Şerif MARDiN HAYATI ESERLERİ VE FİKİRLERİ SOSYOLOJİSİ

1089
PAYLAŞ

 

Şerif Mardin’in, sosyal bilimler alanında, tarihsel, kültürel, ekonomik, siyasal ve sosyo-bilişsel bileşenler çerçevesinde “bağlamı” ön plana çıkaran metodolojisi; interdisiplinerliği öneren ve kaçınılmaz kılan ilgi alanları; hem Batı’lı hem de Batı dışı toplumlar için, kurumlaştırılması gereken akademik-epistemik bir düşünümselliğ i destekleyici çalışmaları ile akademik bir disiplin olarak “Sosyal Bilimler” ve özelde “Türkiye’de Sosyal Bilimler Düşüncesi” açısından çok önemli katkı ları bulunmaktadır. Şerif Mardin’in sosyolojisi, Türkiye’de düşünce yaşamı nın haritalandırılması noktasında yaptığı çalışmalarla, sosyal bilimsel teori-pratik ve metodoloji ilişkileri çerçevesinde getirdiği önerilerle sosyal bilim uğraşı na yönelik bir eleştiri niteliği taşıdığı kadar, sosyal bilimleri ve özelde sosyal bilimsel nesnenin bilgisini

Kendini sorgulayabilen Bilim

sorgulayabilen, kendi üzerine sorular sorabilen ve bunu yenileyerek sürekli hale getirebilen bilimsel faaliyet. Şerif Mardin, Mardinizâdeliler adı verilen geniş bir aileye mensuptur. Şerif Mardin dışarıda bırakarak normatif bir “olması gereken”e yönelmiş siyasal anlayışların tümüne yönelik bir eleştiri niteliği de taşımaktadır. Bu noktada Şerif Mardin sosyolojisi Türkiye’de hem sosyal bilimler hem de siyaset yapma anlayışına yönelik bir eleştiri olma niteliği taşımaktadır. Sosyal bilimsel metodoloji, hakkında siyasal stratejiler oluşturulacak toplumsal yaşam alanı için en öncelikli konudur ve interdisipliner bir nitelik taşımaktadır. Bu anlamda toplumsal alana ilişkin olarak geliştirilecek siyasal stratejiler; siyasal hedeşeri her ne olursa olsun; öncelikli olarak nesnenin bilgisine sahip olacak bir sosyal bilim anlayı şına dayanmak ve bu nesnenin doğasına uygun stratejilerle politika üretmek zorundadır. Modernleşme, din, siyaset gibi konular Mardin tarafından bu noktada hem resmi hem de yerleşik muhalif perspektif ve söylemlerin ötesine geçerek onlara yönelik hem içkin (içeriden) hem de aşkın (dışarıdan) noktalardan tarihsel, siyasal, ekonomik ve sosyo-bilişsel açılardan geliştirilen eleştiriler üzerinden yürütülen bir “düşünümsellik” konusu olarak ele alınmış, bu perspektifte yapmış olduğu çalışmalarla tartışmalar yaratmıştır.

