Theodor Adorno – Minima Moralia

Theodor Adorno – Minima Moralia
Sakatlanmış Hayattan Yansımalar

Felsefecilerin bir zamanlar hayat olarak bildikleri şey, önce özel hayatın, sonra da sadece tüketimin alanı haline gelmiştir: Maddi üretim sürecinin bir eklentisi olarak onun peşinden sürüklenip giden, özerklikten veya kendine ait bir tözden yoksun bir eklenti.
Hayatın en dolaysız hakikatini anlamak isteyen kişi, onun yabancılaşmış biçimini incelemek, bireysel varoluşu en gizli, en gözden ırak noktalarında bile belirleyen nesnel güçleri bile belirleyen nesnel güçleri araştırmak zorundadır.
Hayata bakışımız, artık hayat olmadığı gerçeğini gizleyen bir ideolojiye dönüşmüştür.
İnsanları, ancak üretime karşı durarak, bu düzenin içinde büsbütün erimeyi reddederek insana daha (yakışan) bir dünyanın doğmasını sağlayabilirler. (s. 15/16)

Tüketim alanının kendi kötü amaçları için savunduğu hayat görüşünü de tümüyle silinecek olursa, mutlak üretim bütün vahşetiyle egemen olur.
Tarihsel olarak bitmiş, mahkûm olmuştur bu eski özne; Hâlâ kendi-içindir, ama artık kendinde değildir. (s. 16)

“Hayat yaşamıyor” F. Kürnberger

Gecikmiş bireycilikleri bireyin son kalıntılarını da zehirlemektedir.

Doğru nesneyi bulamayan sevgisi, ancak yanlış nesneye duyduğu nefretle ifade edebilir kendini ve bu onun nefret ettiği şeye benzemesine yol açar. Burjuvazi hoşgörülüdür oysa: insanları, oldukları gibi sever, çünkü onların olabileceklerinden nefret etmektedir.

Aydın için, biraz olsun dayanışma gösterebilmenin tek yolu katı bir yalnızlıktır şimdi. Her türlü işbirliği, toplumsal katılma ve kaynaşmanın bütün insanca değeri, insanlık dışı koşulların sessizce onaylanmasını örten bir maskedir yalnızca. İnsanların çektikleri acılardır asıl paylaşılması gereken. Onların haz ve eğlencelerine doğru atılmış en küçük adım, acılarının daha da şiddetlenmesine yol açacaktır.

Hayatın üretim sürecine bağımlı kılınması, bizim kendi üstün irade ve seçişimizin sonucu sanmaya pek yatkın olduğumuz o yalnızlık ve yaıtılmışlığın bir benzerini zaten herkese bir aşağılanma olarak tattırmaktadır.

Özel varoluş, insana yaraşır bir varoluşa benzemeye çalışmakla ona ihanet eder, çünkü benzeyişi genel gerçekleşme imkanından yoksun bırakıyordur ve üstelik bu gerçekleşmenin kendisi de bağımsız düşünceye her zamankinden daha çok muhtaçtır. Kurtulmak imkansızdır bu çelişkiden. Tek sorumlu davranış biçimi şu olabilir; kendi bireysel varoluşumuzu bir ideolojiye dönüştürmekten kaçınmak ve özel hayatımızı da en alçakgönüllü, en iddiasız ve en gürültüsüz biçimde sürdürmek –ama artık iyi yetişmiş olmanın bir gereği olarak değil, bu cehennemde hâlâ soluyabilecek havayı bulabiliyor olmanın utancından ötürü.

