İslam Dünyasında Din ve Ulus Devlet

İslam Dünyasında Din ve Ulus Devlet

Avrupa’da ulus devlet çağının başladığı on altıncı yüzyılda İslam dünyasındaki tek güç merkezi Osmanlı İmparatorluğu idi. Osmanlı İmparatorluğu Yavuz Sultan Se­lim döneminde Mısır’ın fethinden sonra Hilafeti Memluklulardan alarak Osmanlı’ya taşımış ve kendisini Müslümanların tek halifesi olarak ilan etmiştir. Ancak Osman­lı’da hilafet tarih boyunca, dinî olmaktan çok siyasi bir kurum olarak kalmıştır. Os­manlı’da sultan bir din adamı, bir ruhban, dinen masum bir otorite değil; beşeri ve siyasi kişiliğe sahip bir devlet adamıdır. Çok milletli yapıdan dolayı Osmanlı sul­tanları hilafetin dinî boyutunu tarih boyunca fazla ön plana çıkarmamışlardır. Hat­ta Fatih Sultan Mehmet örneğinde görüldüğü gibi bazı sultanlar, Osmanlı egemen­liği altındaki Ortodoksların da sultanı olduklarını ifade etmek için Kayseri Rum sı­fatını kullanmışlardır.

Osmanlı, millet sistemine dayalı, din temelinde örgütlenmiş çok milletli bir yapıya sahipti. İmparatorluk bünyesinde farklı dinî topluluklar vardı. Katolikler, Ortodokslar, Protestanlar, Yahudiler ve Müslümanlar Osmanlı’nın ana dinî toplu­luklarını oluşturmaktaydı. Osmanlı bu topluluklara geniş hürriyetler sağlayarak bunları çok kültürlü, çok dinli, çok hukuklu ve çok dilli bir model içinde bir ara­da tutmaya çalışmıştır. Osmanlı, dinî ve millî kimlikleri yok ederek değil; aksine bunları yaşatarak, bunlara yaşama zemini hazırlayarak bunları barış içinde tutan bir model geliştirmiştir. Ne var ki Fransız Devrimi’nden sonra Avrupa’da yayılan milliyetçilik fikri on dokuzuncu yüzyıla gelindiğinde Osmanlı’da da ortaya çıkmış ve İmparatorluğun parçalanmasıyla sonuçlanmıştır.

Osmanlı’nın himayesindeki milletlerde millî kimlik dinî kimlik üzerinden geliş­ti. Milliyetçilik fikirlerinin etkisiyle Osmanlı’dan ayrılmaya çalışan Yunanistan, Sır­bistan, Romanya ve Bulgaristan gibi toplumlar dinî kimlikleri üzerinden Osman­lı’dan bağımsız bir millet inşa etme yoluna gittiler. Hristiyan milletlerin Osman­lı’dan kopmasına paralel olarak Osmanlı’da İslam birliği düşüncesi de ağırlık ka­zanmaya başlamıştır. Başta Araplar olmak üzere Müslüman unsurları bünyesinde tutmak için İkinci Abdulhamid Hilafet sıfatını yaygın biçimde kullanarak Osmanlı etrafında bir İslam Birliği sağlamaya çalışmıştır. Ancak milliyetçilik üzerinden bir ulus inşa etme düşüncesi zamanla Osmanlı’daki baskın unsur olan Türklerde de gelişmeye başladı (Çaha, 2008).

Bu düşüncenin temelleri, önceleri bir cemiyet olan, fakat daha sonra bir parti­ye dönüşerek 1908den itibaren Osmanlı yönetimini eline geçiren İttihat ve Terak­ki ile başlamıştır. İttihat ve Terakki’nin Osmanlıya taşıdığı milletçilik fikri zaman­la Arnavut, Makedon ve Arap gibi Müslüman unsurların da Osmanlıdan kopma­sına yol açmıştır. İttihat ve Terakkicilerin yönetimi altında Birinci Dünya Savaşı’na giren Osmanlı savaştan yenilgiyle çıkınca fiilen parçalanma ve yok olma aşaması­na girmiştir. Birinci Dünya Savaşı’mn sonucunda Osmanlı toprakları Batılı güçler tarafından işgal edilmiş, batılı ordular Anadolu topraklarına kadar sokulmuştur. Türkiye’de Kurtuluş Savaşı bu bakımdan bir varoluş mücadelesi şeklinde geliş­miştir. Kurtuluş Savaşı’nın kazanılmasından sonra Türkiye Cumhuriyeti ulusal bir devlet olarak inşa edilmiş, bu devlete uygun bir millet geliştirmek için de milliyet­çilik düşüncesi benimsenmiştir. Cumhuriyet’in kurulmasının ardından Türkiye Cumhuriyeti’nin bir ulus devlet formuna dönüşmesi için hilafet sistemi 1924 yılın­da lağvedilmiştir.