SOSYOLOJİK ÇERÇEVE

PAYLAŞ

Dinin Örgütlü Yapıları ve Dinsel Liderlik Kategorileri

SOSYOLOJİK ÇERÇEVE

Dinin sosyolojik bir çerçevede nasıl değerlendirilebileceğini açık­layabilmek.

Din, insanlığın var oluşuyla yaşıt bir kavramdır. Bir dine inansın ya da inanmasın her insanın belli bir din algısı hatta din konusunda kendisini bağlayan bir yaklaşı­mı söz konusudur. Esasen bu çeşitlilik çok kere din konusunda birbiriyle uzlaştı­rılması zor pek çok tanımı gündeme getirmiştir. Bu çerçevedeki tanımlamaların te- olojik ve antropolojik olmanın yanı sıra psikolojik, sosyolojik ve tarihsel boyutları da söz konusudur. Öyle ki din bir yandan belli bir değer, inanç ve pratik seti üze­rinden ele alınıp incelenirken bir yandan da o farklı ilgi ve yönelimlerle bilimsel bilginin konusu olmaktadır.

Bugün dünyada 3000 din, 6000 mezhep ve 12000 tarikat olduğu ileri sürülmek­tedir. Hiç kuşkusuz, amacı insan ve toplumu kavrayıp açıklamak olan sosyoloji ve bu bilimin çeşitli alt disiplinleri de din kurumu ya da kavramı üzerinde durmak zo­rundadır. Çünkü din, insan ilişkilerini, insan tutum ve davranışlarını, toplumsal ha­yatı belirleyen temel yapılardan biridir. Bu nedenle sosyologların ilgisine konu olan dinin, tezahür biçimlerinin izahını yapmak ve aynı zamanda bu fenomenin toplum hayatının bütünü içindeki yerini belirlemek bizzat din sosyolojisi tarafın­dan üstlenilmiş bulunmaktadır. Böylelikle din sosyolojisi alanında, din ile sosyal yapı arasındaki yakın ilişkiye dair çok sayıda çözümleme yapılmıştır. Bu çözümle­melerin bir sonucu olarak da din; insan aktivitesiyle kurulan, her şeyi kucaklayan kutsal bir düzen, yani her an mevcut olan kaos karşısında kendi kendini koruma­sını bilen kutsal bir kozmos kurumu olarak değerlendirilmektedir. Böylece dini, süreç içindeki ana faktör olarak kabul eden Weber’i, insani dayanışmanın niha­i belirlemede dinî karakteri üzerindeki ısrarıyla Durkheim’i, kendi kendini sürekli aldatma eğlencesi içinde dinin yeri konusundaki analiziyle Pareto’yu sosyolojik araştırmanın öncüleri olarak ele aldığımızda, ortaya toplumsal işlevleri öne çıkan yeni bir din analizi çıkmaktadır. Bu anlamda dini, sosyal bağlayıcılığı olan bir inanç sistemi olarak da anlamak mümkündür.

Dinler, tarihi açıdan iki kısımda ele alınmaktadır. Bunlar; tek tanrı inancına ve peygamber vasıtasıyla vahye dayanan semavi dinler ile bunun dışında kalan ve in­sanlar tarafından ortaya çıkartılan beşeri dinlerdir. Bu esaslar doğrultusunda Muse­vilik, Hıristiyanlık ve İslamiyet gibi dinler semavi dinler arasında yer alırken; Tote-

 

mizm, Brahmanizm, Budizm gibi inanışlar da beşeri dinler kategorisinde yer al­maktadır.

Din kavramına İslami terminoloji açısından bakıldığında da hak dinler ve batıl dinler şeklinde bir tasnif yapılmaktadır. Hak dinlerle Allah tarafından pey­gamberler aracılığıyla gönderilen dinler kastedilirken batıl dinlerle de insanla­rın kendi arzu ve hevesleri doğrultusunda inşa ettikleri dinler kastedilmektedir. Bu ayrım, semavi ve beşeri dinler tanımlamasına kısmen paralel sayılabilecek bir tasnif çabasıdır. Bu bağlamda müslümanlar Allah katında yegâne dinin İslam olduğuna, geride kalan dinlerin ise tahrif edilmiş dolayısıyla da batıl ol­duğuna inanır. Müslümanlar nezdinde Allah’ın ilk insandan beri insanlara gön­derdiği din, hep aynı gerçekleri ifade etmektedir. Bu gerçekler imanın esasla­rında ifadesini bulan temel inanç esaslarıdır. Bu çerçevede din, klasik tanımla­ma içinde şöyle ifade edilir: “Din, Allahu Teâlâ tarafından vaz’ olunmuş bir ka­nundur. İnsanlara saadet yollarını gösterir, onların saadete erişmelerine delalet eder, yaratılışlarındaki gaye ve hedefi, Allah’a ne surette ibadet yapılacağını bildirir. İnsanları (kendi arzularıyla dini kabul eden akıl sahiplerini) hayrolan işlere sevkeder”. Anlaşıldığı gibi dinde kişinin kendi tercihi ve Allah’ın da ona yol göstermesi söz konusudur.

