Siyaset Kurumu

 

“Siyaset (politika), bir sosyal grup içinde, o sosyal grubun üyeleri arasındaki davranışları düzenleme ve yönetme faaliyetleri” olarak tanımlanabilir. Ancak böyle bir tanım bütün mikro ve makro sosyal gruplar için geçerlidir. Makro düzeyde ele alındığnda siyaset, toplumun kamu düzeni ve yönetimi ile ilgilidir. Bu anlamda siyaset, kamu düzenini sağlamak ve genel yönetimi gerçekleştirmek görevini yerine getiren temel bir kurumdur.  Demek ki siyaset kurumlarının görevi, sahip olduğu güç “macht-otorite” vasıtasıyla sosyal grup üyeleri arasında düzeni sağlamak ve sosyal grubun yaşamasını temin etmektir. Bu güç yönetimde iktidar olgusu ile temsil edilir. İktidar sosyal grubun (Weber’e göre toplumun) meşru gücüdür.  Siyaset kurumları bu özelliği ile diğer sosyal kurumlardan ayrılır. Siyasi olanı diğer olgulardan ayıran bu araç şöyle ya da böyle bir “fiziki kuvvet kullanımı”nı içermektedir. Gerçi bu güç sırf fiziki değildir, aynı zamanda toplumun merkezileşmesi ile ortaya çıkan ve tabiatı itibariyle “sosyal” bir güçtür. Onun içindir ki iktidar, bir ferdin veya sosyal grubun gerekirse bazılarının çıkarlarına ve hatta muhalefetine karşı bir eylem sürecini izleme ehliyetidir.  İfade edilen kadarıyla siyaset kurumu:

     Mikro veya makro her sosyal grubun (bütün sosyal gruplar üyeleri arasında yönetme yönetilme davranışları geliştirmek zorundadırlar. Aksi takdirde birbirlerine düşerler ve sosyal grup hayatiyetini devam ettiremez) sahip olduğu kurumlardır. Bu anlamda bir işletme yönetiminden, bir devlet yönetiminden söz ederiz.
     Siyaset kurumları, makro grup olan toplumla (topyekün toplumla) ilgili kurumlardır. Bu anlamda “devlet” “kurum”la eş anlamdadır. Siyaset kurumları açısından “devlet belli bir sosyal grubun (günümüzde millet) üyeleri arasında yönetme ve yönetilme davranışlarının, meşru bir otorite etrafında organize olmuş şekli” olarak tanımlanabilir. Bu meşru otorite, iktidar olarak ortaya çıkmaktadır.
     Siyasete ait kurumlar, “kamu düzeninin teşekkülü” ve “idamesi”, “kaza hakkı”, “kamu menfaati” (İçteki farklı sosyal ilgi ve menfaatlerin birleştirilmesi, dışa karşı toplum üyelerinin korunması) ile ilgili davranış örneklerinin düzenlenmesine ait kurumlardır. Bütün bu kurumlar devlet kurumları şemsiyesi altındadır.
     Modern devlet teorisinde, kuvvetler ayrılığı söz konusudur. Bundan “yasama-yürütme-yargı” kuvvetleri anlaşılır. Bu farklı fenomenlerin organizasyonu devlet olarak ifade edilir.  Geleneksel ve karizmatik toplumlarda bu kuvvetler otoriteyi elinde bulunduran güçte (liderde) toplanmakta iken, yeni devlette bunlar, ayrı ayrı kurumlar tarafından temsil edilmektedirler.
     Diğer yandan “devlet, bütün toplum üyeleri ve toplumda mevcut bütün sosyal grup ve kurumlar üzerinde meşru zor kuvveti icra edebilen, tüm toplum üyeleri için geçerli, açık ve resmi bir organizasyon” olarak ifade edilir. Aslında prensip olarak her sosyal davranış fert üzerinde zorlayıcı bir karaktere sahiptir. Fakat devlet nizamı ve politik kurumların emrettiği adı geçen davranış örnekleri, genelde tüm toplum üyeleri ve sosyal gruplar için zorlayıcı “amir” ve harici (fiziki ve sosyal) baskı otoritesi ile donatılmak suretiyle sınırlandırılmışlardır.
