Türkiye’de Sosyoloji: 1980-2000 Döneminde Türkiye’de Sosyoloji

1980-2000
Döneminde Türkiye’de Sosyoloji

Türkiye gibi yakın tarihi sürekli dış müdahalelere,
altüst oluşlara, kesinti ve dönüşümlere sahne olan bir ülkede sosyolojinin gelişiminin
düz bir hat üzerinde ilerlemesi düşünülemez.

1980 sonrasında Türkiye’ye dayatılan
politikaların özünde liberalleştirme, ulus-devletin düzenleyici ve kalkınmacı
misyonunun tasfiye edilmesi gerçeği yatmaktadır.

Türk-İslam sentezi, askerî yönetimin işbaşında
olduğu ve etkisini sürdürdüğü 1980’lerin ortalarına kadar ülkede egemen söylemi
oluşturmuştur. Bu resmi ideolojik yönelişin en önemli sonuçlarından biri, solun
etkisinin azaltılmasına ve İslamcı akımın yükselişine yol açmış olmasıdır.

1980’lerin ortalarından itibaren, askerî
yönetimin geri çekilmesi ve sivil yönetimin işbaşına gelmesiyle siyaset arenasında
sivilleşme yönündeki talepler güçlenmiştir.
Modernleşmenin
yolunun devletin küçültülmesinden ve sivil toplumun güçlendirilmesinden geçtiği
vurgulanmaya başlanmıştır.
Güçlü bir
sivil toplum dayanağından yoksun kaldığı için Türk modernleşmesinin Batı’dan
farklı bir niteliğe büründüğü öne sürülmüştür.

1980’lerin ortalarından itibaren Marksist
tez ve argümanlar sosyolojideki eski cazibesini ve gücünü yitirmiştir. Bunda
askeri darbenin etkisini göz ardı etmemek gerekir: 60 darbesinden sonra
Marksizm sosyolojiye dahil edilmiş, 80 darbesinden sonra ise tasfiye
edilmiştir. Sosyolojide sınıf/tabakalaşma ve toplumsal yapı analizleri yerine varoş,
yoksulluk ve toplumsal değişme analizleri; kalkınma/gelişme, sosyal refah, eşitlik,
gelir dağılımı vb. sorunlara önerilen çözümler yerine farklılık/kimlik, özgürleşim
stratejileri ikame olmuştur.

Pozitivist yöntemin nesnellik anlayışının
sorgulandığı bir tartışma furyası açılmıştır.
Toplum bilimlerinde nesnelliğin mümkün olamayacağı ilkesi bu dönemde
güçlenmiştir.

Sanatsal ifade biçimlerine yaklaşan, şiir,
edebiyat, mitoloji ve ritüele açılan, daha esnek, bilgiyi aşırı göreceleştiren,
nedensellikten uzak, betimlemeye dayalı bir anlatım tarzı hükümferma olmuştur.

Özgünlüğün yerine esinlenme, kolektif bilincin
yerine aşırı öznellik geçmiştir.

Ulus-Devletin
Sorgulanması

Toplumsal gelişmenin önünde engel olarak
görülen başlıca unsurların modern ulus örgütlenmesi (üniter devlet ve onun
yekpare toplum tasarımı), devletçi/planlamacı/himayeci siyasetler vb. olduğu düşüncesi
siyasal jargonda olduğu gibi sosyoloji çalışmalarında da ifadesini bulmuştur.

AB’ye dahil olmak için hukuki, toplumsal ve
siyasal yapısını baştan sona yenileme çabasına girişen Türkiye’de üniter
siyasal yapıyı ve toplum birliğini tehdit eden gelişmeler yaşanmaktadır. Başka
bir deyişle Avrupa ülkeleri kendi aralarında bütünleşerek küreselleşme
sürecinin etkili bir aktörü haline gelirken, Türkiye’de toplumsal çözülme ve parçalanma
riskleri giderek güçlenmiştir.