İnsanca gerekçelerini yitirmiş olduğu bir çağda yine de yaşamaya devam eden evlilik kurumu, bugün genellikle bir sağkalma hilesi olarak kullanılıyor: İki suç ortağı, aslında kokuşmuş bir bataklıkta birlikte yaşarken, birbirlerine yaptıkları kötülüğün sorumluluğunu da dışarıya yöneltiyorlar. Kirden uzak tek evlilik tarzı, iki eşin de bağımsız bir hayat sürdürdüğü, cebri bir ekonomik çıkar ortaklığına katlanmak yerine birbirlerine karşı sorumluluklarını özgürce kabullendikleri bir evlilik olurdu. Bir çıkar ortaklığı olarak evlilik, ilgili tarafların alçalması anlamına gelir her zaman; ve öyle hain bir dünyadır ki bu, farkında olanlar bile kaçınamazlar böyle bir alçalıştan.

Dünyanın gidişine yön veren tahripkâr iradeyi üstlenerek, kıyamet habercisi hortlaklar gibi yaşamaya devam etmektedir burjuvalar.

Sağ çıkmak isteyen kişi –sağ kalmanın tuhaf, saçma bir yanı da var; o ağrılı düşleri andırıyor biraz, dünyanın sonunu yaşayıp da sonradan bir evin bodrum katından sürüne sürüne çıktığımız düşleri- her an kendi hayatına son vermeye de hazır olmalıdır.

Ev geçmişte kalmıştır.

Kendi evimizi ev olarak görmemek, orada kendimizi “evimizde” hissetmemek, ahlakın bir parçasıdır.

Nesneler karşısında, sonunda insanlara da yönelen sevgisiz bir umursamazlık antitez ise, telaffuz edildiği anda, rahatsız bir vicdanla sahip oldukları şeylere tutunmak isteyenlerin ideolojisine dönüşür. Yanlış hayat, doğru yaşanamaz.

Artık içeri doğru açılacak pencerelerin yerine sadece sağa sola itilecek sürgülü camların olması özne için ne demektir?

Yabancılaşma tam da insanlar arasındaki mesafenin kaldırılmasında kendini gösterir. Çünkü ancak birbirlerini alışverişli, tartışma ve uygulamayla, denetim ve işlevle usandırmaktan kaçınabildikleri sürece insanlar arasındaki dışsal biçimlerin o hassas bağlantıları oluşabilir ve içsel olan da bu dış biçimlerde billurlaşabilir. (s. 45)

En bireysel olan, en genel olandır.

Psikanalizde sadece abartılar doğrudur.

Hegel’de öz-bilinç, kendi benliğinden emin olmanın hakikatiydi, “hakikatin doğal toprağı,” Fenomenoloji’nin sözcükleriyle. Bunu artık anlayamaz hale geldiklerinde de burjuvalarda hiç değilse servet sahipliğinin gururundan doğan bir öz-bilinç vardı. Bugünse öz-bilincin tek anlamı, ego üzerinde düşünmenin mahcubiyeti ve iktidarsızlığının fark edilmesidir; kendinin bir hiç olduğunu bilmek.

“ben” demek birçok insan için daha şimdiden bir küstahlık haline gelmiştir.

Bütün yanlıştır.

Kitapların çoktandır kitaba benzemekten çıktığı bir dünyada gerçek kitap da bir kitap olamaz artık. Burjuva çağını başlatan, matbaanın icadıysa eğer, şimdi ona mimeografla, yayının bu tek kibirsiz biçimiyle son vermenin zamanıdır.

Hayatı yeniden üretmenin, ona tahakküm etmenin ve onu yok etmenin mekanizmaları birdir ve bu yüzden sanayi, devlet ve reklamcılık iç içe geçmiştir.

Karl Kraus haklı olarak İnsanlığın Son Günleri adını vermişti yazdığı oyuna. Şimdiyse oynanan oyunun başlığı “Kıyametten Sonra” olmalı.

Savaş gerçekten sahtedir, ama bütün dehşetlerden daha tüyler ürpertici bir sahteliktir bu ve onunla eğlenenler de yıkıma asıl katkı yapanlardır.

Normallik ölümdür.

Özne adına nesnel hakikatin yadsınması, öznenin de inkârı anlamına gelir.