     Eğer bir toplumda politik kurumlar ve buna bağlı olarak devlet ku-rumları oluşmamışsa, politik kurumlara isnad edilen fonksiyonlar küçük gruplar, (mesela klanda olduğu gibi aile) ve diğer spesifik sosyal gruplar tarafından icra edilirler.  Diğer bir ifade ile meşru gücü temsil eden iktidarın siyasi sınırı, kendi içerisinde tüm etkileşim süreçlerine sahip bütünleşmiş ve bir üst birimin emrinde olmayan sosyal birlikler aynı zamanda siyasi gruplardır.  Ancak bu sosyal birliklerin bir devlet kurumu oluşturması için başka şartlara ihtiyaç vardır.

Siyasi Kurumların Fonksiyonları

Yukarıdaki tanım ve açıklamalardan da anlaşılacağı gibi, siyasi ku-rumlar, devletin otoritesi vasıtasıyla meşruiyeti temin edilmiş ve organize edilmişlerdir. Otoriteyi, “herhangi bir kişinin kendi mevkii sebebiyle sosyal ilişki sisteminde sahip olduğu kanun yetkisi”  olarak anladığımızda, otorite rüçhanı (üstünlük) bir şekli olarak ortaya çıkmaktadır. Aslında devletin bu rüçhanı sosyal hayat için gereklidir. Zira bu rüçhan sayesinde devletin zorlayıcı karakteri meşruiyet kazanmaktadır. Bu rüçhan da devlete, “umumi menfaatlerin istihsali ve idamesi için fertler ve gruplar (toplumun bütün üyeleri) üzerinde, nizam ve intizam zorlaması icra etmek ve otoritenin yaygınlaştırılması olan hukuk”  tarafından sağlanmakta-dır. Böylece hukuk, devletin farklı karakteristik özelliği ve bu yüzden de temel fonksiyonu olarak ortaya çıkmaktadır.
Devletin bu temel fonksiyonu yanında ve bu fonksiyonun sonucu olarak, toplumun tarihi ve sosyal durumuna göre, başka fonksiyonları ortaya çıkar. Kurumlar kurmak, bu kurumları yönetmek, birbirleri ile ilişkilerini düzenlemek, bunları değiştirmek veya yenilerini kurmak devletin görevi olabilir. Bunun gibi mesela aile, din, ekonomi, eğitim ve diğer kurumlar için hukuk sistemleri geliştirebilir. Aynı şekilde dini kurumlar siyasi destekle bu fonksiyonlara dahil olabilir. Bu durumda devlet yöneticileri bir toplumun aynı zamanda din yöneticisi durumuna gelebilirler. Diğer yandan devlet kendini dini kurumlardan arındırmak isteyebilir. Böylece devletin dinle ilgili görevleri çoğalabilir veya azalabilir.  Laik devlet, devletin dinle ilgili görevlerinin azaldığı devlet şeklidir.
Diğer taraftan devlet iktisadi hayata müdahale edebilir veya iktisadi hayata da belli ölçülerde müdahale etmeyebilir. Mesela 17. ve 18. yüzyıldaki Merkantilist sistem esnasında devlet, milliyetçi planlar sebebiyle iktisadi sistemin düzenlenmesinde önemli ölçüde pay sahibi olmuştur. Aynı şekilde devlet az veya çok iktisadi hayatın kontrolünden uzak olabilir. Bu durumda liberalizmin “bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler” prensibinden söz edilir. Dahası devlet aile kurumlarına da müdahale edebilir. Nitekim aile hukuku toplumun isteği ve normları çerçevesinde devlet tarafından düzenlenmiş maddi yaptırım gücü ile desteklenmiş kurallardır. Bu hukuk kurallarının yerine getirilmesine ve kontrolüne devlet sert mü-dahelelerde bulunabilir. Mesela bugün dahi evlilik yasaklarının ihlali, hukukun sert müdahalesi ile karşı karşıyadır.
