DİN ve KİMLİK

DİN ve KİMLİK

Yukarıdaki açıklamalarımızda dinin, bir toplum içerisindeki salt dinî işlevlerinin ötesinde önemli tamamlayıcı toplumsal fonksiyonla­rının bulunduğuna ve bu çerçevede onun kişisel ve toplumsal kimlik belirlenmesindeki ve özellikle de, hızlı değişim süreçlerine maruz bu-

lunan toplumlarm karşı karşıya kaldıkları kimlik sorunlarının çözü­mündeki tamamlayıcı fonksiyonlarının önemine işaret etmiş bulun­maktayız. Bu bakımdan burada kimlik konusunun din ile olan ilişki­lerini ayrı bir başlık halinde ele almamız uygun düşmektedir.

Gerçi, “kimlik” veya “özdeşlik” konusu uzun süre sadece psikolo­ji biliminin bir konusu addedilmiş ve bilimsel olarak psikoloji veya en çok sosyal psikoloji perspektifinde ele alınıp çözümlenmeye çalışıl­mışsa da, bugün artık onun toplumsal ve sosyolojik yönleri de daha iyi anlaşıldığından sosyoloji ve dolayısıyla din sosyolojisi araştırmala­rında da o konu olmaya başlamış bulunmaktadır. Nitekim, din ve kimlik ilişkileri bakımından özellikle H. Mo/’ün dikkate değer çalış­malarının bulunduğuna önemle işaret etmeliyiz. Her halükârda kim­lik konusunun, çok çeşitli yönleri bulunan ve bu bakımdan da “disip- linler-arası” bir çözümlemeyi gerektiren çok hassas ve karmaşık bir sorun olduğunu da önemle belirtelim.

Hakikaten, en yalın anlamı ile bir kişisel veya toplumsal varlığın kendi kendini bir şeyle özdeşleştirmek sûretiyle algılayıp tanımlama­sını ifade eden 1 kimlik’ ya da 1 özdeşlik'(identity); fert açısından bakıl­dığında, belli bir toplumsal ortamda veya bir sosyal grup içerisinde ki­şinin ayırt edici çeşitli özellikleri ve özü itibariyle tanınmasını anlatır­ken, toplumsal bakımdan bir sosyal grubun veya toplumun yahut mil­letin kendi öz varlığının ötekinden ayrılışını simgelemekte; bu bakım­dan dabireysel kimlik’, ‘şahsî kimlik’, ‘grup kimliği’, ‘toplumsal kim­lik’, ‘kültürel kimlik’ veya ‘ulusal kimlik’… gibi kimlik türlerini, en azından analitik olarak, bir ölçüde farklı kategoriler şeklinde birbirin­den ayırt etmek gerekmekte; buna göre bireysel kimlik, kişiyi başka­larından ayırmak üzere kurumlarca verilmiş bulunan, çoğu zaman “resmî” bir özellik taşıyan hüviyeti ifade ederken, şahsî kimlik kişinin başkalarıyla ilişkilerinin psikososyal yönünün yansıtmakta; grup, top­lum, millet ve kültür açısından kimliklerde ise, o grubu, toplumu, milleti yahut kültür varlığını oluşturan fertlerin müşterek varlıkta öz­deşleşmeleri, ortak ülkü ve simgelerde birleşmeleri ve kolektif tasa ve kıvançları paylaşmaları söz konusu olmakta; her halükârda, hangi ka­tegori düzeyinde ele alınırsa alınsın, kimliğin belirlenmesinde, durum ve şartlara göre dil, topluluk duygusu, kan bağı (etnik), müşterek kül­türel, tarihî, toplumsal, dinî, ahlâkî, vb. çok çeşitli faktörlerin arasın­dan özellikle değerlerin çok önemli rolünün bulunduğu anlaşılmakta­dır. Bu bakımdan da, hemen her toplumdaki veya toplumsal ortam­daki kimlik kategorileri ile din, dinî inançlar, normlar ve değerler ara­sında çok yakın ilişkiler bulunmaktadır. Zira dinin, bir toplumun ve kültürün değerlerinin üretimi ve aktarılmasında çok önemli fonksi­yonlar üstlendiği görülmektedir. Her şeyden önce, bir sosyo-kültürel ortamda din, kişisel değerlerin temel kaynağını oluşturmaktadır. Fa­kat onun aynı zamanda toplumsal ve kültürel kimlik kategorilerinin belirlenmesinde ve korunmasında da çok önemli rolleri bulunmakta­dır. Gerçi, karşılık olarak dinî değerlerin de sırasında toplumsal ve kültürel şartlar ve değişmelerden bir ölçüde etkilendikleri bilinmekte­dir. Ancak, öte yandan yine de din, toplumda, ona inananların pay­laştıkları ve böylece onların sıkı bir biçimde bütünleşmelerini pekişti- rici kutsal değerler ve idealler yaratmakta, toplum kültüründe bu de­ğerler ve ideallere referanslı bir “etos” (ahlâk) oluşmakta ve hattâ bu yolla din onların davranışlarını da bu kutsal amaçlara kanalize etmek­tedir. Nitekim, kimlik bağlamında da dinin ona kutsal bir anlam ve değer ilâve etmek sûretiyle önemli tamamlayıcı fonksiyon ifa ettiği anlaşılmaktadır.

