Sosyalleşme Süreci

Sosyalleşme Süreci
İnsanlar ve aslında pek çok memeli her zaman belirli bir türdeş grup ile birlikte yaşarlar. Bir sosyal grup içinde yaşayan canlının hayatta kalması, diğerleriyle anlamlı ve etkili ilişkiler kurmasına bağlıdır. Bu durum içinde yaşanılan sosyal grupların belirli kurallarını ve uygun davranma yollarını öğrenmeyi gerekli kılar. Sosyalleşme, bireyin davranışlarının, değerlerinin, yeteneklerinin, tavırlarının, ihtiyaçlarını giderme yollarının içinde yaşadığı topluma uygun veya o toplumda işlevsel olabilecek şekilde biçimlendiği yaşam boyu devam eden bir süreçtir. Sosyalleşme süreci, özellikle küçük yaşlarda aile ve okul gibi toplumsal kurumlar eliyle gerçekleştirilir. Akran ve arkadaşlar, komşular, meslek/ilgi alanı grupları gibi çeşitli gruplarda bu sürecin bir parçasıdır. Ancak burada bireyi tek yönlü bir alıcı ya da pasif bir şekilde biçimlenen bir varlık olarak düşünmeyiniz. Bireyler aynı zamanda kendi sosyal çevrelerinin bir parçaşı ya da bir unsurudurlar ve onları değiştirip dönüştürmekte veya etkilemektedirler.
Sosyal gelişimi etkileyen ilk kurum ailedir. Bebekler doğdukları zaman anne, baba ya da bakım verenle yakın duygusal ilişkiler kurarlar. Bu alandaki davranışları açıklayan en popular kuramlardan biri J. Bowlby’nin Bağlanma Kuramıdır. Ona göre, belirli kişilere karşı duygusal bağlar kurma eğilimi, insan doğasının bir parçasıdır ve yeni doğanda zaten tohum halinde bulunur. Duygusal bağ, yerine bir başkası konulamayan ve eşşiz bir birey olarak önemli olan partnerle kurulan görece uzun süreli bağ olarak tanımlanabilir. Duygusal bağ kurulduğunda partnere olana yakınlık korunmak istenir. Bu tip bir ilişki bebek ile bakım veren arasında yakınlık yaratan ve bu yakınlığın devam etmesini sağlayan iç içe geçmiş bir içgüdüsel davranışlar dağarcığı tarafından kurulur ve korunur.
Bağlanma, kişinin güvenlik duygusuyla ilişkili olan bir çeşit duygusal bağdır. Bağlandığınızda, o kişinin varlığı size güvenlik ve rahatlık duygusu verir ve dış dünyaya açılırken o kişiyi güvenli bir üs olarak kullanırsınız. Yedi – sekiz aylıktan itibaren bebekler anne, baba ya da bakım verene bağlanırlar, yani onları yabancılara tercih ederler. Bebek bakımının paylaşıldığı kültürlerde, bebeklerin çevrelerindeki yetişkinleri ve büyük çocukları güvenli üs olarak kullanmaktadırlar. Erken çocukluk döneminde bilişsel alandaki gelişmelerle bağlantılı olarak, “amaca göre düzeltilmiş partnerlik” ortaya çıkar. Güvenli üs, düzenli olarak ulaşılabilir olmalı veya temas kaybedilmemelidir. Ancak mutlaka fiziksel varlığının sürmesi gerekmez. İşbirliğine dayalı bir planla ele alınabilir. Orta çocukluk döneminde bazı bağlanma davranışları giderek azalır. Ancak çocuk, ihtiyaç hissettiğinde mesela kaygılı durumlarla baş etmek için güvenli bir üsse ihtiyaç duyar. Ergenlik döneminde çatışmalar görülse bile, ebeveyne duygusal bağ güçlüdür. Ergen giderek daha özerk olsa da ebevyn hala güvenli bir üstür.