Devletin (siyasi kurumların) diğer tüm kurumlar üzerine tevsii totalitarizm olarak adlandırılır. Böyle bir devlette, tek bir siyasi parti tarafından bütün toplumun ekonomik, ilmi, kültürel, ailevi, dini vs. hayatları kontrol edilmek istenir. Böylece belli bir partinin dışındaki siyasi ve devlete ait diğer kurumların aktivitesi baskı altında tutulur.
Siyasi Kurumların Yapıları
Toplumda farklılaşma (differentiation); farklılıklar içerisinde bir uyuşma (adaptation) ve bütünleşme (integration) olması tabii olan süreç-lerdir. Aynı şekilde zıtlaşma (opposition) ve buna bağlı olarak rekabet (competition) ve çatışma (conflict) da insan tabiatında var olan; insanlararası davranış ve ilişkilere aracılık eden tabii süreçlerdir.  Bir toplumda bunlardan biri veya birkaçı ön plana çıkmış olabilir veya devlet bunlardan birini ön plana çıkararak şekillenebilir. Bu durumda faşist devlet, komünist devlet, liberal devlet veya hepsine birlikte yerli yerinde ve gereği durumunda değer atfeden, daha açık bir ifade ile kendi toplumunun dinamikleri çerçevesinde oluşturulmak istenen milli (milliyetçi) devlet şekilleri ortaya çıkar. Faşist devlette işbirliği ve dayanışma (corporation), komünist devlette çatışma ve çatışma sonunda diğer sınıfların ortadan kaldırılması ile sınıfsız bir toplum, liberal devlette rekabet ve çatışma içerisinde fakat sınıfların birbirini ortadan kaldırmadığı bir toplum ve devlet sözkonusudur. Halbuki milliyetçi devlet bunlardan hiç biri değildir. Milliyetçi devlette toplum dinamiklerinin muhafazası ve bu dinamiklerin oluşturduğu bütünün (millet adı verilen sosyal grubun) yaşatılması ve geliştirilmesi ön planda gelir. Aslında bütün devletler belli bir toplum yapısının eseri olmaları sebebiyle gizli veya açık milliyetçidirler.  Bu nedenle milliyetçi olmayan (salt milleyetçi olmayan) devlet sözkonusu değildir.
Aynı şekilde otoritenin temsiline göre de devlet ve yönetim şekillerini gruplandırmak mümkündür. Bu anlamda tarihi süreç içerisinde birtakım devlet şekilleri doğmuştur. Bunlar mutlak monarşi, meşruti monarşi, cumhuriyet, aristokrasi, otokrasi ve demokrasi şeklinde tipleştirilebilirler.
Mutlak monarşik yönetim sisteminde, siyasi kurumların başında, bütün tebaasının üzerinde en yüksek kuvveti icra eden ve bütün yönetim fonksiyonları kendisine bağlı olan bir hükümdar (kral, imparator) bulunur. Meşruti monarşide ise, hükümdarın mutlak kuvveti, sosyal gruplar veya “temel haklar” adı verilen toplumun talep ettiği belli haklar vasıtasıyla sınırlanırlar. Bu temel haklar (kamu hakları) ya yazılı bir forma (anayasa) veya yürürlükte olan bir geleneğe dayalı olarak kullanılabilirler. Meşruti monarşide teşrii fonksiyonlar ya bir nesebi statü (asilzadelik gibi), ya da belli bir seçim süreci vasıtasıyla veya her ikisi birlikte teşekkül eden bir heyet tarafından icra edilir. Mesela İngiltere’de olduğu gibi Lordlar Kamarası ve Avam Kamarası şeklinde teşrii fonksiyon icra eden iki meclis bulunmaktadır.