Türkçe’de kullanıldığı biçimiyle din kavramı İslami terminolojinin temel kavramları arasında yer almaktadır. Arapça’da din kelimesi sözlük anlamıyla “yol, hüküm ve mükâfat” anlamlarında kullanılmaktadır. Batı’da “din” kavramı yerine kullanılan “religion” kelimesi de şaşırtıcı bir benzerlikle aynı vurgu ve içeriğe sahiptir. Tanımlamalara dikkat edildiğinde dinler genellikle ya içerikle­ri yani özleri açısından ya da işlevleri açısından ele alınmaktadır. Bu bağlamda dinin özüne ilişkin tanımlamalar daha çok felsefe ve teoloji, dinler tarihi ve an­tropoloji tarafından ele alınıp tartışılırken toplumsal işlevlerine ilişkin tanımla­malar daha çok sosyolojinin konusu olarak incelenmektedir.

Dinler arasındaki içsel-yapısal farklılıklar, mevcut özelliklerin tamamını bir ara­da toplayan bütünlüklü bir din tarifinin yapılmasını güçleştirmektedir. Bugün üze­rinde rahatlıkla uzlaşılabilecek bir tariften söz etmek imkânsız olsa da yine de bel­li ortaklıklar temelinde ortaya konmuş tariflerden hareketle dinler hakkında genel bir yaklaşıma sahip olmak pekâlâ mümkündür.

Rudolf Otto’nun tarifi birbirinden farklı pek çok tanımlama çabasını özetleyici mahiyettedir. Ona göre, “din kutsalın tecrübesidir”. Bu tanımlama dinin deneyim boyutuna vurgu yapmaktadır. Hiç kuşkusuz bu tanımlama biçimi, kendine ancak laik ve seküler bir dünya tasavvuru içinde yer bulmaya çalışan kutsal kavramı üze­rinden dine bakmaktadır. Nitekim modern yaşama formları içinde dinî olan (: kut­sal) ve olmayan (: profan) şeklindeki bir ayrımdan söz etmek artık yaygın bir ilgi hatta kabul görmeye başlamıştır. Kutsal, bu çerçevede aşkın (müteal, transandan­tal) olanı ifade ederken; din dışı da kutsaldan artakalan ancak onu dışarıda bıra­kan hakim seküler dünyayı ifade etmektedir.
Aslında dinin gündelik gerçekliği daha çok bireysel ve toplumsal tecrübelerle izlenmektedir. Ancak bireysel bir yaşantı olarak dinsel deneyimin, birbirini bütün- lediği ya da dışladığı varsayılan değişik yansımalarından da söz etmek mümkün­dür: “Kutsal gerçekliğin bilincine varmaktan kaynaklanan huşu, onun karşısında ürpererek saygıyla eğilme; insanın yaratılmış bir varlık olduğunu vurgulayan mut­lak bağımlılık bilinci; insanı hem sevgisiyle kuşatan hem de yargısıyla titreten et­kin bir güç ya da kişileşmiş yüce bir varlık olduğunu kavrama; kutsal gerçeklikle bir olma; evrendeki kalıcı doğruluğu ya da gizli düzeni algılama; “bütünüyle öte­ki” gerçeklikle yüz yüze gelme; insanı tepeden tırnağa dönüştüren bir gücün var­lığını yaşama vb. gibi.”nımlamadaki belli başlı öğelere dikkat edildiğinde açıkça fark edilebileceği gibi “dinlerin temelini oluşturan kutsal gerçekliğin doğaüstü ya da kişileşmiş bir varlık, bu anlamda bir “tanrı” biçiminde tasarımlanması zorunlu değildir; çünkü bu tür bir “tanrı” kavramını bütünüyle ya da büyük ölçüde dışlayan dinler de vardır. Dolayı­sıyla din kavramı, insanın Tanrı’yla ya da tanrılarla ilişkisinden çok daha geniş kap­samlı” bir şekil almaktadır. Yine de yaygın ve en çok bilinen formlarıyla din, ço­ğunlukla aşkın (doğaüstü-fizikötesi) bir dünyaya güçlü vurgu yapan, yanı sıra kut­sal bir söylemi ahlaki ögelerle ilişkilendiren ibadet ve uygulamalara (ayin, ritüel, mensek), değer ve kurumlara sahip bir inançlar bütünü olarak görülmektedir.