Şerif Mardin’in Hayatı

Şerif Mardin 1927 yılında istanbul’da doğmuştur. Galatasaray Lisesi’nde başladığı orta öğrenimini Amerika Birleşik Devletleri’nde tamamlamıştır. Lisans öğrenimini 1948 yılında Stanford Üniversitesi Siyaset Bilimi Bölümü’nde; Yüksek Lisansını 1950 yılında John Hopkins Üniversitesi Uluslararası ilişkiler Bölümü’nde ve Doktorası nı 1958 yılında Stanford Üniversitesi Hoover Enstitüsü Siyaset Bilimi Bölümü’nde tamamlayan Şerif Mardin, 1954-1956 yılları arasında Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde Araştırma Görevlisi olarak görev yapmıştır. 1957 yılında Hürriyet Partisi’nde genel sekreterlik görevini üstlendiği dönemde 1954-1966 yılları arasında yazılarının yayınlandığı ve dönemin en önemli dergilerinden biri olan Forum Dergisi’ndeki yazarlık faaliyetlerine başlamıştır (Kayalı 1983). 1958-1961 yılları arasında Princeton Üniversitesi fiark Çalışmaları Bölümü’nde Doktora Sonrası Araştırmacı; 1960-1961 yılları arasında ise Harvard Üniversitesi, Orta Doğu Enstitüsü’nde araştırma bursu kapsamında çalışmalar yapmıştır. 1961- 1972 yılları arasındaki dönemde Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde Doçent ve ardından Profesör unvanları ile akademik yaşamını sürdüren Şerif Mardin, Türkiye’de ve yurt dışında birçok üniversitede misafir profesör olarak akademik ve idari hizmetlerde bulunmuş, 1967-1970 yılları arasında Türkiye Sosyal Bilimler Derneği kurucu başkanlığı görevini yürütmüştür. 1973-1991 yılları arasında Boğaziçi Üniversitesi iktisadi idari Bilimler Fakültesi’nin kurucu dekanı ve Siyaset Bilimi Bölümü’nde Profesör olarak görevler alarak Türkiye’deki sosyal bilimsel düşün açısından çok önemli katkılarda bulunmuştur. Forum Dergisi yazarlığı ve Hürriyet Partisi Genel Sekreterliği gibi akademik bir perspektifi göz ardı etmeksizin giriştiği siyaset alanındaki çalışmalarının ardından 1994 yılında kurulan Yeni Demokrasi Hareketi’nin kurucu üyeleri arasında rol almıştır. Şerif Mardin’in 1962 yılında Princeton University Press’ten “The Genesis of The Young Ottoman Thought” (Yeni Osmanlıların Düşünsel Yapıtları) adıyla yayınlanan Stanford Üniversitesi Hoover Enstitüsü’ndeki “The young Ottoman movement: a study in the evolution of Turkish political thought in the nineteenth century” başlı klı doktora çalışmasının genişletilmiş hali ve 1964 yılında yayınlanan “Jön Türklerin Siyasi Fikirleri: 1895-1908” başlıklı çalışmaları başta gelmek üzere Ankara Üniversitesi Siyasal Bilimler Fakültesi’ndeki akademik iklim ve Forum Dergisi’nde- ki yazarlık deneyimleri, daha sonraki çalışmalarının ana eksenini teşkil eden “Türk Modernleşme Problematiği” ve “Türk Siyasal Yaşamı” konusundaki çalışmaları açı- sından önemli kavşak noktalarını teşkil etmektedir.

Sosyal Bilim Anlayışının Genel Özellikleri

Şerif Mardin’in, çalışmaları genel anlamda değerlendirilecek olursa eserlerindeki yöneliminin giderek artan oranda Weberci, Foucaultcu ve Bourdiuecu çizgilerle paralellikler taşıyan; “socious” temelli; toplumun nesnel ve öznel gerçeklik düzeylerine yönelik göstergebilimsel bir sosyo kültürel analizi ön plana çıkaran metodolojik bir eğilim barındırdığı görülmektedir.

Çalışma Alanlarının Genel Çerçevesi

Şerif Mardin’in sosyal bilimler alanındaki çalışmaları şu ana çizgiler üzerinden de- ğerlendirilebilir: • Düşünce tarihi • Sosyal bilimler • Siyasetbilim, siyaset teorisi, siyaset felsefesi, siyaset sosyolojisi, siyasi kültür • Tarih; sosyal ve siyasal tarih • Sosyoloji; sosyo-kültürel yapı: nesnel (yapısal/makro)-öznel (inşacı/mikro) boyutlarıyla toplum imgesi, yapı-birey-kültür-gelenek-fikir-kimlik (özellikle de kolektif kimlik) ilişkileri, bilgi sosyolojisi; ideoloji-kültür-sembolik elitler-kitle toplumunda sosyo-bilişsel dinamikler, göstergebilim, edebiyat sosyolojisi • Ekonomi • Psikoloji; sosyal psikoloji Temel Kavramları ve Sorun Alanları Türk Düşünce Tarihi’ne yönelik değerlendirme girişimlerinde Şerif Mardin geçmiş dönemin birikiminden nasıl yararlanılabileceği ve geçmiş dönemin bütünsel bir zincirin halkaları üzerinden bütünlüklü bir çerçevede nasıl anlaşılır kılınabileceği konusu ile ilgilenmiştir. Türk entelektüel hayatında, normatif ve hukuk temelli sosyal bilim geleneklerinin etkilerinin ön plana çıkmış olduğu bir dönemde (Kayalı, 2002: 194), bu eğilimlere karşı toplumsal-kültürel öğelerin iç-dinamiklerinin belirleyiciliklerini vurgulayan bir yaklaşımla, çok yönlü entelektüel bir kaygıdan hareketle din, ideoloji ve kültür konularına ağırlık verdiği (Uluocak, 2008: 177) görülmektedir. Genç Osmanlı Düşüncesinin Doğuşu (1962) isimli çalışmasının en önemli tespiti, Genç Osmanlıların siyaset felsefesinin Aydınlanma öncesi bir felsefe olduğu yolundadır. Şerif Mardin (2001:s.42), Genç Osmanlılara yönelik çalışmasında, toplumsal muhayyilenin “yeni” öğelerle de olsa “sıfırlaşarak” çalışamayacağını, “yeni” nin ancak eskiden çıkacak bir değişmede yer alabileceği varsayımından hareket etmiştir. Şerif Mardin Jön Türklerin Siyasi Fikirleri (1895-1908) başlıklı çalışmasında Türk Modernleşme sorunsalının öncül aktörlerinden olan Jön Türkleri, içinde bulundukları dönemin siyasal-sosyal-ekonomik ve sosyo bilişsel özellikleri açısından analiz eden temel bir eser ortaya koymuştur. Şerif Mardin’e göre 19. yüzyıl Osmanlı Türk Düşüncesinin en belirgin özelliklerinden biri devlet için “en kısa vadeli ve pratik” çözüm yollarını arama eğiliminde belirginlik kazanmaktadır ki bu eğilim bu gün de devam etmektedir. Karl Mannheim’ın kategorileri açısından ele alındıklarında Mardin (1964: 229)’e göre Jön Türklerde kesin bir şekilde ortaya çıktığı ifade edilebilecek kategorik nitelik “muhafazakarlık”tır ve Mannheim’ın yaklaşımını aşan bir biçimde bu muhafazakârlı k türünün “sivil bürokratik” ve “askeri” olmak üzere Osmanlı toplumunda iki kategori tarafından oluşturulduğu görülmektedir. Mardin (1992: 19)’e göre modern siyasal bilimlerin yapmaya çalıştığı şey; normatişe ampirik olan arasındaki farklılığı açığa çıkarmaktır. Bu vurgusu Din ve ideoloji başlıklı çalışmasının önsözünde Weberci eğilimlerine karşın ön plana çıkardığı bağlamsal stratejik bir davranışsalcı pozitivizm önerisi ile belirginlik kazanmaktadı r. Türk Düşünce hayatındaki genel eğilimlerden biri, insanların kitle halinde belirli bir düşünceyi benimseme eğilimi içinde olmalarıdır.