Halbuki bir devlet şekli olarak cumhuriyette, halk tarafından seçilen ve buna karşı sorumlu olan bir meclis olmakla birlikte, kararlar sürekli değilse de esaslı kararlar, bir aristokrat sınıf; statüleri verasetle desteklenen veya devleti temsil ettiğini varsayan küçük bir sınıf tarafından verilir. Bunun için her cumhuriyet demokrasi değildir. Demokraside devlet üzerinde en son otorite halkın elindedir. Kısa bir formülle demokrasi, “yönetilenlerin rızası vasıtasıyla yönetim”  şeklinde ifade edilir. Bunun zıddına otokraside, bizzat kendisi dışındaki hiç kimseye sorumlu olmayan ve kendisinden başka hiç kimse tarafından kontrol imkanı bulunmayan bir grup veya bir parti siyasi kurumlar üzerinde otorite iddiasında bulunur. Parti için “Devlet benim!” düsturu geçerlidir.

Modern Devlet ve
Çağdaş Siyasi Kurumlar

Modern devlet yeniçağ ile birlikte Batı’da ortaya çıkan özel şartlara karşılık doğmuştur. Batı’da belli bölgelerde belli tarihlerde modern devlet modeli ortaya çıkarken, diğer bölgelerde oldukça gecikmeli olarak gerçekleşmiştir. Doğu-Batı ilişkilerinin durumu ve ülkelerin iç yapıları modern devletlerin oluşumu süreçlerini belirleyici rol oynamıştır.  Doğu toplumlarında ise devlet, toplum farklılaşmaları ve ilişkileri temelinde doğmuştur. Türkdoğan’ın tespiti ile “bir buğday tanesinin bir başağı oluşturması gibi, kendi iç dünyasından filizlenen bir oluşum süreci”  geçirmiştir. Bu özellikler, Batı ile Doğu devlet modellerinin farklılığını da ifade etmektedir.
Modern devletin önemli bir özelliği merkeziliktir. Merkezilik siyasetin denetlenme ihtiyacının bir ürünüdür. Bununla birlikte gelişen yeni ilişkilere geniş kitlelerin katılma istekleri merkezde bir yönetim bürokrasisi ve meclisin bulunmasını gerektirmiştir.
Modern devletin başlıca özelliklerinden birisi de, yönetimin belli bir seçilmiş grup (meclis) tarafından düzenlenmesidir. Meclis, siyasetin yürütülmesinde söz sahibi olan çeşitli grupların, kendilerini ifade etmelerine izin veren bir kurumdur. Bu yönüyle geniş kitlelerin siyasete ortak olması, parlamenter siyasi sistemler sayesinde olmaktadır.
Geçmiş yüzyıllarda devletin en önemli görevi, dışarıya karşı ülkeyi savunmak, içte barışı ve huzuru sağlamak ve gerektiğinde halkın güç yetiremediği yerlerde devreye girmekti. Günümüz modern devletlerinde “milli güvenlik” diyebileceğimiz bu göreve “sosyal güvenlik, sağlık ve eğitim” gibi üç görev daha eklenmiştir.  Bununla birlikte gelişen yeni toplum yapısında (postmodern) merkezi yönetimlerin milli menfaatler dışında birtakım yetkilerini yerel yönetimlere devrettiğini (adem-i merkeziyetçiliğin öne çıkması) görüyoruz.
Modern devletin en önemli bir özelliği de, anayasal bir hukuk devleti olmasıdır. Gelişen ve değişen toplum yapısında; artan iş bölümü ve kompleks ilişkiler sistemi yeni belli hukukî düzenlemeleri gerektirdi. Bu “hukuk düzenlemelerinin belli esaslara (prensiplere) bağlı olmasına anayasa”  adı verilmektedir. Aslında anayasal hukuk devleti milli devlet modelinin bir gereğidir. Milli devlet modelinde fertle devlet sözleşmeye girer.  Bu modern toplum yapısının ortaya çıkardığı ferdileşmenin bir sonucudur. Böylece ferdin kendi yetenekleri çerçevesinde devletle sözleşmeye girmesi devletin bir hukuk devleti olmasını gerektirdi.
