Evrensel Dinlerin Devletle Olan İlişkileri Hıristiyanlık

Evrensel Dinlerin Devletle Olan İlişkileri Hıristiyanlık

Budizm’in devlete karşı ilgisizlikten teokrasiye kadar uzanan tu­tum çeşitliliğinin bir başka örneğni de Hıristiyanlıkta bulmaktayız. İlk döneminde bu din, tamamen “eskatolojik” (ukrevî) bir tutum sergile­di yani devletle ilgilenmedi. Matta İncilinde geçtiği üzere “Sezar’ın hakkının Sezara, Tanrı’nm hakkının da Tanrı’ya verilmesi’’ öğütlendi. Esasen güçlü Roma yönetimi altında Filistin’de Yahudilerin arasında misyonunu gerçekleştirmeye çalışan ve bir görüşe göre üç yıl gibi kı­sa bir süre icra-ı faaliyet eyleyen Hz. İsa’nın devlete karşı ilgisiz kal­masından başka bir tavır da beklenemezdi. O, dünya düzeninin müs­takbel sonu ve yeni bir İlâhî dünya düzeninin geleceğini haber verdi. Dünya milletlerini Hıristiyanlaştırma misyonuyla harekete geçen Ha­variler de bu “ilgisiz” tutumu devam ettirdiler. Maamafih, onlardan Pavlos, “Tabiî hakimiyet şartlarının Tanrı’nm istediği düzenin parçası olduğu” yorumunu yaptı ve nitekim, Hıristiyanlıkta devlete karşı ilgi­siz tutumdan daha sonra bu dini bir “devlet dini” haline getiren ve hattâ “teokrasi”ye yahut “bizantinizm”t yönelten gelişmeler bu anla­yıştan kaynaklandılar. Gerçi meselâ, Roma imparatoru ilk Hıristiyan- ları imparatorluk kültünü icraya zorladığında onların “devlete karşı düşmanca tavırlar” sergilediklerini de Apokalips metinleri bize haber veriyor. Bununla birlikte Pavlos’un mevcut yönetime ve krala saygıyı tavsiye eden öğütleri, devlet konusunda “olumlu tavırlar”ı güçlendir­di ve giderek eskatolojik beklenti ikinci plana düşmeye ve kilise Stoa felsefesinin tabiî hukuk nazariyesine göre şekillenmeye başladı. Böy- lece devlet kutsiyet kazanma yolunu tutarak İlahî bir kurum hüviyeti­ne bürünme eğilimine yöneldi ve sonuçta Roma’da Katolik kilisesinin bünyesinde dinin devletle bütünleştiği ve nazarî esaslarının Thomas Aquinas tarafından sistemleştirildiği teokratik devlet sistemine erişil­di. Devlete itaat Hıristiyanların temel bir dinî ödevi ve kilise bir tür “süper devlet” halini aldı.

Bilindiği gibi Hıristiyanlık M. S. 313 de Roma ülkesinde Büyük Kostantin’in Milano fermanı’yla “resmî devlet dini” haline gelmiştir. Ancak Hıristiyanlıkta, başta temel akîdevî sebepler olmak üzere çeşit­li faktörlerin etkisi altında birçok mezhepler ortaya çıkmıştır. Meselâ Doğuda Ortodoksluk gelişti ve 325 yılında İznik’te toplanan Konsil,

