Toplum Bilimlerinde Yorumcu Yaklaşım – Paul Ricoeur

Toplum Bilimlerinde Yorumcu Yaklaşım – Paul Ricoeur

Metin Paradigması

Hermenötik sözcüğünün birincil anlamının, kültürümüzün yazılı belgelerinin yorumlanması için gerkeli kurallara ilişkin olduğunu varsayıyorum.

Bu çıkış noktasını benimserken, Dilthey’in ifade ettiği biçimiyle Auslegung (yorum, metin çözümlemesi) kavramına bağlı kalıyorum. Verstehen (anlama, kavrama), yabancı bir öznenin, ruhsal yaşamın kendini ifade ettiği (lebensausserungen) her türlü göstergeyi kullanarak ne demek istediğini ya da neyi amaçladığını anlamaya dayanır. Buna karşılık auslegung daha belirli bir iştir: Yalnızca sınırlı bir göstergeler kategorisini, yazıyla tesbit edilmiş olan göstergeleri kapsar.

Dil bir söylem olarak konuşulur ya da yazılır. (s. 27)

Söylem, dilbilimcilerin dil sistemleri ya da linguistik kodlar dedikleri şeyin karşılığıdır. Söylem, dil olayı ya da linguistik kullanımdır.

Dilin temel birimi gösterge ise, söylemin temel birimi tümcedir.

Bu nedenle, bir olay olarak konuşmanın teorisinin dayandığı şey, tümcenin dilbilimidir.

Tümce dilbiliminin dört özelliği

1 Söylem hep zamansal olarak ve bir şimdi içinde gerçekleşir. Söylem anı…

2 Dilin bir öznesi yoktur.  O halde söylem anı kendi kendine gönderme yapan bir şeydir.

3 Dildeki göstergeler yalnızca aynı sistem içindeki öbür göstergelere gönderme yaparlar, dolayısıyla dilin bir dünyası yoktur, tıpkı zamansallığı ve öznelliği olmadığı gibi. Buna karşılık söylem her zaman bir şey hakkındadır.

Dilin sembolik işlevi söylem içinde gerçekleşir.

4 Dilin yalnızca iletişimin koşulu olmasına ve bunun kodlarını sağlamasına karşılık, bütün mesajların alınıp verildiği yer söylemdir.

Bu dört özellik bir araya gelince konulma bir olay olarak kurulur.

Yazdığımız kaydettiğimiz şey, konuşmanın noemasıdır (anlamıdır).

Konuşma olayının anlamıdır, olayın olay olarak kendisi değil.

Yazı, konuşma olayını değil, konuşmanın kendisini, yani söyleneni tesbit ediyor.

J. Austin ve J. Searle’e göre…

Konuşma eylemi, üç düzeye dağılmış bir bağımlı eylemler hiyerarşisi tarafından oluşturulur. İfade etme ya da önerme eylemi, yani söyleme eylemi; ifadeyle ilgili olmayan eylem ya da güç düzeyi, yani söylerken ne yaptığımız. (s. 29)

Bir metni anlamak, aynı zamanda kendi durumumuzu da aydınlatmaktır, durumumuzun yüklemleri arasında, umwelt’imizi bir welt yapan göstergeleri bulup çıkarmaktır.

Heidegger, Varlık ve Zaman’daki verstehen çözümlemesinde, bu anlamda haklı olarak der ki; bir söylemde ilk anladığımız bir başka kişi değildir bir projedir, yani bir dünyada varolmanın taslağıdır.

Söylemin böylesi bir yeni dünya projesi yaratma yeteneği, ancak kendini hem yazarından hem de diyalog durumunun dar koşullarından özgürleştirmiş olan yazıya özgüdür. (s. 31)

Eylemin tespit edilmesi

Etkileşim de, eylemi tespit edilmiş bir metin gibi görebileceğimiz birkaç durumda, nesneleştirilebilir.

