Evrensel Dinlerin Devletle Olan İlişkileri Budizm Örneği

0
40

Evrensel Dinlerin Devletle Olan İlişkileri

Budizm Örneği

Evrensel dinlerin devletle olan ilişkileri, önceki bölümde ele alı­nanlarla karşılaştırıldığında çok daha karmaşık bir durum arz etmek­tedir. Bundan önceki bölümde ele alman tiplerde devlet daima mu­kaddes bir karakter arz etmekteydi. Ancak bu toplumların dinleri za­manla ve çeşitli sebeplerle inhitata uğradılar ve bu durumda toplum- larmın ve insanlarının manevî beklenti ve ihtiyaçlarına artık cevap ve­remez duruma düştüler. Bu meyanda devlet de mukaddes özelliğini kaybederek, gittikçe sekülarize oldu. Eski dönemlerin dünyevî karak­terli devlet ve imparatorlukları ile bunların yine aynı türden impara­tor ve kralları (meselâ Büyük İskender ve Roma imparatorları gibi) bunun tipik örneklerini oluşturmaktadırlar. İşte evrensel dinlere, ya­ni belli bir topluma değil de, çağrılarını bütün insanlığa yönelten din­lere bu çerçevede rastlamaktayız. Böylece, artık din, kolektivist bir tarzda belli bir cemâatin işi olmaktan çıkarak, evrensel dinlerle birlik­te, hangi toplumdan olursa olsun, kişilerin gönüllerine ve vicdanları­na hitap eden bir karaktere bürünmüş olmaktaydı. Bu durumda, bü­tün evrensel dinlerin devletle bir zıtlaşmaları söz konusu olmuştur. Her halükârda devlete karşı takınılan tavırla dinin temsil ettiği tip arasında sıkı bir bağlılık müşahede edilmektedir. İşte bu sûrededir ki meselâ mistik bir din olan Budizm, temel felsefesine zaten dünya ha­yatına karşı bir “olumsuz” tavrı yerleştirdiği için devlete karşı da ilgi­sizdir. Bu “ilgisiz” tavır onun iki büyük mezhebinde de sürmüştür. Bunlardan “Hinaya”, saf bir manastır ve keşiş hayatını benimsemiştir. Bu mezhebin “Upasaka” denilen nispeten profan üyeleri, bazı dinî ödevleri yerine getirmekte, onun dışında normal hayatlarını yaşamak­ta, ancak devlete karşı ilgisiz kalmaktadırlar. “Mahayana” mezhebi de ferdî bir din karakterini arz ettiğinden her çeşit devlet şekline uyum sağlayabilmektedir. Onun Japonya’da şövalyevâri bir karaktere bü­rünmüş olan “Zen” Budizmi formu dahi, Japonya’da bir devlet kültü olan “resmî Şinto” karşısında, onunla uyuşarak bir “evrensel ferdî din” şekli altında hayatiyet bulmaktadır.

Bununla birlikte, yukarıda da işaret ettiğimiz gibi, devlete karşı ta­vırlarda, bir dinin çeşitli kolları veya farklı dönemleri arasındaki de­ğişik tutumların örneklerini Budizm gibi, dünya hayatını ıstırap gören bir dinde dahi bulmamız mümkün olmaktadır. Nitekim, Hindistan’da ortaya çıkan, ancak Brahmanizm’in Hint toplumundaki güçlü nüfuzu karşısında orada tutunamayan Budizm, orada dahi, devlete karşı olan menşeî tutumunun tamamen tersine bir tavrı, durum ve şartlara göre gösterebilmiştir. Hakikaten, M. O. 272-232 yılları arasında saltanat sürmüş olan budist kral Asoka, budist devlet idealini gerçekleştirmek üzere bu dini, “resmî devlet dini” haline getirmiştir. Böylece, Bu­dizm’in kurallarına uymak ve tebası içerisinde bunu sağlamak devle­tin bir görevi haline geldi. Budist ahlâk kurallarına ve özellikle “ahim- sa” denilen ve hiçbir canlı varlığın öldürülmemesini emreden kurala uyulması istendi ve ülkeye nebatî bir yemek rejimi uygulandı. Avın ye­rini mukaddes yerleri törenle ziyaret gelenekleri aldı. Ancak bu du­rum Asoka’nın ölümünden sonra devam etmedi. Buna karşılık Hina­ya mezhebi, Seylan, Birmanya, Siyam ve Tayland’da “resmî din” hali­ne geldi. Kamboçya’da da durum öyledir. Nihayet Tibet Budizmi olan Lamaizm, bu dinin menşeî ilgisizliğinin tam karşı kutbu olan teokra­sinin en tipik örneğini oluşturmaktadır. Zira, meselâ Asoka dönemin­de Hindistan’da, din ve devlet ilişkileri bakımında “Sezaro-papizm” denilen, devlet başkanmm nüfûzunu din alanına yayması süreriyle devletin dinle birleşmesi söz konusu olurken, Lamaizm’de dinin ve onun adına lama rahipleri teşkilatının devleti kontrol ve inhisarı altı­na alması söz konusudur ki bu durum tam bir teokrasidir.