TOPLUMSAL DEĞİŞİM-DİN İLİŞKİLERİ

588
PAYLAŞ

Din ile toplumsal değişimin karşılıklı ilişkilerinin temelde iki tipte gerçeklik

kazandığı söylenebilir: Bunlardan birincisi, dinin etkili olduğu din-toplumsal

değişim ilişkisi; ikincisi ise toplumsal değişimin etkili olduğu toplumsal

değişim-din ilişkisidir.

89

Dinin etkili olduğu toplumsal değişim-din ilişkisi, kendi içinde üç tipte

ele alınabilir: Birincisi, dinin toplumsal değişimi yavaşlatıcı, hatta bazen

engelleyici bir etken olarak etkili ve işlevsel olduğu din-toplumsal değişim

ilişkisi; ikincisi, dinin toplumsal değişimi takviye edici bir etken olarak işlev

gördüğü ilişki biçimi; üçüncüsü ise dinin toplumsal değişimin temel faktörü

olduğu ilişki biçimidir.

Toplumsal değişimin etkili olduğu toplumsal değişim-din ilişkisi de,

kendi içinde aynı şekilde üç tipe ayrılabilir: Birincisi toplumsal değişimin

dini engelleyici olduğu, olumsuz yönde etkilediği toplumsal değişim-din

ilişkisi; ikincisi, toplumsal değişimin dinin lehine işlev gördüğü ilişki biçimi

ve üçüncüsü ise toplumsal değişimle birlikte dinin kendini değiştirmesidir.

Bu tipoloji, din-toplumsal değişim ilişkilerinin, mutlak surette bu iki ana tip

birbirinden bağımsız olacak şekilde gerçekleştiği anlamına alınmamalıdır.

Çoğu durumlarda her iki tipin, iç içe, birlikte gerçeklik kazandıklarını söylemek,

sosyal gerçekliğe daha uygun düşer.

Dinin Etkili Olduğu Toplumsal Değişim – Din İlişkisi

Toplumsal Değişimi Yavaşlatıcı veya Engelleyici Bir Etken

Olarak Din

Dinin etkili olduğu toplumsal değişim – din ilişkilerinde gözlenebilen

hususlardan biri, dinin, toplumsal değişimi yavaşlatıcı veya engelleyici bir

etken olmasıdır. Gerçekten de din, muhafazakar yönünü devreye sokarak

mevcut sosyal düzen ve düzenlemeleri koruyabilmekte ve istikrar unsuru

olabilmektedir. Toplumsal istikrar faktörü olarak din, istikrarı koruyarak

toplum hayatında dengeli bir devamlılık temin edilmesinde etkili bir rol

oynayabilmektedir.

Dinin muhafazakârlık işleviyle mevcut durumu korumasında önemli

etkenlerden biri, insanların öteki dünyaya, ahirete inançlarıdır. Öteki dünya

inancı, insanların karşılaştıkları pek çok haksızlıklar karşısında susmalarını, o

haksızlıklarla hesaplaşmayı öbür dünyada büyük mahkemeye bırakmalarını

temin etmekte ve böylece bu dünyada sosyal ve siyasal düzen içinde pek çok

kargaşa, isyan ve savaşın çıkmasını önleyici bir işlev görmektedir.

Din, toplum aktörlerinin siyasal düzen veya devletle ilişkilerini düzenleyerek

de toplumsal düzenin korunmasına katkıda bulunur. İnsanların anayasa

ve yasalara uymalarında, toplumun kaynaşması, barış içinde yaşaması veya

çatışmasız bir biçimde varlığını sürdürmesinde önemli bir etkide bulunur.

Din, güçlü bir bütünleştiricilik işlevine sahiptir. Zira din, her şeyin üstünde,

insan hayatını düzenleyici bir temel fenomendir. Din, toplum bireylerinin

hayatını, onları içeren, ama aynı zamanda aşan mutlak anlamlar ve değerlere

göre düzenler.

Din, insanlara yardımlaşma duygusu kazandırarak insanların birbirlerine

yardım etmelerinde, sıkıntılı zamanlarda, hastalık, deprem, sel gibi felaketlerde

birbirlerine maddi ve manevi yönden destek olmalarında da işlev görerek

toplumun kaynaşması veya bütünleşmesine önemli katkılarda bulunur.

