CEMAAT, ÜMMET, MİLLET

218
PAYLAŞ

CEMAAT, ÜMMET, MİLLET

Dinin cemaat, ümmet, millet gibi kavramlar eşliğinde nasıl değer­lendirilebileceğini özetleyebilmek.

Belli bir dine bağıldık duyanların o dinin öngördüğü hedefler doğrultusunda ken­dilerini tanımlamaları, söylem ve iddialarını bu aidiyet içinde temellendirmeleri her şeyden önce ortak bir bilince sahip olmanın gereğidir. Sosyolojik bağlamda özel­likle din eksenli toplumların değerlendirilmesinde söz konusu toplumların dinî ve kültürel kodlarını taşıyan yapılanmalarını asla ihmal etmemek gerekir.

Birbirleriyle aynı zihniyet, aynı söylem, tasavvur ve tahayyül üzerinde buluş­muş toplumların bu birlikteliklerinin tekabül ettiği problemler Tonnies’ten beri sosyologların gündeminden düşmemiştir.

Sosyoloji literatüründe cemaat, üyelerinin ortaklaşa paylaştıkları bir şeye, ge­nellikle de ortak bir kimlik duygusuna dayanan ve özel olarak oluşturulmuş bir toplumsal ilişkiler bütünüdür. Tönnies, cemaatte toplumsal ilişkilerin dayanışmacı bir nitelik taşımasıyla sanayileşmekte olan toplumların geniş ölçekli ve gayri şahsi ilişkilerle ayırt edilmesini karşı karşıya getirerek toplumsal ilişkilerin bu biçimleri­ne ilişkin ideal-tipik resimler çizmiştir. Tönnies’in geleneksel düzlemde bir toplum­sal bütünlük formu olarak tanımladığı cemaat kavramı, ona göre artık çoktan ter­kedilmiş bir sosyal yapı özelliği taşımaktadır. Cemaatin yerini almaya başlayan ce­miyet kavramında karşılığını bulan toplumsal nitelikler, gerçekte modernliğin dö­nüştürücü etkisini göstermektedir. Tönnies’in hayıflanarak vurguladığı bu değişimde asıl vurgu, cemaat ve cemiyet kavramlarına yüklediği anlamlarda açığa çıkar. Ona göre cemaat birincil ve duygusal ilişkilerin dünyasına aitken cemiyet de parçalanmış, bireyselleşmiş ilişkilerin dünyasını yansıtmaktadır.

Her cemaat, belli bir toplumsal yapı ve bütünlük içinde ortak bilgi, değer ve davranış kodları üzerinden kendini inşa eden farklı bir paylaşım grubudur. Bu ne­denle cemaatte aslolan belli bir düzlemde bütünlüklü dayanışma tipolojisinin varlığıdır. Cemaatin sosyolojik tabiatı Durkheim’in izi takip edildiğinde sorunlu ve terkedilmesi gereken bir yapılanmadır. Çünkü cemaat, her şeyden önce modern öncesi bir durumu anlatmaktadır. Burada ilişkiler yüzyüzeliklerle yürümekte ve dayanışma örüntüleri mekânik bir boyut kazanmaktadır.
Kavram İslam toplumlarının söz dağarcığında merkezî bir role sahiptir. Dinî bütünlüklü bir şekilde yaşamak arzusunda olan her Müslüman, her şeyden önce bir imamın arkasında saf tutarak doğrudan bir cemaatin parçası olmaktadır. Literal anlamıyla cemaat, İslami toplumsal yapıdaki derinlikli anlam üretimle­rinden bağımsız olarak doğrudan bir topluluk imgesidir. O hâlde gerek cema­at, gerekse daha büyük ölçekli toplumsal ortaklıkları ifade etmek üzere kulla­nılan ümmet ve millet kavramları da ister geleneksel ister modern olsun müs­lüman toplumların fiili durumlarını anlama konusunda her zaman işlevsel olan kavramların başında gelmektedir. Bu kavramların kendi iç bileşenleri tipik bir Müslüman toplumda müminlerin hangi referans dünyasına ait olduğu (itikad), hangi kriterler (sabite) içinde hayatlarını sürdürdükleri, geçmişle gelecek ara­sındaki dengeyi nasıl korudukları ve belki de en önemlisi tasavvur dünyaları­nın sınırlarının nerelere dayandığını göstermesi açısından oldukça önemlidir.Cemaat, modern sosyolojinin en temel konuları arasında yer alır ve bir kav- ramsallaştırma çabası olarak kısmen “arkaik toplumsallaşma süreçleriyle” öz- deşleştirilerek Batıdaki toplumsal değişimi anlamanın işlevsel bir anahtarı ola­rak öne çıkarılır. Ne var ki kavramın özellikle müslüman muhayyilesindeki an­lamı hâlâ farklıdır ve saygınlığını korumaya devam etmektedir. Hatta bu dünya içindeki özgün anlamından Batılı bağlamlarda geçerli olan anlamlarına ulaş­mak her zaman güçlük yaratır.