Bowlby’e göre, bütün çocuklarda bağlanma oluşmaktadır ancak her birinin içsel çalışma modeli birbirinden farklı olabilir. İçsel çalışma modeli, çocuğun bağlanma figürünün varlığından ve güvenirliğinden emin olması ya da olmaması ile ilgili öğeleri kapsar. 5 yaşındaki bir çocuk, anneye dair belirgin bir Içsel modele, bir benlik modeline ve bir ilişki modeline sahiptir. Güvenli Bağlanma, çocuğun anne babayı güvenli üs olarak kullandığı ve kolayca yatıştırılığı içsel çalışma modeline denilmektedir. Çocuk anneden ayrılmakta güçlük çekmez. Kaygılandığında temas arar, kolayca yatışır. Anne temas başlattığında kaçınmaz, yeniden yanına geldiğinde olumlu karşılar. Anneyi bir yabancıya tercih eder. Güvensiz Bağlanma, çocuğun anne babayı rahatça güvenli üs olarak kullanamadığı, ayrılık ya da ayrıldıktan sonra birleşildiğinde kolayca yatıştırılamadığı bir modelidir. Bu bağlanma modellerinin kalıcı olup olmadığı düşünülebilir. Genel olarak bireyler aile çevresi ve yaşam koşulları tutarlı olarak devam ettiğinde bağlanmadaki güven veya güvensizlik tutarlı bir şekilde devam etmektedir.
Bağlanma ilişkileri, yaşamın ilk dönemlerinde çok büyük bir öneme sahiptir. Çocuğa güvenilir sosyal destek

veren yetişkinlere güvenle bağlanma çocuğun bir dizi toplumsal beceriyi öğrenmesi, risk alabilmesini, yeni koşullara uyum sağlayabilmesini ve kişisel ilişkilerde samimiyet aramasını ve kabullenmesini sağlar. Ancak sosyal duygusal gelişim açısından bakıldığında, çocukluk dönemindeki bağlanmanın niteliği yetişkinlikte önemli olup olmadığı da düşünülmedilir. Genel olarak bağlanmanın niteliğinin daha sonraki insan ilişkileri için temel bir model olarak varlığını sürdürdüğü kabul edilmektedir. Bağlanma artık çeşitli insanlarla yaşam boyunca bağlılık kurma süreci olarak ele alınmaktadır. Bu bakış açışına göre, yetişkinlik boyunca kurulan romantik ve romantik olmayan bütün ikili yakın ilişkiler bağlanma biçiminden etkilenmektedir. Boylamsal çalışmalarda bağlanma statüsünün etkilerinin yetişkinliğe kadar sürebildiğini göstermektedir. Bazı çalışma¬larda bağlanma modeli etkilerinin üç kuşak boyunca devam ettiğine ilişkin bulgular elde edilmiştir. Kuşak¬lar arasındaki benzerlik kalıtsal olmaktan çok, annenin çocuklara yönelik davranışlarının benzerliğinin bir sonucu olarak yorumlanmalıdır.
Sosyal gelişimi etkileyen bir diğer önemli etmen akran ilişkileridir. Akran grupları, çocuğa ailenin dışında¬ki dünya hakkında bir bilgi ve karşılaştırma kaynağı sunarlar. Çocuklar yeteneklerine dair geri bildirimleri akran gruplarından alırlar. Akranlarla kurulan iyi ilişkiler, sağlıklı sosyal ve duygusal gelişim için oldukça önemli görünmektedir. Akranları tarafından reddedilen, mağdur edilen veya yalnız bırakılan çocuklarda ve gençlerde depresyon, saldırgan davranışlar gösterme riski daha fazladır.
Çocuklar 6 aylıktan itibaren, diğer bebeklere ilgi duyarlar; dokunmak isterler, giysilerini çekiştirirler, uzun sure bakarlar ve gülümserler. Ancak belirgin arkadaş tercihleri 3-4 yaşlarında ortaya çıkar. Yapılan araştır¬malarda, okul öncesi dönemde çocukların yakın arkadaşları olarak tanımladıkları tutarlı bir ismin olduğu, yakın arkadaşa yer tutmak, onun için bir eşya saklamak gibi davranışların bulunduğu görülmüştür. Arka¬daş tercihlerinde hemcinsine dönük bir yanlılık vardır. Okul çağında arkadaşlık ilişkileri gelişir. Yakın ve uzun süreli arkadaşlıklar başlar. Bir arkadaş grubu olma ya da edinme fikri gelişmeye ve karmaşıklaşmaya başlar. Bu dönemde arkadaşlık, daha çok fiziksel veya ilgisel benzerlik ile tanımlanmaktadır. Ancak çocuk¬ların akran gruplarına ayırdıkları zaman arttmış ve onlarla birlikte olmak önemli hale gelmiştir. Bu yaş dö¬neminde de hemcinslerle arkadaş olma ve gruplaşma baskındır. Ergenlik döneminde ise arkadaş grupları cinsiyet açısından karışır. Tutum ve düşünce benzerliğine bağlı, uyuma dayalı arkadaş grupları ortaya çıkar. Yakın ve derin ikili ilişkiler görülür. Aynı zamanda romantik ilişkiler de kurulmaya başlanır. İlk yetişkinlik döneminde, yeni yakın arkadaşlıklar kurulur. Genel olarak, ilgi, tutum, yaşama biçimi benzerliğine bağlı arkadaşlıklar kurma eğilimi devam etmekte, yakın arkadaşlara ve arkadaş gruplarına zaman tahsis edilmek¬tedir. Orta yetişkinlik döneminde de benzer bir eğilimler süregelir. Bu dönemlerde, ev dışında yeni sosyal bağlantılar kuruldukca, arkadaş çevreleri de genişler. Yaşlılıkta ise, çocukların evden ayrılmaları ve eş ka¬yıpları nedeniyle arkadaş ihtiyacı artsa bile, yeni arkadaşlar edinmekten çok eski yakın arkadaşlarla görüş¬me eğilimi görülmektedir. Yaşlılıkta arkadaşlık ilişkilerini sürdürenlerin fiziksel ve duygusal açıdan kendile¬rini daha iyi hissettikleri doğrultusunda araştırma sonuçları bulunmaktadır.