90

Durkheim’in din ile toplumsal bütünleşmenin yan yana var olduklarını

ileri sürmesinden ve dinde gevşemenin toplumdaki dayanışma bağlarını da

çözerek anomiye (amaçsızlık) yol açtığına işaret etmesinden beri sosyolojik

literatürde din, bildiğimiz kadarıyla hemen herkesçe bir istikrar faktörü olarak

değerlendirilmekte, bu nedenle de toplumsal değişime set çeken etkin bir

toplumsal güç olarak yer almaktadır. Din ayrıca, dünyevi düzenin anlam yoksunluğunu

gideren, toplumsal gerçekçiliği kutsallaştırılmış bir düzene

dönüştüren bir model olarak da kavramsallaştırılmıştır.

Marksist sosyologlar da, farklı öncüllerden hareket etmelerine rağmen

dinin değişime karşı koyan bir etken olduğunu ileri sürmüşlerdir. Onlara göre

egemen sınıfların egemenlik aracı olan din, toplumsal değişime karşı güçlü

bir fren teşkil etmektedir. Bu bağlamda diyalektik ve çatışmacı din kuramları,

dini mevcut egemenlik ilişkilerini meşrûlaştırarak istikrarı sağlayan bir

fenomen olarak görürler. Marks, dini insanoğlunun gerçek ıstırabının bir ifadesi,

reel acı ve sıkıntıya karşı bir protesto, söz konusu ıstırabı hafifletme

veya meşrulaştırma çabası ve halkın afyonu olarak değerlendirmiştir. Bu

durumda din, kavranamayan, yanlışlığı görülemeyen bir dünyanın bilincini

ifade ederek ve ezilen sınıfları hayata bağlayarak, yanlış dünyanın gerçek

sefaletine karşı mümkün protestoları yatıştırma işlevi görmektedir. Böylece

dinin ideolojik işlevi, gerçek sefalete karşı protestoları nötürleştirerek ve öbür

dünyaya havale ederek egemen ve ezilen sınıflar arasındaki ilişkilerin

istikrarında kendini gösterir. Gerçekten de Marks’ın düşüncesinde din, cari

sosyal düzenlemeleri haklılaştıran, üst sınıfların bir aracı olarak hizmet gören

ve istikrarı korumaya çalışan bir ideolojidir. Dinin insanı değil, insanın dini

meydana getirdiğini savunan Marks’a göre din, ideal ama gerçek dışı bir

dünya yaratarak, sosyal adaletsizliklerin damgasını taşıyan gerçek dünya

karşısında bir teselli ve haklılaştırma işlevi görür. Bu nedenle Marks, dinin

bu dünyanın genel bir kuramı olduğu, dünyanın evrensel düzeyde ahlakî

açıdan onaylanması, törensel tamamlayıcısı, tesellisi ve haklılaştırılması

olduğu görüşünü taşımaktadır. Din, insanlık durumunun sefaletini yansıtır ve

insana bir teselli getirir. Fakat bu, razı oluşa götüren ve sosyal adaletsizliklere

karşı bilfiil mücadeleden geri tutan bir tesellidir. “Dinsel sefalet bir yönüyle

gerçek sefaletin dışa vurumu, diğer yönüyle de gerçek sefalete itirazdır. Din,

ezilen yaratılmışın iç çekişi, kalpsiz bir dünyanın ruhudur; tıpkı ruhun

kovulduğu sosyal şartların ruhu olduğu gibi. Din, halkın afyonudur.” (Marks

ve Engels, 1987: 11)

Bu noktada Marks’ın dinin yabancılaşma olduğuna ilişkin görüşüne de

işaret etmekte fayda bulunmaktadır. Marks’a göre din alinasyon, yani yabancılaşmadır.

Marks’ın düşüncesinde dine inanç, insan yabancılaşmasının en

derin biçimidir. Marks, dini kapitalist üretim tarzının yabancılaştırıcı etkilerinin

bir parçası olarak görmüştür.