Psikanalizde apaçık görülen de budur. Kişiliği, yaşamak için gerekli bir yalan olarak katar teorik sistemine. Psikanalize göre kişilik, bireyin içgüdüsel feragatini ve gerçeklik ilkesine uyarlanmasını sağlayan sayısız rasyonalizasyonları bir arada tutan o en büyük ve kuşatıcı rasyonalizasyondur. Ama sırf bunu kanıtlamakla insanın yokluğunu da onaylamış olur psikanaliz.

Güzellik, başka hiçbir şeye bırakmayan, doğru, görünüşten ve tekillikten kurtulmuş haliyle güzellik, kendini bütün eserlerin sentezinde, sanatların ve sanatın birliğinde değil, ancak fiziksel bir gerçeklik olarak ortaya koyabilir, bu da tastamam sanatın yıkılışıdır. Bütün sanat eserlerinin amacıdır bu yıkım çünkü her biri bütün ötekilerin sonunu getirmek istiyordur. Sanatın amacının sanata son vermek olduğunu söylemekle bunu başka bir şekilde ifade etmiş oluruz sadece.

Eşyanın yabancılaşmış egemenliği karşısında öznenin teslim bayrağını çekmeye yöneldiği bir evrede, her yerde değer ya da güzellik bulma hevesi, öznenin hem eleştirel yetilerini hem de bunların ayrılmaz bir yönü olan yorumlayıcı hayalgücünü bir yana bıraktığını gösterir.

Güzelliğin evrenselliği, ancak tikele mıhlanmış özneye gösterir.

Varolanın hakkını verebilen de sadece karasevdadır: Varolan her şeye karşı gösterilen o haksız horgörü.

Güzellik de böyle iyileştirici bir hastalıktır. Hayatı durdururken çürüyüşünü de durdurur.

Tam bir mülk haline geldikten sonra sevilen kişinin artık yüzüne bakılmaz. Aşkta soyutlama, dışlayıcılığın tamamlayıcısıdır; bu dışlayıcılık da, aldatıcı biçimde, soyutun karşıtı olarak, bu tek ve eşsiz varlığa bağlılık olarak gösterir kendini. Ama işte böyle bir sahiplenme, sırf onu bir nesne haline getirdiği için nesnesine olan bağlılıınını da yitirir ve “benim” durumuna düşürdüğü kişiyi yarı yolda bırakır. Eğer mülk olmasaydı, insanlar başkalarıyla değiştirilmeleri de mümkün olmazdı.

Sahici aşk özgül olarak ötekine seslenir ve sahipliğin yansımış imgesi olan kişilik putuna değil, sadece sevilen çizgi ve özelliklere bağlanır.

İnsanlarla mülk ilişkileri kurulmasının ve önce gelenin dışlama hakkı kazanmasının temelinde şu pek derin bilgelik yatıyordur aslında; hepsi de nihayet insandır ve hangisi olacağı önemli değildir. Böyle bilgeliklere gönül indirmeyen bir sevginin sadakatsizlikten korkmasına da gerek kalmaz, çünkü vefasızlığa karşı güvencesi yine kendisidir.

Çünkü bir düşüncenin değeri, bilinen devamlılığına olan uzaklığıyla ölçülür. Bu mesafe kapandıkça düşünce de nesnel olarak değer yitirir; varolan standarda ne kadar yaklaşırsa antitez oluşturma işlevi de o kadar azalır. Oysa düşünceyi düşünce yapan şey de kendi yalıtılmış varlığı değil, karşıtıyla kurduğu bu kontekstir.

Düşünce bir sabah kaçırılmış olanın anısıyla uyandırılmayı bekler, ve böylece öğretiye dönüşmeyi.

Yazar, bir ev kurar metninde. Artık bir yurdu kalmamış olan kişi için yaşanacak bir yer olur yazı. Sonunda, yazara kendi yazılarında bile yaşanacak yer kalmamıştır.

Hümanizmin en gizli, en iç odasında, onun asıl ruhunu oluşturan kudurmuş bir mahpus dönenir durur: sonradan faşist adını alarak dünyayı da bir hapishaneye çevirir.