Milli devlet modern toplum yapısının sonucu olan demokrasi ve laiklik olguları ile birlikte oluşan bir gelişmeye sahiptir. Temeli milliyet olgusuna dayanır. Millet bir sosyal grup, milliyetse bu sosyal gruptan olmanın şuurudur. Bu nedenle milli devlet modelinde tek bir millete mensubiyet duygusu ve şuuru esastır. Gökalp’in ifadesi ile “ lisanen müşterek olan, aynı terbiyeyi almış fertlerden mürekkep bulunan harsi (manevi kültür) bir zümredir.”  Sadri Maksudi Arsal’a göre ”millet, siyasi bir birlik şeklinde yaşayan, ortak mazi ve kültüre sahip, devlet şeklinde teşkilatlanmış fert ve zümrelerin toplamı”  dır. Bu her iki tanımda da vurgulanan nokta, milletin bir kültür birliği sonucunda oluşmuş bir sosyal grup olduğudur. Buna karşılık Ernest Renan milleti “geçmişte, halde ve gelecekte; hatıraları, yönelişleri birleşmiş olan bir varlık” olarak tanımlamaktadır. Hem geçmişe, hem hale, hem de geleceğe ait olan bu birlik, maddi ve ruhi alanlarda kendini göstermektedir. Milleti kuran maddi unsurlar soy, toprak ve emek birlikleridir. Ruhi unsurları ise dil, din ve dilek birlikleridir. Bu maddi ve ruhi unsurların bulundukları yerde milleti görüyoruz.
Milli devlet millet gerçeğine dayalı bir toplum yapısını yaratmak ister. Bu nedenle toplum fertlerini tek bir milletten kabul eder ve ona mensubiyeti toplum olmanın gereği sayar. Farklı etnik grupları grup şuurundan ve etnik kimliklerinden arındırarak bütünü temsil eden millete bağlamak milli devletin görevidir.
Günümüzde milli devletleri zorlayan iki yükselen değer mevcuttur. Bunlardan biri, etnik alt kültürlerin yeni kimlik arayışları ve millet kültüründen ayrı üst kültür oluşturma çabalarıdır. Özellikle bizim gibi henüz milli devlet şartlarını yerine getiremeyen (etniklik iddiasında bulanabilecek sosyal grupların varlığı veya hala aşiret devleti kalıntılarının giderilememiş olduğu toplumlarda) böyle bir oluşum devletimizi tehdit etmekte ve emperyalist güçler tarafından körüklenmektedir. Diğeri ise yine bu etnik grupların bağlı oldukları eski dinlerine dönme (ana dinden ayrılıp milli din yaratma çabaları) istekleridir. Böyle bir durumda milli devletin yapacağı iş millet gerçeğine önem vermek ve ana dini korumak için gerekli politikaları geliştirmektir.
Sanayi devrimiyle birlikte, çıkarları farklı olan belirli sosyal gruplar, tabakalar ve sınıflar doğar. Çıkarları birbirleriyle uyuşmayan bu sosyal gruplar, demokratik ortam içinde örgütlenerek, siyasi alanda kendi çıkarlarını savunan partiler oluşturdular. Siyasi parti dendiğinde “aynı görüş, aynı çıkar ve aynı siyasi eylemde birleşen insan grubu anlaşılır.”  Bir toplumda toplumun üyeleri arasında uyuşmazlık konusu olan temel meselelere cevap bulmak amacıyla siyasi partiler oluşturulur. Demokratik parlamenter sistemde, çok partili hayat söz konusudur. Siyasi partilerin yanında başka örgütleşmeler de vardır. Bunların başında işçi ve işveren sendikaları, dernekler ve baskı grupları yer alır.