Marks’ın din ile ilgili görüşlerine bakıldığında, dinin afyon olmasından

maksadın, insanların kendilerini olaylar, zalim yöneticiler, sıkıntılı sosyal

şartlar karşısında batmadan yüzeyde tutunabilmek için kullandıkları bir tür

kendi kendini aldatma, kendi kendini oyalama veya afyonlama faaliyeti olduğu

anlaşılmaktadır. Elbette bu afyonun geri planında egemenlerin çok önemli

roller icra ettikleri de gerçektir. Esasen Marks’ın kendisi, dinin bir işlevinin

afyon olduğunu söylememekte, dinin sosyal şartların bir ürünü olduğunu ve

dinin başlı başına bir afyon olduğunu ileri sürmektedir.

S. Freud’un din ile ilgili görüşünün Marks’tan temelde farklı olmadığını

da kaydetmek gerek. Freud, her ne kadar bireysel düzlemde bir din teorisi

geliştirmiş olsa da, hareket noktası itibarıyla Feuerbach ve Marks’la hemen

hemen aynı mantığa sahiptir. Bilindiği gibi Freud’a göre de din uyutucudur,

nevrozdur. Sonuçta aslında Marks ve Freud’a göre din açıklanıp rafa kaldırılacak

bir şeydir.

Ama yeri geldikçe belirtildiği gibi bu tür bakış açıları büyük ölçüde

sübjektif ve ideolojiktirler. Dinin belli bir zaman ve mekandaki durumu,

dinin o duruma indirgenmesini haklılaştırmaz. Her halükarda dinin başlı başına

değişimi engellediği veya yavaşlattığı görüşü, sosyolojide önemli bir

görüş olarak yerini almaktadır.

Dinin sosyal değişimi yavaşlatıcı görünümü, onun toplumun bütünleşmesinde

gördüğü işlevle de yakından ilgilidir. Din, özellikle hızlı sosyal

değişimlerde ve toplumsal farklılaşmalarda olası ve olan parçalanmalara karşı

toplumu korumak ve bütünleştirmek için harekete geçer. Gerçekten de tarihe

ve günümüze, basit, az farklılaşmış ve karmaşık, çok farklılaşmış toplumlara

bakıldığında dinin önemli bir bütünleşme faktörü olduğu görülür.

Özellikle de karmaşık toplumlarda dinin en önemli sosyal işlevlerinden

biri, sosyal farklılıklardan dolayı bölünüp parçalanma tehlikesiyle karşı karşıya

bulunan toplumu birleştirmek ve bütünleştirmektir. Toplumsal işbölümünün

artmasına da bağlı olarak meslekî faaliyetler alanındaki ayrılıklar

kendilerini daha güçlü bir şekilde hissettirdiklerinden, artık doğal cinsiyet ve

yaş farklılıklarının ötesinde kesin sosyal statü farklılıkları toplumu çeşitli

kategorilere bölmekte ve bu durum karşısında toplumda sosyal bütünleşmeyi

sağlama ihtiyacı daha çok ortaya çıkmaktadır. Son derece farklılaşmış ve

üstelik hızlı sosyal değişim süreçlerine sahne olan toplumlarda bütünleşme

problemi daha fazla kendini hissettirmekte, bu durumda da dinin toplumsal

bütünleşmeyi sağlayıcı rolü daha önemli hale gelmektedir.

Toplumsal Değişimi Takviye Edici Bir Etken Olarak Din

Tarihte ve günümüzde dinin toplumsal değişimde takviye edici bir etken

olarak rol oynadığı kolayca gözlemlenebilir. Gerek Hıristiyanlıkta, gerek

İslamiyet’te ve gerekse diğer pek çok dinde veya dini oluşumda bu gerçekliği

görmek mümkündür. Dinler, kendilerine karşı olmadıklarını gördükleri durumlarda

değişimi desteklemekte, dindarlar, değişimi ve değişim aktörlerini

takviye etmektedirler.