İslam kültüründe cemaat, toplamda bir araya getirmek anlamındaki cem mas­tarından türetilen Arapça bir isim olup gündelik dilde genellikle insan topluluğu anlamında kullanılmaktadır. Kavramın etimolojik ve semantik analizi onun din te­melli bir ilişkiler ağı olduğunu göstermektedir. Cemaatin din dilindeki kullanımı, müslümanların din kardeşliği esasına dayalı olarak gerçekleştirdikleri ve katılmak zorunda olduları birlik ve beraberlik anlamını taşımaktadır.

İslami gelenekte cemaat herhangi bir şekilde modern/ seküler atıf zinciri içinde kullanılmaz. Cemaat kavramı bugün hâlâ dinsel yapılanmaları ifade etmek için kul­lanılmaya devam etmektedir. Bu bağlamda cemaat daha çok ortak bir epistemolo­jiye, aidiyet ve referansa vurgu yapan dinî bir dayanışma ağı içinde ele alınır. Ce­maat somut olduğu kadar soyut bir yapılanmaya da imkân verir. Bir cemaate men­subiyet, kişiye ortak geçmiş ve gelecek düşüncesini bünyesinde barındıran güçlü bir aidiyet duygusu kazandırır.

Modernleşme süreci laiklik stratejilerinin uygulanma şiddetine bağlı olarak ce­maat üzerinden kurgulanan aidiyetleri de tartışılır kılmış, hatta bir cemaate men­sup olmak yer yer saklanması gereken çok özel ve dolayısıyla da gizli bir tercihe dönüşmüştür. Gündelik hayatın seküleştirilmesine yönelik çabalar dinsel aidiyet vurgularını itibardan düşürücü telkinlerle ilerlemiştir. Bununla birlikte günümüzde cemaat kavramı, varlığını sürdürmeye devam etmiş, kazandığı yeni anlamlarla mo­dern düzlemde bile güçlü bir örüntüler toplamı olduğu sıklıkla kanıtlanmıştır.

Bugün kavramın geleneksel anlamı ciddi bir şekilde yıpratılmış olsa da yine de yeni kollektif ilişkileri tanımlama konusunda işlevselliğini korumaya devam et­mektedir. Günümüzde cemaat kavramıyla sadece dinsel geleneksel bütünleşme biçimlerine değil, aynı zamanda ortak değerler başlığı altındaki dayanışma ağları­na da vurgu yapılmaktadır. Kavramın semantiğine odaklanıldığında varolan deği­şimin belli başlı güzergâhlarını izlemek mümkündür. Esasen bizzat geleneğin ken­disi olduğu kadar bu çerçevede rutinleşmiş ilişki ağları da modernliğin açık saldı­rısına maruz kalmıştır. Ancak modern zamanların ortaya çıkardığı kargaşanın kaçı­nılmaz bir sonucu olarak yaşanan maneviyat kaybı da bütün paradoksallığına rağ­men açıkça şaibeli hâle getirilmiş cemaat kavramının tekrar hatırlanmasına ve iş- levselleştirilmesine yol açmıştır. Böylece cemaat, modern zamanlarda şu ya da bu şekilde belli anlam kümeleri, değer ve kimlik stratejileri etrafında buluşan birtakım oluşumları ifade eden duygusal yeni bir mecra hâline dönüşmüştür.