Öte yandan, her ne kadar kimlik terimi, psiko-sosyal bir fenomen olarak “ego” (ben) ve aynı zamanda kolektif “aidiyet duygusu” yahut “biz şuuru” veya “ma’şerî vicdan” ya da “ruh” ile doğrudan referans- lı olmak bakımından, “kaos”a karşı düzen ve istikrarı ifade etmek sûretiyle, sosyolojik bakımdan toplumsal yapı ve bütünleşme olguları ile doğrudan alâkalı olup, bu açıdan bakıldığında statik ya da en azın­dan statükocu bir anlam ve görünümü akla getirmekte ise de, gerçek­te bu durum kimlik olgusundaki süreklilik kavramı ile alâkalı olup; karşılık olarak, tarihî perspektiften o, dinamik bir mahiyeti haiz de bulunmakta, bu bakımdan da toplumsal değişme olgu ve süreçleri ile ilişkili görülmektedir. Böyle olduğu içindir ki, tarihî ve sosyolojik ba­kımlardan toplumsal ve kültürel bir fenomen olarak kimlik konusuna dinamik bir perspektifte değişim olgu ve süreçleri bağlammda yaklaş­mak uygun düşmektedir. Daha doğrusu, insan topluluklarının en önemli karakteristikleri olan düzen, süreklilik ve değişim olgu ve sü­reçleri içerisinde kimlik sorunu da kendi yerini almakta, bu bakımdan da ona bu çift yönlü karakteristiğin dinamiği bağlamında yaklaşmak gerekmektedir. Nitekim, kimlik olgusu aynı zamanda dinamik bir sü­reç olduğu içindir ki, pek çok durumlardan çok çeşitli toplumlar için kimlik arayışı (özdeşim), kimlik bunalımı, kimlik kayması, kimlik in­şası… gibi olgu ve süreçlerden edilmekte; özellikle hızlı değişim or­tamlarında ortaya çıkan kültürel kırılmalar, çatlaklar, boşluklar veya en azından belirsizlikler ve anomi halinde bu tür kimlik sorunları top- lumlarda daha da hayatî problemler olarak kendilerini hissettirmek­te, bu çerçevede süreçte, öteki birçok etkenlerin yanında din de ken­di yerini almaya devam etmektedir. Çünkü bireysel veya toplumsal olarak kendini bir şeyle özdeşleştirerek tanımak sûretiyle kimliğini ortaya koymaya çalışan insan ve toplum, bu özdeşim süreçleri çerçe­vesinde birçok hallerde dinî ve kutsal değerlere sarılmakta ve kimliği­nin onun aracılığı ile ifade etmeye çalışmaktadır.