Toplumsal Yapı- Kültür ilişkisi ve “Toplum Haritaları”

Şerif Mardin (1992: 8)’e göre, toplumsal yapılar elle dokunulur varlıklar değil, (insan ilişkilerinde temellenen) analitik inceleme araçlarıdır. Bireyler kendi toplumları içindeki diğer kişilerle ve özellikle de yakın oldukları gruplarla paylaşmış oldukları bir “toplum haritası” çerçevesinde anlaşabilmektedirler ki Mardin (2006: 19-20), az veya çok açık bir “simge dağarcığı” yoluyla toplumdan insana, kuşaktan kuşağa geçen bu simgesel mekanizmalar bütününü “kültür” olarak adlandırmaktadı r. Sosyal bilimlerde, Mardin (2005b: 22)’in de dikkat çekmiş olduğu gibi, “kültür” kavramı, bazı sosyal bilimciler için, sosyal yapı anlamına gelmekte iken diğer bir grup sosyal bilimci için ise kültür; sosyal yapıyı sürdüren süreçler bütünü olarak değerlendirilmektedir. Şerif Mardin sosyolojisinde yapı ve süreçler bütünü olarak kültür kavramsallaştı rmasının eklemlendiği bir diğer kavram çifti, “büyük” ve “küçük” kültürel gelenek farklılaşması ile ilişkilendirilmiştir. Şerif Mardin (2005b: 27)’e göre 19. yüzyılın başında kültür bakımından “küçük” ve “büyük” geleneklerin bütünleşemedikleri bir durum söz konusudur. Osmanlı imparatorluğu’nda, “büyük” ve seçkinlerden teşekkül eden kültürde sosyal seferberlik açısından “evrensel değerler” daha kolay zemin bulmuşken, halk tabakalarında ve mahalle birimlerinde etkisini sürdüren ve “devletin üstlenmediği birçok fonksiyonu üstlenmiş durumda bulunan cemaat” yapı larının modernleşme sürecine katılımları zaman almıştır. Şerif Mardin’in “merkez-çevre” modeli içinde temel oluşturan bu dinamikler, modernleşmenin ilerleyen aşamalarında, seferberlikçiler ile tutucular arasındaki bir gerilimde belirginlik kazanmış, modernlikçiler arasında dahi halk katmanlarının “cemaatçi” değerleri ile modernliğe katılan ve bu “halk değerleri” ile tanışıklığını siyasi sermaye haline getiren bir “elit” ortaya çıkmasına neden olmuştur. Sosyal bilimler alanında kaçınılması gereken eğilimlerden biri sosyal bilimin iktidara yanaşma veya aksine iktidarı fethetme aracı olarak görülmesidir. Simgeler toplum hayatında üç açıdan önem taşımaktadırlar; birincisi, toplum haritalarının öğrenilmesi sürecinin önemli bir parçasını oluştururlar; ikinci olarak değer yüklüdürler ve üçüncü ve son olarak da bu söz konusu simgeler ideoloji ve bilginin kültürel şekillenmesi ile çok yakından ilgilidirler.  