Yabancılaşmanın tek panzehiri, yabancılığın korunmasıdır.

Güzelliğin iyiye karşı isyanı, trajik kahramanın aldanışlarının laik burjuva biçimidir.

Umut olmasaydı hakikat fikrinin düşünülmesi bile imkansızlaşırdı: varoluşun kötü olduğunu gördükten sonra sırf görülmüş olduğu içni onu hakikat ilan etmekse en büyük hakikatsizliktir (umutsuzluk).

Ünlü olmak -> Ölümsüzlük yanılsaması = Dindar olmak -> Cennet hayali/vaadi

Ünlüler mutlu değildir. Bir marka olmuşlardır, kendilerinin de onaylamadığı yabancı bir meta; ve kendi yaşayan imgelerine dönüştükleri ölçüde de ölüdürler.

Spengler Batı’nın Çöküşü’nde mühendislere ait bir altın çağ umudunu da öngörüyordu. Ama yavaş yavaş beliren ihtimal, teknolojinin çöküşüdür.

Ancak mutlak yalan doğruyu söyleyebilir bugün.
Yalanların uzun bacakları vardır: Kendi zamanlarının önünde giderler.

Baskıcı toplumda özgürlüğün arsızlık anlamına geldiğini en iyi gösteren şey, gençlerin umursamaz tavırlarıdır: Dünyaya bir şey satmadıkları sürece, “metelik de vermiyorlardır” ona.

Her sanat eseri işlenmemiş bir suçtur.

Hakikat için geçerli olan mutluluk için de geçerlidir; kişi ona sahip olamaz, onun içinde olur.

Ancak mutluydum diyen kişi sadıktır mutluluğa. Bilincin mutlulukla tek ilişkisi şükrendır: Hiçbir şyle kıyaslanamayacak haysiyeti de oradan gelir.

Dünya sistematikleştirilmiş dehşettir; ama bu yüzden dünyayı bütünüyle bir sistem olarak düşünmek de ona fazla değer biçmek olur; çünkü birleştirici ilkesi nifaktır ve genellikle tikelin uzlaşmazlığını olduğu gibi koruyarak sağlıyordur uzlaşmayı. Canavarlıktır dünyanın özü; ama görünüşü, sürüp gitmesini sağlayan yalan, bugün için hakikatin vekilidir.

Fetişizm yoksa mutluluk da yoktur.

“Düşünmek istemiyorum”  düşünmeyi unutmak, artık düşünememek…

Sınırı düşünmek, onu aşmakla aynı şeydir. (Hegel’den alıntı)

Birey, bütün bireyci üretim yöntemleri gibi teknolojinin gerisine düşmüş ve tarihsel açıdan miadını doldurmuştur ama galiplerin karşısındaki mağlup olarak da hakikatin emanetçisi haline gelmektedir.

Özgürlük akla kara arasında bir tercih yapmak değil, reçetesi önceden verilmiş böyle peşin tercihlerin en baştan reddedilmesi olacaktır.

İnsanların birbirleriyle konuşmasının önşartları vardır; İletilmeye değer bir deneyim, ifade özgürlüğü ve kişilerin aynı anda hem bağımsız hem de ilişkili olması. Her şeyi kapsayan bir sistemde konuşma da karından konuşmaya dönüşür.

Dilsizlik nesnel tindir.

Kişi, gelecekte yaşamayı beklediğinden de daha kötü, demek daha benliksizleşmiş bir hayata dalar.

Zamanın gerisinde kalmak istemeyen kişinin farklı olmasına izin yoktur.

Gerileyici ilerleme karşısında akıllılık da aptallığa dönüşür. Düşünceye kalan tek kavrayış, kavranamaz karşısında duyulan dehşettir.

Diyalektik düşünce, mantığın zorbalığından yine onun araçlarını kullanarak kurtulma çabasıdır. Ama bu araçları kullandığı için o da her an zorbalaşma tehlikesiyle yüz yüzedir. Aklın kurnazlığı, diyalektiği de sulatsına almak ister.

