İslam Tarihi Nedir, İslam Tarih Yazıcılığı, Kur’an’da Tarih Başlangıcı

36

Tarih (ar. i.)

Kelimenin takvim açısından taşıdığı manâ, bir hâdisenin meydana geldiği zamanın, zaman devresinin kaydı veya kronolojisinin tesbiti demektir. Tarihin hikmeti, önemi ve tesbiti Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle geçer “O Allah’tır ki güneşi bir ışık ve ayı da bir nur yaptı, mihraklar ve ölçüler tayin buyurdu ki senelerin sayısını ve hesabını bilesiniz. Allah bunları ancak hak ve hakikat olarak yarattı” (Yunus Sûresi, âyet 5).

İslâmiyet’ten önce Arabların takvimi kamerî esasa göre düzenlenmişti. Hicret’ten iki yüz yıl öncesinde kamerî-şemsî seneye geçildiği biliniyor.

İslâm âleminde Hicrî tarihin, başlangıç tarihi olarak kabul edilmesi, Hz. Ömer zamanındadır. Bir rivayete göre de bu tarih Hz. Ebûbekir zamanında, Yemen valisi olan Ya’la b. Umayya tarafından tesbit edilmiştir. Fakat Hicrî tarihin ilk olarak Hz. Ömer tarafından kullanıldığı fikri daha kuvvetlidir.

Tarihin bu şekilde tesbiti hakkında çeşitli rivayetler vardır. Bunlar içinde en önemlisi Hz. Ömer’in Beytülmal kalemlerini, kayıt defterlerini ve vergileri tesis ettikten sonra, tarih koymak hususunda zorlukla karşılaşmış olması veya tarih koymadığından bazı şikâyetlere maruz kalmış bulunmasıdır. Birûnî’nin naklettiği bir rivâyete göre, Ebu Musa el Eşarî Hz. Ömer’e: —” Bize tarihsiz mektuplar gönderiyorsunuz” diye tarizde bulunmuş. Bunun üzerine zamanın tesbiti için gerekli esasların tayini hususunda çalışmalar yapılmış. Çalışmalara iştirak edenlerden bazıları Hz. Muhammed (s.a.v.)’in doğumunun başlangıç olarak alınmasını teklif etmiş. Bazıları da Hz. Muhammed’in Hicreti’nin esas alınması fikrini savunmuş. Hz. Ali de bu son fikri desteklemiş. Nihayet Hz. Muhammed’in Hicreti tarihe başlangıç olarak benimsenmiş.

Tarihin bu şekilde tesbitinden önce müslümanlar kendi senelerine “izin” senesi, “zelzele” senesi, “veda” senesi gibi isimler verirlerdi. Hz. Muhammed İslâmiyet’i yaymaya başladığı sırada Arablar tarihi “fil vak’ası” senesinden başlatıyorlardı.

Kur’ân-ı Kerîm’de tarihin tesbitinde ayların önemi belirtilmiş olduğundan (Yunus Sûresi, âyet 5) aylar eskisi gibi muhafaza edildi. Muharrem ayı birinci ay olarak kabul edildi. Bunun sebebi de, bu ayın Hac mevsiminden sonra ilk iş ayı olmasıdır. Buna göre Hicrî tarihin başlangıcı Hicret’in vaki olduğu gün değil, Hicret senesinin muharrem ayının birinci günüdür.

Tarih kelimesinin bir diğer manâsı da, geçmişte meydana gelen olaylar ve geçmişte meydana gelen bu olaylar hakkındaki bilgiler demektir.

Kur’ân-ı Kerîm’de Hz. Adem’den Asr-ı Saâdet’e kadar pekçok peygamber ile ümmeti etrafında cereyan eden hadiselerin tarihi hakkında bilgi vardır. Bu bilgilerin pekçoğu daha önce ne Hz.Muhammed ne de kavmi tarafından bilinmiyordu. Bu bilgiler gayb haberlerindendi. Bu hususta Hud Suresi’nin 49. âyetinde şöyle söylenir: “Bu sana vahyettiğimiz gayb haberlerindendi. Bundan önce, onları ne sen, ne de kavmin bilmiyordunuz.”

Kur’ân-ı Kerîm’de kâinâtın yaratılışı, Nuh tufanı, Hz. Musa’nın İsrailoğulları ile Mısır’dan çıkışı, Mısır firavununun akıbeti gibi Tevrat veya İncil’de de yer alan hadiseler vardır. Ancak bu hadiselerin en doğru şeklinin Kur’ân’da olduğu kesindir. Bu yönü ile Kur’ân insanlık ve din tarihi hakkında bizi aydınlatan en önemli ilk kaynaktır.

Arab tarihçiliğinin kaynakları meselesi henüz çözülmemiştir. Bu kaynaklar hakkında Kur’ân’da kayıtlı olanların dışında, bugüne kadar gelen her şey, şifahî olma özelliğini muhafaza eden birkaç eski kral ismi, bilinmeyen zamanlara ait müphem ve mübalâğalı hikâyelerden ileri geçmez.

İslâmî devrede Arab tarihçiliğinin başlangıcı, Hz. Muhammed’in hayat ve faaliyetinin incelenmesine bağlıdır. Bu devrede tarih ilminin kaynaklarını hadîs toplama ve bilhassa Hz. Peygamber’in gazalarına ait hadîsler teşkil eder. Bunlar arasında Hz. Peygamber’in ilk hal tercümeleri olarak kabul edilebilecek olan “Megazîler-askeri’ seferler” önemlidir. Megazîierin ilk meydana geldikleri yer Medine’dir. Zaman içinde meydana gelen ve sayısı artan megazflerin incelenmesi Hicrî ikinci asırda başlar. Bu incelemeler ile ilk defa olarak sağlam bir zemin üzerinde tarih çalışmaları başlamış olur.

Daha sonra Ömer el Vâkidı (H.130/747—H.207/823) sadece Hz. Muhammed‘in gazalarını değil, daha sonraki İslâm tarihinin birçok olaylarını, Harun’un hılâfetine kadar gelen devrenin tarihini yazar. Böylece hadîslerden doğan bir tarih ilmi, başlangıç şeklini muhafaza ederek, dilciler tarafından toplanan tarihî malzemeyi esas almaya başladı. Vakidi’nin ele aldığı malzemeden, Muhammed İbn Sa’d (ölm. H.230/845), Hz. Peygamberimiz’in, ashabının ve ona tabi olanların hal tercümelerini anlatan lügati Tabakat’ı yazmada birinci derecede faydalandı. Bu eserin Hz. Muhammed’in tarihini anlatan kısmına, yani megazî kısmına, Hz. Peygamber’in emir ve mektuplarını ekledi.

Megazîlerden, monografilerden tarihî hikâye ve diğer kaynaklardan çıkan malzemeyi bir araya getirmek suretiyle tarih telifçiliği Hicrî 3. asınn ortalarında başladı. Bu konuda en eski müellif Ahmed b. Yahya el Balazuri (ölm.H.279/892)’dir.

Bu tarihten sonra İslâm tarihçiliği her asırda, kendi İlmî ölçüleri içinde devir özelliklerini taşıyarak ve İran tesirini de benimseyerek gelişti.