Aslında dinsel deneyim, her zaman insanın gerçek benliğini, yaşamı kutsallaş- tıran gücüyle bütün varoluşun temelini ve amacını arama çabasıyla ilişkilidir. Din­sel deneyimin ilk somut dışavurumu, bu deneyimin nesnesine yönelik tapınmayı düzenli bir çerçeveye, belirli kurallara bağlayan etkinliklerdir (ibadet, ritüel). Ma­neviyatı yücelten ve görkemini vurgulayan anlatım biçimleri, dua yoluyla yüce ol­duğuna inanılana seslenme ve onunla ilişki kurma çabası, bazı somut nesnelere görünmez kutsal gerçekliği simgeleme işlevinin yüklenmesi, gene kutsal gerçekli­ğin etkinliğini simgeleyen kutsama işlemleri, sevinç ve esenlik duygularını dile ge­tirmek amacıyla genellikle belirli müziksel biçimlerin geliştirilmesi, kutsal gerçek­liğe ya da onun adına kurban ya da sunu adama vb. tapınma etkinliğinin değişik biçimleridir.

Din, toplumsal etki ve tezahürleri bağlamında sosyolojinin ilgi alanına girmek­tedir. Kişinin çoklukla içsel dünyasında kendine bir karşılık bulan din tecrübe edi­len deruniliğin çeşitliliğine bağlı olarak farklı maneviyat tezahürleriyle toplumda karşılık bulmaktadır. Dinin sadece bireyin iç dünyasında başlayıp orada biten öz­nel bir gerçeklik olarak tasavvur edilmesi onun toplumsal boyutlarını ihmal etme riski taşımaktadır. Dinin hem birey hem de toplum katında gerçekleştirdiği etkisi onu sosyal bilimsel incelemelerin de temel konuları arasına katmaktadır.

Dinin bireyin iç dünyasında ürettiği maneviyat, onun uhrevi kaynakla olan irti­batının sonucu olan farklı dindarlık biçimleriyle hayata yansımaktadır. Dindarlığın bireysel ve toplumsal gerçekliklerden bağımsız olarak işlemesi hiçbir zaman söz- konusu olmamıştır. Bununla birlikte sosyo-kültürel gerçekliğin, örneğin özgürleş- tirici ya da kısıtlayıcı siyasal sistemlerin, dindarlığın görünürlük kazanıp kazanma­masında önemli etkilere sahip olduğu açıktır.Modern dünyada dinin özellikle toplumsal hayatta nasıl ve ne ölçüde yer ala­cağı konusu sıklıkla tartışılmışın 19. yüzyılın dinle açıkça mesafeli sayılabilecek gö­rüş açıları içinde özellikle pozitivizm, dinî, süreç içinde terkedilebilecek bir kalın­tı olarak tasvir etmiştir. Pozitivist söylemlerin dar bir ilgiyle sınırlı sayılmaksızın geçtiğimiz yüzyılın politik tasavvurlarına da yön veren etkilere sahip olması, bu sü­reç içinde dinin gündelik gerçekliğe yansıyan boyutlarının da göz ardı edilmesine, küçümsenmesine dışlanıp terkedilmesine yol açmıştır. Böylece Aydınlanma’nın kurucu değerlerinin bir sonucu olarak pozitivizm geçtiğimiz iki yüzyılın tamamın­da etki yaratacak organize bir din karşıtlığının kaynağı olmuştur. Nihayet bu etki bilimden siyasete hemen her alanda dine mesafeli ya da onu gözden çıkarmayı he­defleyen farklı tercihleri harekete geçiren bir ideolojiye dönüşmüştür. En iyimser hâliyle bu ideolojilerin kiminde din insanın iç dünyasında yer alan ancak zamanla
terkedilmesi umulan bir “boş inanç” olarak değerlendirilmekte yaygın ve popülist hâliyle ise pozitivist söylem, dinin sosyal gerçekliğinin kısıtlanması yönünde mo­dernliğin en sık tekrarlanan seküler ataklarına destek sunmaktadır.

