptığı seçmeci alıntılar, kızın yaşadığı gerçekdışılık durumlarına bağlı dehşeti ortadan kaldırır, olan biteni suçluluk, uyuşukluk ve çaresizlik durumlarının birbirini izlediği, ıstıraplı ve zaman zaman fırtınalı bir kendini yitirme duygusuyla el ele giden bir süreç değilmiş de iyi denetlenmiş bir LSD keyfiymiş gibi gösterir. Deleuze ve Guattari, Foucault’nun çok beğendiği bir bölümde, benzer biçimde “kapitalizmin her yerde şizo-akımları harekete geçirerek, aynen bunların pıhtılaşmasıyla ‘bizim’ hastalarımızı, şizofrenleri yarattığı gibi, ‘bizim’ sanatlarımıza ve ‘bizim’ bilimlerimize ruh kazandıracağı” fikrine kendimizi alıştırmamız gerektiğini belirtirler. Tavsiyeleri, devrimcilerin “kendi çabalarını şizo süreç doğrultusunda sürdürmeleri”dir çünkü şizofren “toplumsal düzeni tehdit eden bir arzu akımına kapılmıştır”. Durum gerçekten böyleyse, o zaman Associated Press’in 27 Aralık 1987 tarihinde geçtiği şu haberi “bizim” uygarlığımız için yazılması mümkün bir mezar kitabesi olarak düşünmekten başka bir şey gelmiyor elimden:

Bay Dobben hakkında şizofren teşhisi konulmuştur (…) Polisin anlattığına göre, Şükran Günü’nde Bay Dobben iki oğlunu, 2 yaşındaki Bartley Joel’i ve 15 aylık Peter David’i, Cannon-Muskegon Şirketi’nin dökümhanesine götürmüş, burada epeyce uğraşarak çocukları erimiş metal taşımakta kullanılan dev bir kepçenin içine yerleştirmiştir. Sonra kepçeyi 1300 dereceye kelecek kadar ısıtmıştır. Bütün bunları yaparken karısı, olan bitenden habersiz, dışarıda arabada beklemektedir. Bugün, 26 yaşındaki Bartley James Dobben intihar etmesini engellemek amacıyla gözetim altında tutulmaktadır.

Eğer bunun çok aşırı bir bakış olduğu düşünülüyorsa, o zaman bir East Village “Day-Glo” ressamı olan Kenny Scharf’tan bir alıntı yaparım. Scharf, yaptığı bir dizi resmin baş kişisi Estelle’i zaman-mekân sıkışmasından kaçmak üzere tek yön gidiş biletiyle uzaya yollarken son sahnede kadının “kendi başına eğlendiğini, uzayda yüzerken dünyanın patlayarak berhava olmasını seyrettiğini” belirtir (Taylor, 1987: 123). Bu da çok hayali bulunursa, o zaman Amstrad Şirketi’nin gene müdürü Alan Sugar’dan bir alıntı yaparım: “Eğer kitlesel olarak üretilmiş portatif nükleer silahlar için bir pazar olsaydı, onu da pazarlardık.”

David Harvey, Postmodernliğin Durumu, çev. Sungur Savran, Metis Yayınları, 1997 [1990], s. 383-5.