İdeoloji

Şerif Mardin (2006: 19-20)’e göre “ideoloji” gerçeği “kültür” gerçeği ile çok yakından ilintilidir ve ideolojinin saygınlığı da “kültür” mekanizmasının esaslarına dayalı olarak gelişmektedir. ideoloji büyük ölçüde, simgesel düşüncenin toplum hayatımızda oynadığı role bağlı olarak, “kültür kodları”, “mitoslar” ve “din”olgusu ile sosyo-bilişsel açı- dan ortak mekanizmalara sahip ve çok yakından ilintili (Mardin, 2006: 117) bir fenomendir. Mitosları saptamak nispeten kolay bir girişim iken Mardin (2006: 115)’e göre toplum hayatını mitoslardan daha kapsamlı bir şekilde belirleyen, bazı etkin “sembol kümeleşmeleri” bulunmaktadır ki bunlar toplumun tarihsel süreç içinde işlenmiş, toplumun tümüne mal olmuş ve kurumlar yoluyla devam ettirilen “kültür kodları” na karşılık gelmektedir. Şerif Mardin, ideolojileri “sert” ve “yumuşak” olmak üzere iki ayrı kategoride değerlendirir. Özellikle “yumuşak” ideolojilerin oynayabilecekleri rollere yaptığı vurgu dikkat çekicidir. Sert ideolojiler: sistematik bir şekilde işlenmiş, temel teorik eserlere dayanan, seçkinlerin kültürüyle sınırlandırılmış, muhtevası kuvvetli bir yapı ya karşılık gelmektedirler. Yumuşak ideolojiler ise kitlelerin daha çok şekilsiz inanç ve bilişsel (cognitive) sistemlerini ifade eden, vaziyet alış- tutumları (attitude) ifade etmektedir. Vaziyet alış (attitude) (tutum), “bir insanın – dünyanın diğer görünüşlerinden ayırt ettiği bir dünya görüşü karşısında- davranışlarından çıkarılmı ş psikolojik süreç örgütlenmesidir” (Mardin, 2006: 14). Mardin; (2006: 120)’in yaklaşımında, ideoloji adı verilen bu yapı, daha önceki toplumsal oluşumlardan farklı bir toplumsal durumun özel koşullarına bağlı olarak gündeme gelmiş olan, kitle toplumları içinde, kitap, dergi, yeni ulaşım olanakları çerçevesinde inşa edilen, kapsamlı “iletişim” ağları içinde şekillenen “sembolleştirme türü” kümesini ifade eden bir kapsamda değerlendirilmektedir.

Kitle Toplumu ve iletişim

Modern toplumda, ideoloji kavramı yeni bir işlev üstlenmek zorunda kalmaktadır. Modern toplum, “kitle iletişim araçları” ve “millî eğitim” kurumları aracılığı ile vatandaşlık ve millî kültür kavramları çerçevesinde toplumsal yapıdaki, sosyal ve iktisadi yapı parçaları arasındaki farklılaşmayı seferber ederek birbirine bağlayacak mekanizmalar geliştirmiştir. Şerif Mardin (2005b: 26)’in Karl Deutsch’un “toplumsal seferberlik” kavramına atışa geliştirdiği bu tartışmanın, modern toplumların, “kitle toplumu” haline gelme sürecinde, kitle iletişim araçlarının, ulaşım ve millî eğitim kurumlarının, “ulus inşa etme” dinamikleri açısından üstlendikleri fonksiyonlara işaret ediyor olması bakı- mından önem taşımaktadır.

Sivil Toplum

Şerif Mardin (1997b: 20-21)’e göre “Sivil toplum”, Batı’dan aldığımız siyasetle ilgili kavramlar arasında, ülkemizde en çok yanılgı yaratanlardan birini teşkil etmektedir. Mardin (1997:10)’e göre “sivil toplum” kavramının, Batı düşüncesinde geçirdiği evreler göz önünde bulundurulduğunda kavramın; Mardin’e göre, tarih içinde genel bir davranış çizgisini savunmaya yarayan kültür unsurlarına “kültür kodu”; “kültür kodlarına” bağlı olarak, toplum hayatındaki sosyal hayatın merasim içeriğine, “ritüel”, bu merasim ve diğer simge dağarcığının birleştiği diğer bir kümeye ise “Din” olgusu karşılık gelmektedir. ideolojinin 19. yüzyılda ve 20. yüzyılda geniş yayılma alanı bulmuş olmaları üç ana gelişmenin sonucudur. Yeni yayım araçlarının gelişmesi, yeni eğitim sistemlerinin gelişmesi ve 19. yüzyıla yaklaştıkça aydınların fikir üreticisi olarak toplumda önem kazanan bir fonksiyonda yer almaya başlamaları. a. Bir medenilik anlayışı b. Batı Avrupa’nın toplumsal tarihinde çok önemli bir sosyal tarih aşamasıyla c. Tarih felsefesi alanındaki bir tartışma ile ilgili olduğu görülmektedir. Mardin (1997: 16-17)’e göre, Türkiye’de sivil toplum kavramının gelişimi, Batı- daki toplumsal tabandaki çatışma ve uzlaşmalara dayanmaksızın, “havada” gelişen bir eğilim göstermiştir. Şerif Mardin (1997: 18)’e göre, demokrasi kültürümüz ve geleneğimiz açısından, sivil toplum ve kamuoyu kavramları çerçevesinde şu değerlendirmelerde bulunulması mümkündür: “demokratik geleneğimiz”, “sivil toplum” eksikliğinden kaynaklanan bir boşluğa; Batı’daki anlamıyla “kamuoyu”nun tarihsel temeli olmadan gelişen bir “biçim”ine sahiptir ve devletin sınırlandırılması noktasında, islami bir popülizmin etkileri altında şekillenmiştir.