Dinin sosyolojik gerçekliği onun görünürlüğüne yansıyan dil, söylem, simge, sembol ve kurumlarla birlikte hayat bulur. Dinin gündelik kullanımındaki yansı­maları toplumsal hayatın hemen her alanında kendine bir karşılık bulmakta gecik­mez. Dinden kaynaklanan tutum ve tercihler, dinsel bir gerekliliğin ürünü olarak gerçekleştirilen eylemler ve yine dinsel aidiyetlerle ilişkilendirilen toplumsal yapı ve kurumlar dinin oldukça farklılaşmış üniteler içinde birey ve toplum üzerinden hayata karıştığını göstermektedir.

Dinsel ilgi ve yönelimler kişinin ve ondan hareketle de toplumun zihniyet ya­pısını derinden etkiler. Bu etki zaman zaman yeni bir zihniyet yapılanmasına da öncülük eder. Değişimin yansımaları hem dil hem de kurumlara yansır. Dile yöne­lik yansıma, yeni bir dil üretip kurmaya fırsat verse de çoğunlukla bu, varolan bir dilin dönüştürülmesini ifade eder. Bu bağlamın işleyişine dair örneklere başta İslam olmak üzere yaşayan tüm dinlerde rastlamak pekâlâ mümkündür. Müslüman dilinin oluşumu konusunda örneğin İslam Peygamberi Hz. Muhammed’le başlayan bireysel ve toplumsal değişim alanlarına bakmak yeterlidir. O’nun vahiy eksenli mesajı, gerek Mekke’de gerekse Medine’de gündelik söz akışının üzerine oturdu­ğu yerel dil bağlamlarını önemli ölçüde değiştirip dönüştürmüştür. Kur’an-ı Ke- rim’in varlığı, geleneksel dil dünyasında yarattığı etkiyle sınırlı kalmamış, genel olarak müslümanların hayat karşısındaki ilgi ve tercihleri de kayda değer bir fark­lılaşma yaşamıştır. Nihayet Kur’an’la birlikte tüm kavramların verili anlam düzeyle­rine müdahale edilmiş, böylece gündelik dilde kullanılan pek çok kavram âdeta dinsel bir özellik kazanmıştır. Semantik müdahalelerle şekillenen bu süreçler, eş zamanlı bir şekilde birey ve toplumun din ve dünya algısını da yeniden biçimlen­meye başlamıştır. Toplamda bütün bu farklılaşmalar yeni bir zihniyet oluşumunun habercileri olarak değerlendirilebilir.

Hiç kuşkusuz bu değişim dille sınırlı değildir. Dinin sosyal gerçekliğe nüfuz eden yapısına bağlı olarak toplumun anlam ve değer dünyalarında da önemli de­ğişiklikler yaşanır. Bir dine bağlı olmak dünyanın bundan böyle o dinin öğrettik­lerine tabi olunarak okunmasını ve yine aynı dikkat içinde yeni ve kalıcı bir tutum geliştirilmesini zorunlu kılar. Bu bağlamda dini bütün bir Müslümandan, Hristiyan ya da Museviden söz etmek, tek tek her birinin dünyaya bu temsiller üzerinden baktığını gösterir. Müslüman, Hristiyan ya da Yahudi olmak, bir dünya görüşünü izleyerek yaşanılan dünya hakkında bir perspektife, bir tasavvur ve duruşa sahip olmak demektir. Bu durum dinsel bakış açılarıyla yoğrulmuş dil üzerinden günde­lik hayatta dolaşıma girer. Böylece dil, sosyal gerçekliğin dinsel duyarlılıklar ekse­ninde inşa edilmesinde önemli bir araç olarak öne çıkar.

Din dilinin gündelik hayattaki yansımaları farklı disiplinlerin kendine özgü okuma biçimlerine imkân verir. Bu bağlamda sosyoloji dinin toplumsal yapı, ku­rum ve yansımalarına ağırlık verir. Dinsel yaşamın kendine özgü yapı ve örüntüle- ri öncelikli olarak din sosyoljisinin konusudur. Dinin varlık beyanı dil, söylem ve
kurumsal yapılar üzerinden gerçekleşir. Esasen dinin sosyolojik gerçekliğinde bas­kın olan ana tema tek tek her bir “mümin”in kendi iç dünyasında içselleştiği anlam ve temsillerin hayata yansımasıdır. Öte yandan dinselliğin bireysel ve toplumsal örüntüleri de gündelik hayatın akışına tabi olmayan ancak o akışı biçimlendirme gücüne sahip form, söylem ve kurumlarla hayatiyet kazanır
.