Kavramın sosyolojik anlamlarını değiştiren bu etki, zamanla onun dinî gelenek içindeki karşılıklarına da sirayet etmiştir. Gerçekten de bügün cemaat ifadesi, ge­nel müslüman dünyasının tamamını ifade etmekten çok, bütünlük içindeki farklı
ilgi, yönelim ve amaçlar etrafında bir araya gelen ve kısmen örgütsel yapı özelliği taşıyan, yer yer modern yer yer geleneksel sayılabilecek şekillere bürünmüştür. Bu değişim kavramın muğlaklığına ilişkin kuşkuları da bir hayli derinleştirmiştir. Din­sel ilgilerin dönüşümü, modernleşme süreci içinde dinî olanın dönüştürülmesine yönelik müdahalelerden cemaat kavramı da nasibini almış, artık kavram daha çok yeni birliktelikleri ifade etmek üzere kulanılmaya başlanmıştır. Türkiye örneğinde yer yer tarikatlarla yer yer dar ölçekte bile olsa dinî-ideolojik gruplarla özdeşleşti­rilen kavramın geleneksel kuşatıcılığı, yerini özel bir dil, söylem ya da ritüelle ken­dini diğerleri karşısında ayrıştıran bir sınırlandırmaya dönüşmüştür.

Bu bağlamda ele alınacak bir diğer kavram ise ümmet kavramıdır. Ümmet bü­tünüyle İslam kültürü içinde ele alınıp değerlendirilmesi gereken bir kavramdır. Hiç kuşkusuz ümmet de cemaat gibi Kur’an temellidir ve onun semantik dünyası­na yeterli bir özenle yaklaşılmadıkça dinî-sosyolojik anlam ağına nüfuz etmek mümkün olmayacaktır.

Arapçada topluluk anlamına gelen ümmet, İslam’da inancın ve Hz. Muham- med’e bağlılığın birleştirdiği geniş katılımlı bir grup anlamını taşımaktadır. Millet kavramıyla yer yer benzer anlamlarda kullanılsa bile, yine de onunla arasında önemli bir farkın varlığından söz edilebilir. Ümm kökünden gelen ümmetin kav- ramsallaşma süreci müslüman kültüründe şekillenmiştir. İmam, ümem, ümm gibi kavramlarla ortak bir şebeke üreten kavramın doğrudan vurgu yaptığı esas anlam, bir şey üzerinde ittifak etmiş topluluktur. Nitekim ümmetler hayır içinde olacakla­rı gibi şer üzerinde de buluşmuş olabilirler. Dolayısıyla kavramın soy kütüğünden hareket edildiğinde her şeyden önce onun nötr özelliği unutulmamalıdır. İnsanla­rın hangi ideler, idealler ve yaşam biçimleri üzerinde karar kıldıkları, ilerledikleri, kendilerini inşa ettikleri vurgulanmak istendiğinde bu yönelimlerinden hareketle onları birer ümmet olarak tasvir etmek pekâlâ mümkündür. Bu bağlamda birbirin­den farklı ve zıt karakterlerin bile ümmet kavramı etrafından buluşma noktası sağ­ladığı söylenebilir: Firavn ümmeti, müslüman ümmeti gibi.

Müslümanların sosyolojik gerçekliğini anlama çabası her şeyden önce cemaat, ümmet, millet gibi kavramların köklerini ve yüzyıllar içinde kazandığı anlamları ele almayı gerektirir. Din dilinde ümmet kavramı daha çok genel toplumsal bütün­lükten söz edildiğinde gündeme gelmektedir. Öte yandan İslam geleneğinde fark­lı ümmetlerin varlığı sorun sayılmadığı gibi insanlığın tek bir ümmet olarak ihdası da sorunlu bulunmamaktadır. İslami bakış açısına göre insanlık tek bir ümmetti ve ondan değişik milletler ortaya çıktı. Şayet Allah isteseydi herkesi bir ümmet yap­maya kadirdi, ancak ilahi hikmette bu çeşitlilik olağan bulunmuştur.