Merkez-Çevre Modeli

Şerif Mardin’in merkez-çevre modelini ele aldığı, Türk Siyasasını Açıklayabilecek Bir Anahtar: Merkez-Çevre ilişkileri, başlıklı makalesi sosyal bilim literatüründe en fazla yankı bulmuş eserlerinden birini oluşturmaktadır. Keyman (2001: 23)’e göre, “merkez-çevre” modeli çerçevesinde, Mardin’in Türk Modernleşme Tarihi’ni çözümlemesi, Max Weber’e dayanan yanıyla, sadece toplumbilimsel bir çözümleme değil, aynı zamanda bir siyasi tarih, bir siyasal modernite kuramı teşkil etmektedir. Osmanlı kurumlarının gelişiminde, Batı’da 17. yüzyılın ortalarına doğru gündeme gelen “Leviathan”ın ve daha sonraki aşamalarda ulus-devletin oynamış olduğu rolün önemine dikkat çeken Mardin (1997a: 36), başlangıçta, Osmanlı kurumları- nın rakipleri olarak görülen bu devlet biçimlerinin, daha sonra Osmanlıların kendi hükümet biçimleri için yapacakları reformların da modeli haline nasıl gelebilmiş olduğunu analiz etmektedir. Ancak Mardin’in (1997a: 37) bu değerlendirmesinde önemli olan nokta, bu türden bir modelin Osmanlı kurumlarıyla karşıtlıklar gösteriyor olmasına ve Batı’da bu devlet modelinin gelişiminde rol oynayan toplumsal güçler ve bu güçler arasındaki tarihsel-sosyal-ekonomik ve politik uzlaşma zemininin, Osmanlı imparatorlu- ğu’nda gerçekleşmemiş olmasına rağmen uygulamaya konmaya çalışılmış olduğu tespitidir.

Türk Modernleşmesi: Ulus Devlet-Kemalizm-Din

Şerif Mardin’in Türk Modernleşmesi konusundaki yaklaşımlarının temel özelliği, Fuat (Keyman, 2001: 15)’a göre, analiz stratejisini “modernizasyon” kavramından “modernite” kavramına geçişi sağlayacak bir perspektiften hareketle, Althusserci anlamda “epistemolojik kopuş” un olduğu bir alanın gerisindeki bir noktaya dayandı rmış olmasından kaynaklanmaktadır.  

Şerif Mardin, “Sivil toplum”

