Stefan Zweig – Kendileri ile Savaşanlar

Stefan
Zweig – Kendileri ile Savaşanlar

Kleist

Hep yoldadır o

Avusturya savaşlarının orta yerinde, Aspern
yakınlarında tutuklanır ve Prag’a kaçarak kurtulur.

Bazen aylar boyu gözden kaybolur.

Gezilerinin amacı yoktur.

Kendinden kaçmak istemektedir.

Gösterişsiz bir sıradanlık içindedir.

Eşsiz bir nüfuz edilemezlik, yüzlerce insan
konuşmuştur onunla bir şair olduğunu sezmeksizin.

Kabuğu çok fazla sertti.

Her şeyi içinde kapalı olarak taşırdı.

İnsanda ifade eksikliği oluyor… Dil, ruhu
tasvir edemiyor.

Onu tanımayanlar, tasasız ve soğuk
sayarlar. Onu tanıyanlar ise, onu yiyip bitiren karanlık ateşten ürkek ve
korkarlar.

Cinsellik / bu zaafından son derece ahlaki
azap duymuştur.

Kendini ruhunun en derin noktasına kadar
pis ve lekeli hisseder.

Cinsellik, onun için hayat boyunca peşinden
koşturan kudurmuş av köpeklerinin yalnızca biridir: Onun öteki tutkululukları
daha az tehlikeli ve daha az kana susamış değildir.

Gözlerimiz Kleist’ın hangi eserine, hangi
kişilik açıklamasına gitse, tutkuların bir cehennemi karşımıza çıkar.

Kant’ı okumuştur.

Hakikat dediğimiz şeyin hakikaten hakikat
olup olmadığına ya da yalnızca bize öyle gelip gelmediğine biz karar veremeyiz.

Düşüncenin sivri ucu onun kalbinin en
kutsal köşesini hançerlemektedir.

“Benim biricik, en yüce amacım çöktü ve
şimdi amaçsızım.”

Kleist, konuşmasına tam egemen değildir.

Tutku bir yanda onun ateşine, düşen
kahramanları taşkınlıklarını nasıl dizginleyemiyorsa, o da sözleri
dizginleyemez: Kleist özgür kaldı mı ölçüsüzlüğünün önüne katılmışçasına koşar.

Değerinle övünmek istemiyorsan dünyaya önce
sen değer vereceksin.

Ölüm ortaklığı arar,

Nihayet teklifi için teşekkür eden bir
kadına rastlar.

Nietzsche

Nietzsche hep kendi başına konuşur, savaşır
ve acı çeker. Kimseye hitap etmez ve kimse de ona cevap vermez.

Davranışlara ihtiyacı olan, sahtedir…

Miyoptur, midesi hassastır,

Beslenmedeki her aykırılık, titrek
sinirlerini günlerce altüst ediyor.

Bir bardak şarap yok, bir fincan kahve yok,
sigara yok, neşelendirecek ferahlatacak hiçbir şey…

Yanına tesadüfen oturmuş kimseyle küçük,
medeni, yüzeysel bir konuşma, alçak sesle…

Çifte gözlük neredeyse kâğıda yapışmış,
telaşlı eli saatlerce öyle kelimeler yazar…

Güzel havada dışarı çıkar, hep tek başına,
yolda bir selamlaşma, asla,

Saatlerce uyanık durur…

Ara sıra bir konuk, bir yabancı insan…

Bazen çok kısa bir süre mutluluğun ışığı
parlar. Bunun adı müziktir.

Ama bu mutluluk da ezici olur, onu
ağlatıncaya kadar duygulandırır. Vazgeçilen şey artık öylesine kaybolmuştur ki,
acı olarak hissettirir kendini ve acı verir.

On beş yıl boyunca odasının oluşturduğu
tabutunda yaşar,

Yanında kimse olmadan ve tanınmadan kendi
gecesine düşer düşüncenin en parlak dehası…

Hekimlere karşı güvensizdir, kendinin
doktoru olur. Kendini tedavi eder.

Hiçbir seyahat ona fazla uzak gelmez.

Coğrafi konum, iklimin ve yiyeceklerin
sağlığa etkisi, zamanla ikinci bir uzmanlık alanı olur.

Acı insanı bilge yapar.

Sapasağlam kişilerde psikoloji yoktur.

Acı hep nedenleri sorar, oysa tat,
duraklamak ve geriye bakmamak eğilimindedir.

Kant, Schelling, Fichte, Hegel ve
Schopenhauer, ortak paydaları hayatın düzenli bir yapılanması, Alman usulü bir
hakikat inşası…

Anlardaki hakikat aşkı, iyi olana karşı
sağlam bir sevgi içerir, ancak bu sevgide ten yoktur, eritme ve kendini
eritmeye yönelik ateşli bir hırs vardır.

Nietzsche’yi çeken şey sormak, aramak ve
kovalamaktır. Güvensizliktir sevdiği, güven değil.