Türkiye’de 1960’lı ve 1970’li yıllar boyunca
sosyolojide iktisadi kalkınma sorunları gündemin başlıca konuları arasında yer
alırken, 1980’lerden itibaren ana eğilimin siyasal-kültürel sorunlara
(özellikle de laiklik, İslami yaşayış, örtünme, demokratikleşme, devlet-toplum
ve din-devlet ilişkileri konularına) kaydığı görülmektedir.

Kimlik/Aidiyet
ve Din/Laiklik Eksenli Çalışmalar

Kimlik konusunda yeni ilginin odağında Doğu,
Batı gibi uygarlık değerleri, ulusal veya toplumsal kimlik özellikleri
bulunmamaktadır. Bu durumun meta kimliklerin, evrensel meta anlatıların sona
erdiği savıyla bağlantısı vardır. İlgiler parçalanmış, daralmış ve çok daha
mikro alanlara yönelmiştir.

1990’larda sosyoloji alanında önemli bir
gelişme, siyasal yönelişli etnik-kimlik hareketleridir.
1990’lardan itibaren İslami hareketin
kültürel ve siyasal taleplerle ortaya çıkışı da sosyologların giderek
ilgilerini bu alana yöneltmelerinde etkili olmuştur. 12 Eylül askerî darbesi
sonrasında solun geri çekilişinin yol açtığı boşluk ortamında İslam gündelik
tartışmalarda ve toplumsal pratiklerde gittikçe daha fazla göz doldurmaya başlamıştır.

Modern sosyolojide gelenek ile modernlik
arasında kurulan kutupsal ve negatif ilişki postmodern sosyolojide pozitif bir bağlama
oturtulmuştur. Başka deyişle postmodern sav, melezleşme ve özgürleşim vaadiyle,
modernizmin yüz yılı aşkın bir süredir aşındırıp tahrip ettiği geleneği (özellikle
modern devletin asimilasyon girişimleri sonucu unutulan azınlık dilleri, dinsel
cemaat kültürü vb.) yeniden keşfederek onu istismara yönelmiştir.

1990’lı yılların başları, küreselleşme ve
postmodernizm odaklı tartışmalara sahne oldu. Reel sosyalizmin çöküntüsü
üzerine kendi meşruiyetini kuran liberal söylem, küreselleşme teorisi ve
postmodernizm aracılığıyla, sadece güncel siyasete değil, akademik çalışmaya da
damgasını vurmuştur.

Dünya ve toplumsal mekan tekleşmiştir.
Melezlik, Soğuk Savaş dönemi sonrasına ait büyük ideolojik bölünme ve kutuplaşmaların
sonunu haber veren bir kavramdır.
Perspektifler
giderek bireyci, tikelci, farkçı ve rekabetçi özellikler sergilemektedir.

Postmodernizm, büyük bir köye dönüştüğü öne
sürülen dünyada eski bütünlüklerin parçalanıp içinden sonsuz sayıda (birbiriyle
uzlaşması mümkün görünmeyen) alt kültür adacıklarının çıktığı, perspektiften
yoksun, kaotik bir tabloyu yansıtmaktadır. Bu yapı bütüncül bir anlamdan
yoksundur (maksadı da zaten budur; anlamsızlık).

Türkiye’de özellikle yeni kuşak sosyologların
postmodern teorinin çekiminden etkilenerek makro teorilerden, meta söylemlerden
kaçındıkları, ağırlıklı olarak mezzo ve mikro teorilere yöneldikleri
söylenebilir.
Bu durum giderek
sosyolojinin ortak kamusal çıkarları ifade ve temsil etme, çözüm getirme
kabiliyetini yitirmesi anlamına gelmekte; sosyologların da özel çıkarlara bağlanma
eğilimiyle görünürlük kazanmaktadır.

1990’larda tartışmaya sokulan güncel
kavramlarından biri de “Batı-dışı modernlik” kavramıdır.
Batı-dışı modernlik kavrayışı, Batı-dışı
toplumları Batı’dan dışlamaya, farklılaştırmaya ve tecrit etmeye izin
vermektedir.