Schopenhauer adını koyuyordu saf benlik denen o aldatıcı mitin: Boşluk, hiçlik.

Otantikliğin kendisi de, otantik olduğu anda bir yalan haline gelir: kendi üzerinde düşünür ve kendini sahici olarak öne sürerken, el koymaya ve tutunmaya çalıştığı özdeşliğin ötesine çoktan kaymıştır.

Yol almanın burjuva biçimiydi yürüyüş.
Liberal çağla birlikte yürüyüş de geçmişe gömülüyor.

Aşk genelden tikele bir kaçıştır hep; genelin hakkı hep tikelde verilebilse de, bu kaçış her zaman genele bir ihanet olarak gerçekleşir. Demek genel de başkalarının özgürlüğü, özerkliği biçimini alarak tikelden öcünü almaktadır. Şimdi.

Saati fazla tiz tıkırtısında, ışık yıllarının ömür süremizle alay eden sesini de işitiriz.

Zaman kaçıyordur.

Hatıralar kimsenin bizden alamayacağı tek mülkümüzdür. (Jean Paul)
İktidarsız öznenin duygusal avunular haznesinde önemli bir yer tutar bu söz.

Tevekkülle iç dünyasına çekilen özne, vazgeçtiği tatmini orada bulduğuna inanmak istemektedir. Kendi arşivlerini kurarken kendi deneyimine de bir mülk olarak el koyuyor ve böylece onu tümüyle kendine dışsal kılıyordur. Geçmiş iç hayat bir mobilyaya dönüşür böylece.

Sevmiş olup da sevgisine ihanet eden, geçmişin sadece imgesine değil, kendisine de zarar verir.

Umutsuzlukta hep bir dönüşsüzlük vurgusu bulunur; ama düzelemeyecek olduğu için değildir bu, çürüyüş, geçmişi de kendi girdabına çektiği içindir. Öyleyse geçmişi şimdinin çamurlu akıntısının dışında tutmaya çalışmak da aptalca bir duygusallık olur. Geçmişin tek umudu, yıkıma savunmasızca maruz kaldıktan sonra, onun içinden farklı bir şey olarak çıkma olasılığıdır/ihtimalidir. Ama umutsuz ölen kişi bütün ömrünü boşuna yaşamıştır.

Egonun/nefsin kendine verdiği değer aşkı soğutur.

Aşk, yaşayan tinin şifresi olarak ruhsuza kaptırır kendini.
Aşk ruhu ancak yokluğunda sezmeye başlayabilir.
Sonunda ruhun kendisi de ruhsuzun kurtulma özlemidir.

Duygu ancak kalıcılığıyla duygu ötesine geçerek kanıtlar kendini.

Sevilen kişiye ihanet etmekle kendine de ihanet ediyordur. Toplumun dayattığı sadakat bir esaret erecıdır, ama özgürlük de ancak sadakat yoluyla toplumun buyruğuna karşı isyan edebilir.

Varoluşun yükü -> Sıkıntı
Sıkıntıdan kurtulmak -> Zaman öldürmek

Yabancılaşmış emeğin tamamlayıcısıdır can sıkıntısı, negatif bir boş zaman deneyimidir.

İyi insan, kendini de mülkünü yönettiği gibi yöneten insandır: Özerk varlığı maddi güç modeli üzerinde kurulmuştur.

Hayat, kendi yokluğunun ideolojisine dönüşmüştür.

“Biz” derken aslında “ben”i kastetmek, hakaretlerin en örtülüsüdür.

Düşlerin herhangi bir düşü yoktur.

Sanatın hareket yasası, öznenin kendini denetim altına alması ve dolayısıyla nesnelleştirmesi anlamına gelir ki bu da sanatın çöküşü demektir.