Her kim ki utanmaktan ve acı vermekten
sakınır, soyunanların bağırmasından, çıplaklığın çirkinliğinden korkar, o kimse
son sırrı hiçbir zaman keşfedemez. En sonuna kadar gitmeyen her hakikat,
köktenciliği olmayan her doğruculuk, ahlaki değerden yoksundur.

Herhangi bir duyguda doruğa ulaşma
kararlılığı, düşünceden kadere sıçrar ve trajediyi doğurur.

Zarathustra’nın dördüncü bölümünden
yalnızca kırk nüsha bastırır ve yetmiş milyonluk Alman ülkesinde kitabını
gönderebileceği ancak yedi insan bulabilir.

Hölderlin

On dokuzuncu yüzyıl, yürekli gençlerini
sevmez.

Ölümleri çeşit çeşittir.

Andre Chéniér giyotine sürüklenir; John
Keats 27 yaşında veremden ölür; Lord Byron koşup gelir ve ölür; Percy Shelley
boğularak öldü; Kleist şakağına dayadığı tabancayla kafatasını parçalar; Georg
Büchner 24’ündeyken bir sinir kriziyle ayrılır bu dünyadan; Schubert, Leopardi,
Bellini, Puşkin…

Yalnız bir teki tanrılardan yoksun
bırakılmış bu dünyada daha uzun süre kalır.

Hölderlin’in evi Lauffen adlı küçük bir
köydedir.

Çocukluğu Hölderlin’in en mutlu zamanıdır.

Köyün tabiatı onu sarıp sarmalar.

Büyükannesi ve annesi, ona önce din eğitimi
verirler.

14 yaşındayken Denkendorf manasıtırına
gider. 18’inde Tübingen vakıf okuluna gider.

Manastır disiplini, içindeki bir şeyleri
yaralar…

Tanrısal olan hakiki olmak için insana
gerek duyar.

Hakiki edebiyat bir kaderi kışkırtır.

Hölderlin hiçbir zaman bir Leopardi, bir
Schopenhauer gibi hüznü bir dünya pesimizmi yapmamıştır.

Yalnızca kendini yabancı hisseder.

Hölderlin kendini Goethe ve Schiller’in
yanında olgun hissetmiyordu. Bu yüzden kendini yetiştirmek zorunda hissetti.

Canlı, coşkulu tabiatını, zorlamalı bir
denemeyle, yani semasını metafizik olarak yorumlamakla, şiir planlarını
doktrinlerle beslemekle mahveder.

Diotima

Ekmeğini yediği beyin karısı…

O eski köklü kader…

Hani kalbe yeni bir mutluluk doğar, eğer
dayanırsa ve derdin gecesine katlanırsa ve bülbül nağmesi gibi karanlıkta,
ancak derin acıda dünyanın hayat şarkısı bize şakır.

Istıraba adım atan kimse yükselir der onun
Hyperion’u.

…bir zamanlar yaşıyordum, tanrılar gibi,
fazlasına da gerek yok.

Hyperion, Hölderlin’in başka bir dünya
üzerine çocukluk rüyasıdır.

(Hyperion) onda çocuksu bir hayalperestin
çaresizliği ve dehanın köpüren coşkusu vardır.

Hyperion’un kişisel düşünce özü, dış
dünyayla iç dünyanın uyuşmazlığı hakkındaki duygusu (…) hayatın ikili
uyumsuzluğu…

Ey kutsal tabiat, sen içimizdekiyle
dışımızda aynı şeysin…

Hyperion’un ilk ideali tabiattır. Sonra
aşk, ama rüya başlamadan biter.

Şimdi kahramanlık denenmelidir. Ne var ki
savaşın o çirkin gerçekliğinde bütün idealleri paramparça olur.

Hyperion hiçbir yerde bütünlük bulamaz.

Dünya soğumuş ve parçalanmıştır.

Empedokles

Kaderini tanımanın trajedisidir.

Empedokles büyük bir hayat istemez,
yalnızca büyük bir ölüm ister.

Kendinizi verin tabiata, o sizi almadan
önce.

Hölderlin hayatı şiire dönüştürmez,
hayattan şiire kaçar, şiiri varlığının daha yüksek, daha hakiki gerçekliği
sayar.

Aklı karışmış adamın yarattığı orfik
şiirler, dünya edebiyatının en duyulmamış eserlerine aittir.

Bunlar meteor metalleridir.

Her hakiki şiir aslında eşit olarak,
bilinçdışı ve bilinçli sanat anlayışından bir doku sunar, kâh bir atkı, kâh
öbür atkı daha yoğun dokunmuştur.

Hölderlin şiirinde esine dayalı, dahiyane
doğaçlama atkı güçlenir.

Türkçeleştiren: Gürsel Aytaç

Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları

5. Baskı, Eylül 1998