1980-2000
DÖNEMİNDE TÜRK SOSYOLOJİSİNDE ÖNE ÇIKAN BAZI İSİMLER

Cemil Meriç, Sabri F. Ülgener, İdris
Küçükömer, Sencer Divitçioğlu gibi, en önemli eserlerini 1960’lı ve 1970’li yıllarda
vermiş olan düşünürler, bağlandıkları dünya görüşleri oldukça farklılaşmış bir
okur kitlesinin talepkâr ilgisi sonucu yeniden hatırlanmış ve önemsenerek
okunmuşlardır.

Şerif Mardin, Nilüfer Göle ve Ali Akay bu
dönemin etkili isimleridir.

Emre Kongar çalışmalarında, Mübeccel Kıray’ın
daha önceki dönemde etkili olan ampirist, tümevarımcı ve işlevselci sosyoloji
anlayışını benimsemiştir.

Doğan Ergun, hiç kuşkusuz, son dönemde Türkiye’de
hâkim sosyolojik metin üretme tarzına karşı sağlam dayanakları olan bir eleştirellik
barındıran tavrıyla dikkat çeken bir sosyoloğumuzdur.
tarihsel diyalektiği metodoloji anlayışının
merkezine yerleştiren az sayıda sosyologdan biridir.

Kurtuluş Kayalı da çalışmalarında
tarih-sosyoloji bütünleşmesini sağlayan ender sosyal bilimcilerimiz arasındadır.

Baykan Sezer Sosyolojisi

Baykan Sezer’in temsil ettiği Doğu-Batı çatışması
görüşü Türk sosyolojisinde ayırt edici bir konumda bulunmaktadır. Yerlilik
iddiasını taşıyan bu yaklaşım, 1960’ların sonlarından günümüze kadar kesintisiz
bir biçimde Türk sosyolojisinde varlığını sürdürmektedir.

Çalışmalarının en belirgin özelliği modernleşme
teorilerine karşıt bir biçimde eleştirelliği ön plana çıkarmasıdır.

Baykan Sezer öncelikle toplum sorunlarını
tarihsel derinliği ve boyutlarıyla ele alan bir yaklaşımın sahibidir.

1970’lerde ideolojik tercih olarak
sosyalizm, milliyetçilik gibi akımlara yönelen sosyal bilimciler 1980’lerde
tamamen farklı akımlara kapılırken, Baykan Sezer’in dünya görüşünde herhangi
bir değişme olmamıştır.

Bugüne kadar Türkiye gibi Batı-dışı
ülkelerde sosyologların sergiledikleri başlıca çelişki ve açmaz, kendi
toplumlarının Batı’dan kökten farklılığını reddederek tekçi, özcü ve evrenselci
bir yaklaşımla türlü iyimser reçetelerin savunuculuğunu üstlenmiş olmalarıydı.

Türkiye’de sosyoloji büyük ölçüde Batı
etkisi altında, tek yönlü bir bağımlılık ilişkisi içinde biçimlenmiş ve
biçimlenmeye de devam etmektedir.

Bugün postmodernizmin farkçı anlayışına
dayalı olarak etnisite, cemaat, cins, azınlık parametreleri, toplumu kendi ontolojik
bütünlüğü içinde değil sonsuz tekillikler ve farklılaşmalar itibariyle tasavvur
eden, aşırı bireyselliğe dayalı parçalanmış bir toplum algısı giderek
geçerlilik kazanmaktadır.

Sosyoloji bir yol ayrımındadır. Ya “toplumun
sonu”nu ilan eden güçlerin toplumları çözümsüzlük ve kaosa mahkûm eden yaklaşımları
benimsenecek ve sosyolojiye gerek kalmayacak. Ya da sosyolojiyi bambaşka bir
tarzda kurgulayarak, bütün dünya toplumlarının mutluluk ve refahı adına yeni
bir geleceği tasarlayacak bilgiyi üretmeye çalışacağız. Bunun dışında üçüncü bir
seçenek yoktur.


TÜRKİYE’DE SOSYOLOJİ
Editör: Prof. Dr. Çağatay Özdemir
Anadolu Üniversitesi Yayını, Yayın No: 2638
2. Baskı, Nisan 2013, Eskişehir