Esasen, toplumsal ve kültürel bir fenomen olarak, farklılaşma, de­ğişme ve bütünleşmenin diyalektik bağlamında, din ile ilişkileri çerçe­vesinde kimlik konusu, din ile toplumsal farklılaşmanın hemen hemen hiç görülmediği veya asgarî düzeyde kendini göstermeye başladığı öz­deş grup, toplum ve kültürlerden giderek karmaşıklaşan ve toplumsal ayrımlaşmanın doruğa eriştiği günümüzün modern sanayi toplumları- na kadar, hemen her toplumda sosyal ve kültürel bir problem olarak varlığını güçlü bir biçimde hissettirmekle birlikte, anlaşılan hızlı top­lumsal değişim ve sancılı bunalım ortamları yahut kültürel ve toplum­sal marjinallik ve dolayısıyla da güvensizlik ve tedirginlik konumu, boşluk ve belirsizlik ve asimilasyon tehdidi durumlarında, değişime uyum/uyumsuzluk, direnç ve muhafazâkarlık süreçleri içerisinde bu­nun önemi daha da artmakta, bu çerçevede muhafazakâr fonksiyonu altında dinî faktöre yapılan atıf ve vurguda da artış gözlenmektedir. Anlaşılan, özdeş gruplar ve geleneksel toplumlarda din, toplumsal ve kültürel kimlik belirlenmesi hususunda, öteki faktörler arasında güçlü ve hattâ yerine göre hakim bir faktör olarak yerini alıyor görünmek­tedir. Ancak, yine de bu çerçevede onun rolü genelde öteki etmenler arasında tamamlayıcı bir fonksiyonda kalmaya devam etmektedir. Bu bakımdan, bazılarının bizi inandırmaya çalıştığı gibi bir toplumda di­ni yegane kimlik belirleyicisi ve kimliği dinin basit bir fonksiyonu say­maya kalkışmak imkânsızdır. Kaldı ki, kimlik ve din ilişkileri, tarihî sü­reç içerisinde durum ve şartlara göre sürekli değişmiş ve dinin orada­ki rolü genelde öteki etmenleri tamamlayıcılık fonksiyonunda toplana gelmiştir. Esasen, onun bu tamamlayıcı kimlik belirleme fonksiyonu, dinin toplum hayatı ve kültüründeki etkilerinin sekülarizasyon sonu­cu giderek azaldığı günümüzün modern toplumlarında da bir şekilde varlığını sürdürmektedir. Hattâ, belki de modern sınaî kültürün aşırı ayrımlaşma, uzmanlaşma ve ferdiyetçilik eğilimleri çerçevesinde kişi­likleri ve kimlikleri parçalayıcı ve dağıtıcı yönelimleri karşısında dinin kimlik belirlenmesindeki tamamlayıcı ve birleştirici etkilerinin önemi de artmaktadır. Hemen her toplumda ve tarihin tüm dönemlerinde, göçebelikten yerleşikliğe geçiş, kültür değişmeleri, sözlü kültürden ya­zılı kültüre geçiş, savaşlar, ekonomik gelişmeler ve değişmeler, sanayi­leşme ve kentleşme, köyden kente göç, ülkeler ve kıtalar arası göçler, eğitimi-öğretim ve iletişim alanındaki hızlı ilerlemeler ve globalleşme eğilimleri gibi çok çeşitli olgu, süreç ve etmenlerin tesiri altında top­lumsal farklılaşma ve değişimdeki artış ve bunalım ve buna paralel ola­rak dinî, mistik ve mezhebî eğilim ve hareketlerde gözlenen hızlanma, din faktörüne referanslı kimlik arayışı süreçlerini de hızlandırmakta, bu arada kimlik kaymaları ve geçişlerde de artış görülmektedir. Böyle- ce, alt gruplaşma, itizal, mezhepleşme, tarikatlaşma, yeni dinî hareket­ler ve cemâatleşme olguları, dinî faktörün yanı sıra grup kimliğine ya­pılan vurgu ve referansı da güçlendirmekte; buna karşılık toplumda ferdiyetçiliğin artışı grup kimliğinin aleyhine olarak şahsî kimliğe yö­nelimin de güçlenmesi ile sonuçlanmakta; her halükârda, anlaşılan din, daha çok grup kimliği ile ilişkili imiş gibi algılanmak istenmekle birlikte, gerçekte o, durum ve şartlara göre tüm kimlik kategorileri ile bir şekilde alâkalı bulunmakta; esasen, değişim perspektifinde, onun bu konudaki yönelimlerinde de, durum ve şartlara göre önemli deği­şiklikleri gözlemek ilginç olmaktadır.[1]

[1]  Kimlik ve din İlişkileri konusunda bk.: H. Mol, Identity and Sacred. A Skecb For a New Social Scientific Tbeory ofReligion, Oxford, 1978; A. Taştan, Kim­lik ve Din, Kayseri, 1996; C. Tosun, Din ve Kimlik, Ankara, 1993; B. Güvenç, Türk Kimliği, Ankara, Kültür Bakanlığı yay., 1993; N. Çelebi, “Kimlik ve Din”, Etnik Sosyoloji (O. Türkdoğan), İstanbul, 1997, s. 72-77; Ç. Kâğıtçıba- şı, İnsan, Aile, Kültür, İstanbul, 1991.