Searl’in temel koşulu, Husserl’in hem maddeyi (bildiri içeriğini) hem de niteliği (ifade tarzını) kapsayan Sinngehalt’dan çok uzak değildir. (s. 32)

Eylemin özerkleştirilmesi

Bir metnin yazarından bağımsızlaşması gibi, bir eylem de aktöründen bağımsızlaşabilir ve kendi sonuçlarını doğurur. İnsan eyleminin bu özerkleşmesi, eylemin toplumsal boyutunu oluşturur. Eylemin toplumsal bir olay olması, yalnızca rolleri birbirinden ayırt edilmeyen birkaç aktör tarafından gerçekleştirilmesinden değil, aynı zamanda eylemlerimizin bizimle olan bağlarını koparmalarından ve amaçladığımız etkiler doğurmalarından kaynaklanmaktadır. Kaydetme kavramının anlamlarından biri burada karşımıza çıkmaktadır. (s. 33)

Tarihin kendisi insan eyleminin sicilidir. (s. 34)

İlgi ve önem

Bir yapıt yalnızca kend zamanının bir aynası değildir, içinde taşıdığı yeni bir dünyanın da yolunu açar.

Bir açık yapıt olarak insan eylemi

“Dünya Tarihi, dünya mehkemesidir.” Hegel

Metin yorumunun paradigması

Bu yanıt erklarung (açıklama) ile verstehe (anlama) arasındaki ilişkinin diyalektik karakterine dayanır.

Açıklama ile kavrama arasında bir diyalektik vardır.

Çünkü, yazma/okuma durumu kendi problematiğini geliştirir; bu problematik ise diyalogu kuran konuşma dinleme durumunun basit bir uzantısından ibaret değildir.

Anlamadan açıklama

Bir metni anlamak, yazarına katılmak demek değildir.

Anlam ile niyetin böylece birbirinden ayrılması, erklören – verstehen diyalektiğini doğuran son derece özgün bir durum yaratmaktadır.

Eğer nesnel anlam, yazarın öznel niyetinden başka bir şey ise, o zaman çeşitli biçimlerde çıkarabilmesi söz konusu olabilir demektir. Artık doğru anlama sorunu, yazarın varsayılan niyetine basit bir geri dönüşle çözülemeyecek demektir. (s. 36)

Bu diyalektikte iki terim de belirleyicidir. Tahmin, Schleiermacher’in anlamı sezinlemek dediği şeyin karşılığıdır, doğrulama ise yine Schleiermacher’in gramatik dediği şeyin.

Bu diyalektik teorisine benim katkım ise, onu metin ve metin okuma teorisine daha sıkı bir biçimde bağlamak olacaktır. (s 37)

Açıklamadan anlamaya

Metinler, tümceden daha uzun gösterge dizileridir; tümce ise dilbilimin en son dikkate aldığı bir birimdir.

Bir miti açıkladığımızı söyleyebiliriz,

Ama onu yorumladığımızı söyleyemeyiz. (s. 41)

Yapısal çözümlemenin işlevi, anlatılan mitin yüzey semantiğinden derin-semantiğine, yani mitin asıl gönderme yaptığı şeyi oluşturan sınır-durumlarının semantiğine giden yolu açmaktır. (s. 41)

O halde anlamak istediğimiz şey, metnin arkasında saklı duran bir şey değil, metnin önünde sergilenen bir şeydir.

Anlaşılması gereken şey, söylemin ilk durumu değil, olanaklı bir dünyaya işaret eden yanıdır. Anlamanın, yazarı ve yazarın durumunu anlamakla ilgisi artık kalmamış gibidir.

Anlama, metnin göndermelerinin açtığı dünyayı yaratan önermeleri kavramak ister. Bir metni anlamak, onun anlamdan göndermeye, ne söylediğinden ne hakkında konuştuğuna doğru olan hareketini izlemek demektir. (s. 41)

Metnin anlamı, metinden yola çıkan bir başlangıçtır; nesnelere yönelik yeni bir bakış tarzıdır; belli bir biçimde düşünmeye başlamaktır.

Sembolik işlev, toplumsal yaşamın temelinin ta kendisidir. Semiyotiğin bu genelleştirilmiş işlevi karşısında şunu söylemek zorunda kalıyoruz; Sembolik işlev elbette toplumsaldır, ama sosyal gerçeklikte esas olarak semboliktir. (s. 42)

Açıklama ile anlama ve anlama ile açıklama arasındaki karşılıklı bağıntı “hermenötik daire”nin ta kendisi oluyor. (s. 44)

Derleyen: Paul Rabinson & William Sullivan

Çeviren: Taha Parla

Hürriyet Vakfı Yayınları, Ekim 1990, Ankara