daki “sivil”in kökünün, şehir hayatının beraberinde getirdiği hakları ve yükümlülükleri ifade ettiğini ve bu vurguyu anlama yolunda bir başlangıç noktası olarak şehirlilik adabının -bir bakıma sistematikleştirilmesi olan Justinien’in Corpus juris Civillis’ini alınabileceğini ifade etmektedir. En genel anlamda, Osmanlı imparatorluğu ile Türkiye Cumhuriyeti arasındaki sınır, Türkiye Cumhuriyeti’nin tam bir ulus-devlet olarak kavramsallaştırılmasında kendini göstermektedir (Keyman, 2005: 65). “Medeniyet” kavramsallaştırılmasına, mahalli örf ve adetlerin traş edilmesi, farklılıklarının ortadan kaldırılması pahasına ağır basan bir uyum arayışı üzerinden yönelinmesi için araçsal rol oynayan “devlet mitosu” bu noktada önem taşımaktadır (Mardin, 1995: 360). Bu devlet mitosunun Cumhuriyet dönemindeki yansımaları, Kemalizm’in uygulamaları nda belirginlik kazanmaktadır. Kemalizm, bir sosyal değişme projesi olarak, geleneksel toplumdan, modern topluma geçiş sürecinde dört boyutlu bir değişmeyi temel almaktadır (Keyman, 2005: 46): • Kişilerin otoritesi üzerine kurulu bir onur anlayışından kurallar ve yasalar üstüne kurulu bir onur anlayışına geçiş, • Evren düzenini anlamada, dinden pozitif bilim anlayışına geçiş, • “Avam-havas” ayrılıkları üzerine kurulmuş bir topluluktan “halkçı” toplulu- ğa geçiş • Bir ümmet topluluğundan bir ulusal devlete geçiş Mardin’e (1992: 149) göre Kemalizm, ulus-devlet imgesi konusunda, zaman-zaman bu imgenin sosyo-kültürel yapıda örüntü şeklinde yer alan, “ümmet bilinci” ve menkıbeler (Battal Gazi) gibi kahramanlık ve vatan sevgisi, kodlarına eklenmesi suretiyle sağladığı başarıya rağmen-, aynı başarıyı kültürün, kişilik yaratıcı katında yeni bir anlam yaratma konusunda, Volk islamın ideoloji olarak oynadığı rollere alternatif bir ideolojik fonksiyon görme noktasında gösterememiştir. Mardin’e göre Kemalizm, bir yandan dine alternatif bir “denge sağlayıcı harita”, “tavır ve tutum alış” haline gelebilecek bir ideoloji yaratma işlevi üstlenememişken diğer yandan dine rakip olabilecek ideolojilerin ortaya çıkmasına da müsaade etmemiştir. Bu durum Mardin’e (1992: 149-150) göre; Cumhuriyet’in iktisadi kuvvetlere meşruiyet sağlamada, gösterdiği tereddütten kaynaklanmaktadır. Özel teşebbüs ideolojisinin gelişmesine gereken imkanlar sağlanmış olsaydı, onun beraberinde getireceği kodlar toplumun hiç olmazsa belirli kesiminde oturmuş bir ideoloji haline gelebilecekti. Mardin (1992: 168)’e göre, modernleşme süreçlerinin beraberinde getirdiği dinamiklere içkin bir “birincil ilişkilere yönelik özlem”in ümmet yapısından yeni çıkmı ş kimseler tarafından duyulmasını yadırgamamak gerekir. Aydınların modern dünyaya uyma sürecinde yaşadıkları problemler kadar, “sokaktaki adam”ın modern dünyaya uymasındaki zorlukları da o ölçüde kabul etmemiz ve anlamaya çalışmamız gerekmektedir. Bu denge fonksiyonunun analizinde Şerif Mardin’in (1999: 12) başvurmuş olduğ u bir diğer kavramsallaştırma, “kök paradigma” kavramıdır. Şerif Mardin (1999: 13), kök paradigmalara örnek olarak gazi deyiminin Türk kültürü içinde sahip olduğ u anlam çeşitliliğini ve işlev gördüğü durumların çokluğunu göstermektedir. Mardin’e göre Türk modernleşmesi temelde üç noktadaki yetersizlikleri nedeniyle bir sorunsal haline gelmiştir ve bu yetersizliklerin devam etmekte olan etkileri üzerinde şekillenmeye devam bir süreç yaşanmaktadır. Bunlar “felsefe eksikliği”, “yeni bir kişilik sistemi” oluşturulması yönündeki çabalarda uğranılan başarısızlıklar ve giderilemeyen bir “kültür” boşluğudur. Kök paradigmalar, “kültürel haritalar” olarak işlev gören anlam kümelerini tanımlamaktadır ve kişilerin kendi kültürleri çerçevesinde bir yol bulma imkânı geliştirmelerine olanak tanımaktadır. Kök paradigma kavramı, toplumsal ilişkilerin belirli bir alanında kullanılan özel bir dil kullanıma karşılık düşen “Lehçe” ile olan ilişkileri açısından da önem taşı- maktadır. “Söylem” ise bu lehçenin daha belirgin pratik kaygılar çerçevesinde şekillendirilmiş haline karşılık gelmektedir (Mardin, 1999: 11). “Kök paradigma” kavramı nın, toplumsal açıdan dil kullanımının özel biçimleri olarak “lehçe” ve “söylem” üzerinden, Türkiye’de islami görüşlerin kendilerini yeniden üretme mekanizmaları nı otaya çıkarmak amacıyla kullanılabileceğine dikkat çeken Şerif Mardin (1999: 18)’e göre kök paradigmalar, iki temel düzeyde işlev görmektedirler: Birincisi; kişisel davranışlara rehber teşkil eden ve ideal bir toplumun görünümünü veren haritalar olarak, ikincisi; kültür çantasında yer alıp bireyin toplumsal kurallara ve konumlara ilişkin algılamasıyla birlikte, görüntüleri, sesleri ve renkleri anlamlandı ran araçları birbirine kaynaştıran başlıklar olarak. Şerif Mardin’in “kök paradigmalar” ve “görkemli yapılar/büyük gelenek- küçük yapılar/gelenek (mahalle)” ayrımına dayalı tipolojileri, onun “mahalle baskısı” kavramsallaştı rması için de temel önemdeki analitik araçlardır. Bu noktada Osmanlı’da mahallenin (ve caminin) üstlendiği bazı fonksiyonların Cumhuriyet Dönemi’nde eğitim kurumlarınca üstlenilemediğine dikkat çeken Mardin (Çelen 2008)’in “Avrupa’da insanlar dindar olsun olmasın, iyiye, güzele ve doğruya dair felsefe üretmişlerdir. Bizim Cumhuriyet öğretimizde iyi, doğru ve güzeli derinlemesine araştıralım diye bir şey yok. Oradaki gibi binlerce sayfa tartışma bulamazsınız. Bunları bulamadığınız zaman (geriye) -göz- kalıyor. Göz ve bakma, paradoksal olarak mahalle baskısı unsurlarından biri gibi geliyor bana” Küçük geleneğ in içindeki ethos, bu noktada yeninin uygulanmasını en basit ifade ile görünüş üzerinden “baskı” altına almakta; ve cumhuriyetin yeni bir insan tipi yaratma noktasındaki başarısızlığının dinamiklerinden birini de bu noktada tartışmaya açmı ş olmaktadır. Sonuç olarak Mardin’in (1992: 169) görüşlerinden çıkarılabilecek derslerden biri; toplumun sorunlarının, hiçbir yerde entelektüel seviyede vazedilmiş soyut problemler olarak ortaya çıkmayacağı gerçeğini göz önünde bulundurmak gerekliliğine işaret etmektedir. Türk aydınları halkın ihtiyaç tatmini niteliğindeki sorun alanları na yeterli ilgiyi göstermeli, halkın gündelik gerçekliği içindeki sorunları göz ardı etmemelidirler. Gündelik gerçeklik içindeki bireyler açısından gerçeklik taşıyan sorunlardan hareket edilmediği sürece toplumdan uzaklaşmaya ve sürprizlerle karşılaşılmaya devam edilecektir. Türk Modernleşmesi ve Türk siyasal hayatı açısından, büyük kültür ve küçük kültür ayrımının bir yansıması olarak, Şerif Mardin’in yaklaşımlarında Ortodoks devlet islamı (ve islamın devlet seçkinleri) ile heterodoks halk (volk) islamı (ve islamın halk seçkinleri) arasındaki ayrım çizgisi önemli bir analitik araç olma niteliği taşımaktadır. Baykan Sezer’in eserlerini, çeşitli sorunlara karşı geliştirdiği düşüncelerini ve sosyolojik yaklaşı mlarını özetleyebilmek. Sosyoloji, Batı’da belli koşul ve tasaların ürünü olarak karşımıza çıkmaktadır. Batı’nın söz konusu dönemdeki tasaları sosyolojiyi ve sosyolojinin başvuru kavramlarını da belirlemiş bulunmaktadı r. Batı kendi içindeki sorunlara öncelik tanımış ve sorunlarına dünya egemenliğini elinde tutmanı n kendisine verdiği güven içinde açıklamaları nda birim olarak toplumu almış ve toplumla sı- nırlı tutmuştur. Ayrıca kendi dünya egemenliğini de mutlaklaştırmak amacıyla bir mutlak toplum kavramını ortaya atmıştır. Batı’nın kendi tasaları içinde belli sorunlarına çözüm bulmuş olması, söz konusu yaklaşımın mutlak doğruluğunu kanı tlamamaktadır. Nitekim Baykan Sezer’in Türk sosyolojisi hakkındaki görüş ve önerileri temel olarak bu düşüncelere dayanan özgün bir nitelik taşımaktadır. Genelde sosyal bilimler ve özelde de Türk sosyolojisi, Batı karşısındaki tutumunu belirlerken tarihî önemli bir veri kaynağı olarak görmek zorundadı r. Elbet bu noktada sorunların doğru bir şekilde ortaya konulması gerektiği de göz ardı edilmeyecek bir gerçektir. Baykan Sezer Doğu-Batı ayrımını yaparken ya da bu temelde sorunlara değinirken, ne duygusal ne de düşmanca bir tavır sergilemiştir, ancak Batı’nın hemen her alandaki