İmparatorun hem dinin hem de devletin başkanı olduğu Bizantinizm veya Sezaropapizm denilen modelin oluşumuna imkân verdi. Bu mo­delde din devletin hizmetine girmekte, daha doğrusu devlet başkanı dinî alanı da kendi yetkileri altında toplamaktaydı. Nitekim Monofi- zit, Jakobit ve Nesturi kiliseleri, bir bakıma bu modele karşı Hıristi­yanlığı aslî şekline döndürmek isteyen reaksiyon hareketleri olarak geliştiler. Bununla birlikte, asıl reaksiyon, 395’ten beri ikiye ayrılmış bülunan İmparatorluğun batı kanadında ortaya çıktı. Zira, başlangıç­ta Batı’mn feodal yapısı, senyör’ler karşısında kendilerini zayıf hisse­den kralların kilisenin otoritesine sığınmaları, papaların teokratik dü­zeninin oluşumuna imkân vermişken, zamanla kralların ülkelerini fe­odalitenin etkisinden kurtararak nüfuzlarını tekrar kazanmaları, bu defa da onların kilisenin siyasî otoritesine başkaldırmalarıyla sonuç­landı. Böylece Reform, Batıda din ile devletin birbirlerinden ayrılma­larının başlangıcına işaret etmektedir. Nitekim, Protestan liderler ve meselâ Luther, din ile dünya hakimiyetinin birbirinden ayrılması, her birinin kendi alanlarında gelişmeleri gerektiği ve bunun Hıristiyanlı­ğın özünde yattığı temasını yeniden ele almış, ancak o da devletin Tanrı tarafından yaratılan tabiî bir teşkilat olduğunu öne sürmüştür. Buradan, modern demokrasilerde görülen lâikliğe ulaşabilmek için daha çok zaman geçmesi gerekecektir. Esasen, Luther’in fikirleri, da­ha StAugustin döneminde taslağı çizilen ve St. Tbomas tarafından sis­temleştirilerek özellikle XI. ve XIV yüzyıllar arasında Batı’da kendi­ne has modeli ile hâkim olan “Teokratik Devlet” modeline imkân ver­diği gibi, Reform’la birlikte, daha Hıristiyanlığın resmî devlet dini ol­duğu Kostantin döneminde başlayan ve sonra Hıristiyanlığın doğu kanadında gelişen devlet kilisesi modeli bu kez Batı ülkelerinde yer­leşme imkânını buldu ve XVIII. yüzyıla kadar sürdü. Maamafih, dev­letin kiliseye hâkim olduğu bu “devlet klerikalizmi” modeli, XIV-XVI. yüzyıllar arasında devlet başkamnm dinî yetkileri de kendi otoritesin­de topladığı sezaro-papizm şekline bürünürken, daha sonra Protestan ülkelerinde rasyonalizmden doğan ve devletin hakimiyetini kilisenin içerisinde dahi stabilize eden territoriyalizm’e, Katolik ülkelerde de devlet kiliselerinin absolütizm’ine dönüştü. Buna karşılık, XVIII. yüz­yılın Aydınlanma hareketi Batıda akılcılığın {rasyonalizm) ve hoşgörü {tolerans)nün yaygınlaşmasına imkân verdi. Özellikle bu dönemde ge­lişen tabiî hukuk anlayışı devlet kilisesinin temellerini sarstı. İngiltere 1547 de Papalıktan ayrıldı. Fransa, 1516 da kral I. François sayesin­de, devlet başkanının ülkenin dinî yöneticileri ile bir tür anlaşmaya girmesini ifade eden “Konkordato” rejimine geçti. Ancak ifade etmek gerekir ki, 1572 deki, binlerce Protestan’ın kılıçtan geçirildiği St. Barthelemy katliamı bu rejim tarafından işlendi. Buna karşılık XVIII. yüzyılın ikinci yarısından itibaren biri Fransa’da ötekisi de Ameri­ka’da patlak veren iki devrim, modern dönemde dinle devletin birbi­rinden ayrıldıkları lâikliğe giden yolu açtı. Amerikan devrimi, bağım­sızlık savaşı ve anayasa çalışmaları olarak kendini göstermekte, orada lâiklik ve din özgürlüğü ile ilgili değişmeler, 1776 yılında yayınlanmış bulunan İnsan Haklan Beyannamesi’nâen ilham almaktadırlar. Keza, 1789 Fransız ihtilâli lâik bir din ve anayasaya bağlı bir devlet anlayı­şını doğurmuştur. Öyle ki, bu anlayış sadece Fransa’da yer tutmakla kalmamış, oradan öteki birçok Batı ülkesine de yayılmıştır. Maama- fih, lâikliğe giden yolda, Hıristiyan dünyasında özellikle protestan ül­kelerde XVI. ve XVII. yüzyıllarda kendini gösteren “millî kilise” an­layışının da önemli rolü olmuştur. Protestanlıkla, “Pietizm” ve “indi- vidüalizm” hareketleri, “politik liberalizm”le işbirliği halinde, devle­tin kilise üzerindeki hâkimiyetine karşı çıktılar. XIX. yüzyılda, Avru­pa’nın bütün ülkelerinde devlet klerikalizmi yıkıldı. Bununla birlikte, meselâ Fransa’da, din ile devletin kesin ayrılışı, Papalığın bütün pro­testolarına rağmen, ancak 1905 yılında tam olarak gerçekleşti. İngil­tere’de Anglikan Kilisesi ile İskandinav ülkeleri, devlet kilisesi ile ilgi­li bazı özellikleri korumaya devam ettiler. Öte yandan, Roma Katolik kilisesi, bugün bile “kendini devletin üzerine yerleştirme anlayışı” {Sü­per Etat) m , en azından bir prensip ve bir ideal olarak korunmaya de­vam etmektedir. Her şeye rağmen, din ile devletin ayrılmasından iba­ret olan lâiklik, Batı ülkelerinde kesin şekilde yerleşmiştir.