Batı toplumlarındaki köklü değişimler bağlamında modern kapitalizmin

ortaya çıkıp gelişmesinde Protestanlığın rolü hatırlanabilir. Max Weber’e

göre modern anlamıyla kapitalizmin oluşmasında, Batı’da, Kalvinist, Pietist,

Baptist ve Metodist Protestan çevrelerin yaşayışında beliren püritanizm biçimindeki

bir zahitlik anlayışının etkisi büyük olmuştur


 

Protestanlığın bir şubesi olan Pentekostalizmin Şili ve Peru’nun modernleşme

sürecinde nasıl bir köprü işlevi gördüğü, sosyolojik araştırmalarla

ortaya konulmaktadır. Yine Şinto uyanış hareketinin, Japonya’nın ekonomik

rasyonelleşme döneminde kendini göstermiş olan bir geriye dönüş ve dini

esaslar üzerinde temellenen bir geçmişle buluşma olduğu da söylenebilir.

(Vergin 1985: 10)

Demokratikleşme yönündeki değişimde de dinin takviye edici roller oynayabileceği

söylenebilir ve bu arada Protestanlık örneği zikredilebilir. S.

Martin Lipset, Protestanlığın demokrasiyle pozitif ilişkiler kurduğunu söylemektedir.

Nitekim bazı bilim adamları da Protestan ülkelerin Katolik ülkelere

nazaran demokrasiye daha rahat geçme potansiyelleri olduğunu ileri sürmüşlerdir.

İslam ve Müslüman toplumlar hakkında objektif bir inceleme, tarafsız bir

gözlem de, İslam’ın ve İslamî grupların genelde toplumsal değişimi görece

engellemediğini, tersine takviye ettiğini ortaya koyabilir. Emevîler, Abbasiler,

Selçukçulular ve diğer İslam devlet ve toplumlarında, çeşitli yer ve zamanlarda,

İslam’ın değişimi takviye edici bir etken olduğu görülebilmektedir.

İslam’ın değişimden yana olmayan, gelişimi engelleyen, kalkınmayı

takviye etmeyen bir din olduğu, tersine söz gelimi Hıristiyanlığın dinamik bir

din olduğu ve nitekim İslam’ın fakir ve gelişmemiş toplumların dini olmasına

karşılık Hıristiyanlığın kalkınmış, zengin ülkelerin dini olduğu biçiminde

görüşler olmakla birlikte tarafsız bir tarihsel ve sosyolojik din okumasıyla

bunun doğru olmadığı, gerçekte İslam’ın değişimi takviye eden bir etken

olduğu ve hatta bir sonraki başlık altında üzerinde durulacağı üzere çeşitli

sosyal zemin ve bağlamlarda değişimin temel faktörü olduğu görülür.

Kur’an, Sünnet, İslam’ın tarihsel tecrübesi, günümüzün Müslüman toplumlarının

hayat çizgileri, İslam’ın; sahip kıldığı inanç ve kazandırdığı zihniyet

ve pratiklerle, toplumun gelişmesinde, güç kazanmasında, maddi ve manevi

huzura kavuşmasında, ekonomik kalkınmasında vs., takviye edici roller

üstlendiğini açıkça ortaya koymaktadır.

Gerçekten de İslam toplumları, dinin toplumsal, kültürel ve siyasal

değişimlerde işlev görmesi bakımından az verimli toplumları teşkil etmemektedirler.

İslam’ın, değişimin gerçekleşmesinde, değişimden kaynaklanan

bir takım toplumsal çözülme, bunalım, çekişme veya çatışmaların ifade

edilişinde, çok önemli bir rol üstlendiğinin gözlemlendiği söylenebilir.

Din, toplumsal değişimde çatışma yoluyla da takviye edici bir etken

olabilir. Bilindiği gibi sosyal değişimin en önemli dinamiklerinden biri

çatışmadır. Egemen olanlarla egemenlik altında bulunanlar arasında, bazı

gruplar ve farklı değer sistemleri arasındaki çatışmalar tarihe eşlik etmişlerdir.

Bu nedenle din, daima bütünleştirici bir rol oynamamış, zaman zaman

şiddetli çatışmalara da sebep olmuştur. R. K. Merton, örneğin inanç için

yapılan savaşlar gibi, dinin yıkıcı güçlerine işaret etmiştir. Bazı dini sistemler,

egemenliği kabul ederler; diğer bir kısmı ise, egemenlik altında

bulunanlara, mevcut egemenlik ilişkilerini yıkmanın yüce dini bir görev

olduğuna dair dayanak çerçevesi temin ederler.