Özet
İnsanların dünya ve zihin hakkındaki anlayışlarının nasıl değişip geliştiği bilişsel gelişimin inceleme alanına girmektedir. Bu alanın kurucularından Jean Piaget, bilginin yapısı, kökeni ve oluşumu gibi epistemolojik so¬rulardan yola çıkarak, küçük çocukların dünyayı nasıl anladıkları ve yapılandırdıklarını açıklayan kapsamlı bir kuram ortaya koymuştur. Piaget’ye göre insan zihninin doğuştan getirdiği iki yapısal eğilimi vardır: Uyum sağlama ve Örgütleme. Zihin bütün bunları yaparken dengede durma /dengeleme eğilimi taşımakta¬dır. Piaget’ye göre zihin bu dengeyi sağlamak için iki tür işlev kullanır: Özümleme ve Uyumsama. Piaget’ye göre, zihinsel gelişme, zihnin, sürekli denge-dengesizlik-yeniden denge kurmasıyla mümkün olmaktadır. Piaget, aynı zamanda, çocukların dış dünyadan gelen bilgileri yapılandırırken, her aşamasında farklı bilgi edinme yollarını içeren bir evreler dizisi geçirdiğini öngörür. Lev Vigotsky’e göreyse bilişsel gelişimin kay¬nağı, bireysel özelliklerden önce, insan ile kültür arasındaki etkileşimdir. Bu durumun en açık örneği dildir. Dil, sosyal bir iletişim aracı olsa da, bu sosyal araç zihinler arasında olanı (çocuk-çocuk, çocuk-yetişkin), ço¬cuğun zihninin içine dönüştürür. Bu yüzden, bir çocuğun gelişiminin alt sınırı, tek başına iken yapabildikle¬ri iken, üst sınırı, bir başka yetişkin ya da becerili bir akran ile birlikte yapabildikleridir. Hafıza, dikkat gibi temel işlevlerde çocuklar okul yıllarına kadar hızla ilerler ve ortalama bir kapasiteye ulaşırlar. Ancak bilişsel

stratejilerin kullanımı okul yılları ile birlikte artmaktadır. Ergenlik ve ilk yetişkinlikte bilişsel işlevlerin kul¬lanımında belirgin bir değişiklik yaşanmaz. Bedensel ve duyusal alanlarda yavaş yavaş başlayan kayıpların etkileri, yetişkinlikte, hız ve koordinasyon gerektiren görevlerde yavaşlama, kısa süreli bellek görevlerinde gerileme şeklinde görülebilir. Ancak hız ile niteliği birbirine karıştırmamak gerekir. Orta yetişkinler, daha karmaşık ve çok boyutlu düşünebilirler. Daha uzun vadeli planlama yapabilir ve olası sonuçları daha iyi değerlendirebilirler. Psikososyal gelişim kuramcısı Erikson, insanların sosyal-duygusal gelişimlerini yaşam boyu devam eden 8 evre halinde tanımlamıştır. Sosyalleşme, bireyin davranışlarının, değerlerinin, yetenek¬lerinin, tavırlarının, ihtiyaçlarını giderme yollarının içinde yaşadığı topluma uygun veya o toplumda işlevsel olabilecek şekilde biçimlendiği yaşam boyu devam eden bir süreçtir. İnsanın sosyalleşmesinde bağlanma ve akran ilişkileri etkili süreçlerdir.