üstünlüğünü küçümsemek ya da görmemezlikten gelmek mümkün değildir. Batı’nın bu üstünlüğü nasıl elde ettiğ i tartışılabilir ama bu üstünlük yadsınamaz. Baykan Sezer, Türk sosyolojisinin ana sorunları ndan söz ederken köy sorunu ve kalkınma sorununun altını önemle çizmiştir. Bu bağlamda köy, kalkınmada bir lokomotif görevi görürken günümüzde kalkınmanın önündeki en büyük engellerden biri olarak görülmektedir. Günümüz itibariyle Türkiye’nin yaşadığı toplumsal sorunlara dikkat ettiğimizde köy sorunu ve kalkınma sorunu temel teşkil edebilecek niteliğe sahiptir. Benzer bir yaklaşımla Sezer, köy sorununun ortaya çıkmasını yani Osmanlının inkarı ve Batılı- laşmanın Türkiye’de gerçekleşebilmesi için gerekli ortamın hazırlanmasında köy romantizmi yapıldığını belirtmektedir. Eğer seçimimizi ve tavrımızı belirlemiş isek, yani Batı medeniyet dairesine dahil olmak istiyorsak o medeniyete katkılarımızın olması gerekmektedir. Yani farklılıkların ya da benzerliklerin değil, yapılan ya da yapılabilecek olan katkıların belirlenmesi gerekmektedir. Dolayısıyla Baykan Sezer, Türk sosyolojisi için ayrı bir kişilik ve kimlikten söz ederken bu konunun önemini belirtmektedir. Baykan Sezer’in çalışmalarında en önemli tespitlerden birisi, sosyolojinin günlük siyasi çekişme içinde fonksiyonunu yitirmiş olmasıdır. Sosyolojinin Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş yıllarındaki işlevini yeniden kazanması hatta fazlasıyla görev ve sorumluluk yüklenmesi gerekmektedir. Sosyoloji konuları itibarıyle akademik ilgi alanı olmaktan çıkmalıdır. Nitekim Sezer, yakın tarihimiz ile ilgili görüş ve çalışmalarında bunu gerçekleştirmiştir. Baykan Sezer’in sosyoloji-tarih ilişkisini vurgulaması ve sosyolojinin belki başka hiçbir ülkede görülmeyecek şekilde tarihle yakın ilişki kurması zorunluluğunu belirtmesi çok önemli bir vurgudur. Zira bugünkü sorunlarımızın temelinde yakın tarihimizin bulunduğu gerçeği Sezer’in bu yöndeki görüşlerinin ve çalışmalarının belirleyicisidir. Şerif Mardin’in eserlerini, çeşitli sorunlara karşı geliştirdiği düşüncelerini ve sosyolojik yaklaşımları nı sıralayabilmek. Şerif Mardin sosyolojisi Türkiye’de hem sosyal bilimler hem de siyaset yapma anlayışına yönelik bir eleştiri olma niteliği taşımaktadır. Şerif Mardin’in sosyolojik düşüncelerinin temelinde, socious temelli bir sosyal bilimsel metodolojiye dayalı bir sosyal bilim anlayışı yatmaktadır. Türk Modernleşme sorunsalını, toplumsal yapı ve kültür ilişkilerinin tarihsel ve toplumsal arka planlarını göz önünde bulunduran bir perspektif içinde “ampirik” ve “yorumsamacı” çerçevede analiz etme girişimindedir. Kültür kavramının bireylerin toplumsal gerçeklik içindeki yerlerini belirlemede kullandıkları bir referans çerçevesi olarak modernleşme dinamikleri ile birlikte yerinden eden ideolojilerin bu süreçte önemli bir fonksiyonu bulunmaktadır. Kök paradigmalar üzerinde etkili olan volk islamın mahalleler bazında kültürün kişilik katında üstlendiği fonksiyonların yerini tutabilecek bir ethos inşa edilebilmesi çabaları nın (merkez-çevre) analizi bu noktada Osmanlı- Türk aydının tutumlarında belirginlik kazanmaktadı r. Görkemli yapılar olarak devlet mitosunun ve küçük geleneksel yapıların hakim olduğ u halk katlarına yönelik normatif stratejiler üretme eğiliminin karşısına Mardin, nesnenin bilgisine dayalı ampirik veri üzerinden oluşturulacak bir siyaset mantığını koyarak bu iki farklı tutum arasındaki farklılaşmanın toplumsal, ekonomik, kültürel ve politik sonuçları üzerinde durmaktadı r. Şerif Mardin’in ortaya koymuş olduğu görüşler, toplumsal alana ilişkin olarak geliştirilecek siyasal stratejilerin hedeşeri her ne olursa olsun; öncelikli olarak nesnelerinin bilgisine sahip olmaları na katkıda bulunacak bir sosyal bilim geleneğini destekledikleri ve onun verilerine uygun stratejiler üretildiği takdirde başarılı olunabileceğine işaret eden bir temelden hareket etmektedir. Bu Türkiye’de sosyal bilimler geleneğine yönelik önemli bir eleştirel perspektif olarak değerlendirilmelidir