Kişinin öteki için bulduğu şey ona geri dönmüyorsa her şey bitmiş demektir. Bir yankılanma olmayan aşk yoktur.
Bugün sanatın görevi kaosu düzene getirmektir.
Sanatsal üretkenlik: İradi biçimde irade dışı davranma yeteneği.

Sıkı bire Kierkegaard okuru olmasına karşın, Kafka’nın varoluşçu felsefeyle ilişkisi, tutunamayanlardan söz ederken kullanılan tükenmiş varoluşlar deyimiyle sınırlıdır.

Hayatın kendini varolan üretim ilişkileri içinde yeniden üretmesi, ancak emek gücünün bir metaya dönüşmesiyle başlayan süreç insanların tüm varoluşlarına sızdığı ve bütün dürtülerini mübadele ilişkisinin biçimsel bakımdan ölçülebilir çeşitlemeleri olarak nesnelleştirdiği anda mümkün olur. Yaşama istenci, böylece yaşama istencinin yadsınmasına bağımlı hale geldiğini görür.

Benliği sürdürme çabası kendi benliğinden vazgeçiyordur.

İşbölümünün bireyin içinde doruğuna ulaşması, bireyin kökten nesnelleşmesi, kişiliğin marazi parçalanmasıyla sonuçlanır. Bütün totaliter kitle hareketlerinin antropolojik önşartı olan “psikotik kişilik”de böyle doğar.

Düşünme, geç kapitalizm çağında büyüye gerilemekle, geç kapitalist biçimlerle bütünleşmiş, onların bir parçası olmuştur.

Bütünleşen kişi, yitip gidiyordur.

Gizlicilik kalın kafalıların metafiziğidir.

İnsanlar, yitirdiklerini ötelerde ararken, sadece sahip oldukları hiçlikle karşılaşırlar.

Gizliciliğin en büyük günahı tinle varoluşu birbirine bulaştırması ve böylece ikincisini tinin bir sıfatına indirgemesidir. Tin, bir sağ kalma organı olarak, varoluştan türemiştir. Ama varoluş üzerinde düşünürken aynı zamanda başka bir şey haline de gelir. Varolan, kendi hakkındaki üşünce olarak olumsuzluyordur kendini. Böyle bir olumsuzlama, tinin asıl öğesidir. Ona pozitif bir varoluş yakıştırmak, bu varoluş daha yüksek bir düzeye ait olsa bile, tini kendi karşıtına teslim etmek olur.

Belirlenmiş varlığı zihin olarak ya da tin olarak tezgâhlarken, nesnelleşmiş zihni de mutlaka başarısız kalacağı varoluş sınavına sokarlar. Varolan bir tin yoktur.

Negatif felsefe herşeyi çözerken çözücüyü de çözer: Tahakküm kendini hep yeniden-ürettiği sürece, eski nitelik de çözücünün çözülmesinde rafine olmamış haliyle yeniden belirir.

Yabancılaşma sözcüğü yabancı dışsal dünyayı kurumsal olarak öznenin karşısına dikmekteki inadıyla –bütün barışma çağrılarına karşın- özneyle nesnenin süregiden uzlaşmazlığını kabul etmiş olur.

Öznenin kendine yabancılaşması, Goethe’nin “ruhun kurtuluşu” diye nitelediği feragattir ve dolayısıyla eskiden olduğu gibi şimdi de statükonun meşrulaştırılması anlamına gelir.

Umutsuzluk karşısında sorumlu bir biçimde sürdürülebilecek tek felsefe; her şeyi, kurtarmanın bakış açısından görünecekleri biçimleriyle düşünme çabasıdır. Kurtarılışın dünyaya saçtığı ışıktan başka ışığı yoktur bilginin. Başka her şey kurgudur, tekrardır, sadece tekniktir.

Düşünce şartsız olan adına kendi şartlılığını ne kadar yadsırsa, dünyaya da o kadar bilinçsizce ve dolayısıyla o kadar yıkıcı biçimde teslim eder kendini.

Çeviren: Orhan Koçak, Ahmet Doğukan
Metis, Kasım 2009, 6.basım