Kur’an’a göre bütün insanlar başlangıçta tek bir ümmetti (ümmet-i vahide). Za­manla gerçek (sahih) inançtan uzaklaşılması bu ümmetin dağılmasına yol açmış ve peygamberler gerçek inancı insanlara yeniden sunmuştu. İslam’a göre ümmet edil­gin bir toplum değildir, yaşam biçimi, ilkeleri, dünya görüşü ve kültürü inançla be­lirlenmiş evrensellik iddası taşıyan bir örgütlenmedir. Dolayısıyla İslam’da ümme­te belirli görev ve yükümlülükler yüklenmiştir. Aslında bu görevler ilahi buyrukla­rın geçerliliğini sağlama ve yaygınlaştırma yönündeki tüm etkinlikleri içermektedir.
Ümmet bütüncül anlamıyla sosyolojinin konusu olarak ele alınabilir. Gerçekte kavramın bileşenleri arasında mill(iy)etler, mezhepler, cemaatler, inanç grupları, dinî oluşum, gelenek ve örgütler, kültler, kendine özgü nitelikleriyle yer alırlar. Bir ümmeti inceleme konusu olarak ele almak gerçekte o ümmette yer alan her tür ya­tay ve dikey hareketliliği, söylem ve dil çeşililiğini ele almayı gerektirir. Bir ümmet topluluğunun sosyolojik gerçekliğine odaklanan her çalışma, kaçınılmaz bir şekil­de o yapının köklerine, dinsel, tarihsel, kültürel ve entelektüel muktesabatına dik­kat etmek durumundadır. Ümmet, hemen her yeni kuşağı bir önceki kuşakla irti­batlı kılmayı önceleyen, bu bağlamda geçmişin bakiyesiyle yeninin tasavvur dün­yası arasındaki kopukluğu telafi etmeyi zorunlu kılan bir bütünlük arayışından beslenir. Bu nedenle örneğin Muhammed ümmetinden olmak bütün bu süreklilik içindeki bir anlam dünyasına dahil olmak demektir.Kur’an’da her ümmete bir peygamber gönderildiği bildirilmektedir. Bazı peygam­berler kendi dönemlerindeki tüm insanlara gönderilmiştir. Dolayısıyla bu insanlar da söz konusu peygamberlerin ümmeti olarak tanımlanmaktadır. Bir yoruma göre Hz. Muhammed döneminde ve sonrasında yaşayan tüm insanlar tek bir ümmet, yani Muhammet ümmetidir. Hz. Muhammed ümmetinin bir bölümü onun davetine uyup müslüman olduğu hâlde onun dışındakiler bu çağrıya henüz uymamıştır.

Millet kavramı da pekâlâ aynı kavramsal şebeke içinde ele alınıp değerlendiri­lebilir. Arapçada topluluk anlamında kullanılan millet sözcüğü ümmet gibi dinsel bir lügatçenin parçasıdır. Kur’an’da Hz. İbrahim ve diğer ilk peygamberlerin yay­dıkları dine, dolayısıyla bu dinin gerçek mensupları sayılan müslümanlara bu ad verilmekteydi.

İslami literatürde millet kelimesinin, Allah’ın kulları için kitaplarında ve pey­gamberlerinin diliyle koyduğu esaslar şeklinde yer alan tanımıyla din ve şeriatla eş anlamlı olduğu görülmekte ancak bakış açısına bağlı olarak aralarında fark oldu­ğuna dikkat çekilmektedir.

Günümüzde millet kavramının cemaat kavramında olduğu gibi ciddi bir anlam kaymasına maruz kaldığından söz etmek mümkündür. Bununla birlikte kavramın müslüman kültüründeki anlamında radikal bir değişiklik sağlamaya yönelik mo­dern ataklar yeterli sayılabilecek bir başarı elde edememişlerdir. İslam kültüründe kavram daha derin ve daha kapsamlı tahlillere fırsat veren bir etimolojiye sahiptir ve toplamda millet herşeyden önce bir ulustan çok güçlü bir dinî aidiyete vurgu yapmaktadır.
“Din, şeriat ve millet gerçekte aynı şeylerdir; fakat kavram olarak her birinin belli bir yönü vardır. İtikad yönüyle din, amel yönüyle şeriat, birlik, toplama yönüyle de mil­let denilir. Aslında itikad denilen neyse amel denilen de odur; amel denilen neyse, toplanılan da odur. Bu bakımdan millet, bir topluluğun çevresinde toplandığı ve üzerinde yürüdüğü bir diğer değişle toplumsal ruhunun tabi olduğu egemen pren­sipler ve tutmuş olduğu yoldur. Hakkı hak, batılı batıl, eğrisi eğri, doğrusu doğrudur. Demek ki millet toplumun kendisi değildir. Ona cemaat, ümmet, kavm veya ehl-i mil­let denilir”.Günümüzdeki kullanımıyla otantik anlamlarından uzaklaştırılan millet kavramı gerçekte din, şeriat, dinde gidilen yol, tarikat, sünnet ve yol anlamlarına gelir. Bu anlam takip edildiğinde hem Yahudi, Hıristiyan ve müşriklerin hem de müslüman­ların kendi başına birer millet olduklarından söz edilebilir. Cumhuriyet Döne- mi’nin saygın din âlimlerinden Elmalılı Hamdi Yazır, millet, din ve şeriat kelimele­ri arasındaki farklılığı açıklarken şu ifadelere yer vermektedir:

Burada milletle din arasında dikkat çeken en önemli fark, milletin Allah’a değil yanlızca kişilere izafe edilmesidir. Söz gelimi asla “Allah milleti” denmez. Kur’an’da en çok kullanılan terkip “İbrahim milleti”dir. Hz. Peygamber ve Hz. İbrahim’den sonra gelen tüm peygamberler İbrahim milletine tabi oldukları için, kendi kavim-

 

lerini de bu millete tabi olmaya davet etmişlerdir. Nitekim Kur’an-ı Kerim’de Hz. Yusuf, “Allah’a iman etmeyen ve ahirete küfreden bir kavim milletini bıraktım ve babalarım, İbrahim İshak ve Yakub’un milletine uydum” demektedir (Yusuf, 37­38). Aynı şekilde Hz. Şuayb’ın kavmi de peygamberlerini kendi milletlerine tabi ol­maya çağırmışlardır (A’raf: 88).

Bu vurguların izi sürüldüğünde millet kavramının her şeyden önce dinin top­lumsal bağlamlarını açıkladığı söylenebilir. Böylece tarih boyunca müslümanlar “İbrahim’in milleti” üzere olmuşlardır. Bu nedenle Hz. İbrahim’den beri İslam’ı ka­bul eden ve bu din üzerinde bir millet hâlinde bir ümmet oluşturan müslümanlar birbirlerini kardeş olarak görmektedir. Nihayet dinden ümmete giden yolun adı da millettir. Yani millet bir gidiş, bir yol tutuş ve bir sünnet ifade etmektedir; topluca bir yürüyüşü dile getirmektedir. Söz gelimi İslam’a, Allah’ın dinine inanan bir kim­se ümmet oluşturmaya yönelmez, yani bir millet üzerinden olmazsa onun inancı bir anlam ifade etmez.

Bu çerçevede İbrahim’in milleti onun zürriyetinden olmaya işaret eder. Ancak bu zürriyet dinsel semantik içinde ele alındığında bir soya mensubiyet duymaktan çok bir referans grubuna dahil olmayı ifade eder. Nitekim Nuh’un oğlu Allah’a is­yan edenlerden olduğu için kendi soyundan olması onu aynı millete dahil kılma­ya yetmemiştir.

  1. yüzyıldan itibaren hakim paradigmatik müdahaleler gündelik hayattaki her kavrama olduğu gibi millet kavramına da müdahale etmiş ve onu semantik açıdan çarpıtmayı öncelemiştir. Ulus devlet modelinin tercih edildiği modern devlet para­digmasında millet kavramı ulus kavramının soy ve nesep öncelikli yapısıyla eşleş­tirilmiştir. Bu kavramsal kargaşa uzunca bir süre etnik kimliklerin milliyetçi yöne­limleri konusunda özellikle müslüman toplumlarda bir kafa karışıklığının doğma­sına yol açmıştır. Yine bu kargaşa içinde İbrahim’in milleti kavramının sosyal tem­sil dünyasındaki ağırlığı kaybolmuş, bunun yerine yanlış bir şekilde Türk milleti, Arap milleti, Fars milleti gibi terkipler kullanılmaya başlanmıştır. Oysaki Kur’an ter­minolojisinde yer alan millet kavamının bugün Türkçe’de kullanıldığı şekliyle ulus, budun, ırk, kavim ya da yabancı dillerde kullanılan formuyla nation kelimeleriyle hiçbir ilgisi bulunmaktadır.

Soy vurgusunun çekicilik kazandığı modern ulusçu söylemlerde müslüman toplumları birleştiren ümmet ve millet kavramları ya terkedilmiş ya da kavramın ta­rihsel ve kültürel ağırlığı zayıflatılmaya çalışılmıştır. Nitekim bugün din karşıtı söy­lemler içinde sıklıkla suçlayıcı bir dil olarak vurgulanan “ümmetçi” veya “İslam milliyetçiliği” gibi ifadelerle dile getirilen tanımlamalar da son tahlilde mevcut yö­nelimlerin perspektifini yansıtmaktadır.