 

Toplumsal Değişimin Temel Etkeni Olarak Din

Din, toplumsal değişimi yavaşlatan, engelleyen veya takviye eden bir etken

olabildiği gibi toplumsal değişimin temel etkeni de olabilmektedir. Weber,

dünyayı düşünce ve inançlar yönetmese de, bazı tarihsel durumlarda düşünce

ve inançların toplumsal değişimin yönünü bağımsız olarak etkileyebileceklerini

ileri sürmektedir. Gustave Le Bon’a (1841-1931) göre de inançlar,

insanlık tarihinin en güçlü etkenlerinden biri olup toplumun inançlarında

meydana gelen her değişmeyi büyük toplumsal değişim izler.

Gerçekten de din, bazen sosyal düzeni sağlar, istikrar oluşturur veya

oluşmasına yardım eder, sapma ve anomi durumlarına engel olurken, bazen

de mevcut toplumsal düzeni değiştirmeye yönelik bir hareket meydana

getirerek anomi ve sapmaya neden olabilir ve toplumda bölünüp ayrımlaşmaya,

saflaşmaya, göçe veya devrim denilebilecek köklü yapısal değişimlere

yol açabilir.

Toplumsal değişimin temel etkeni olarak dine İslamiyet bağlamında

bakılacak olursa, görülür ki İslâm, büyük karizmatik önder olarak Hz.

Muhammed’in 23 yıllık peygamberlik döneminde giriştiği hareketle Medine’de

Ashabı ile birlikte inşa ettiği sosyal sistem ve yapıda değişimin temel

etkenidir. Ataların geleneksel dinine ve dünya görüşüne karşı yeni bir ruh,

inanç ve hayat tarzıyla ortaya çıkan İslâm dini, animist ve putperest inanç ve

uygulamaların yer aldığı geleneksel Mekke toplumunda şiddetli tepkilerle

karşılaşmış, ama taraftarlarını bulmakta da gecikmemiştir. Mekke’de putperestlerin

özellikle ileri gelenlerince bu yeni dine ve ona inananlara karşı baskı

ve şiddetle karşılık vermeleri sonucunda İslam Peygamberi ve Ashabı

Medine’ye Hicret etmiş ve İslam orada kök salmıştır. Hicret’i müteakip Hz.

Peygamber’in önderliğinde on yıllık bir mücadele, sadece Hicaz yöresinin

değil, hemen hemen bütün Arabistan’ın yeni dini, sosyo-kültürel, ekonomik

ve siyasal oluşumun nüfuz dairesine girmesi ile sonuçlanmıştır. Bu çerçevede

Arabistan’da çok köklü bir toplumsal değişimin gerçekleştiğini görmekteyiz.

Bu değişim, toplumun dini, sosyal, kültürel, siyasal, ekonomik, ahlakî,

hukuki bütün alanlarında etkili olmuştur. Bu değişime, Kur’an ve Hadislerle

İslam tarihi kaynaklarının da işaret ettiği gibi cahiliye döneminden medeniyet

dönemine; sözlü kültüre dayalı kabile düzeninden kitabî kültüre dayalı

ümmet (toplum) yapısına dayalı şehir medeniyetine bir geçiş demek mümkündür.

Şehir ortamında ortaya çıkan İslâm dini, gittiği her yerde bir şekilde

şehirleşmeyi de hızlandırmıştır. Her ne kadar sosyo-kültürel açıdan İslâmiyet,

Arap kültür atmosferinde ortaya çıkmışsa da, orada önemli değişiklikler

gerçekleştirmiş, en önemlisi topluma Tevhit esasına dayalı yepyeni bir inanç

getirmiş ve yepyeni bir ruh üflemiştir. Görüldüğü üzere İslâm, Hz. Muhammed’in

liderliği altında, Arap toplumunun dini, sosyal, siyasal, kültürel,

ekonomik, edebî, ahlakî vs. yönlerinin yapısal değişiminde temel etken

olarak rol oynamıştır.

İslam dininin, karizmatik bir lider olarak Hz. Muhammed’in vefatını

müteakip ortaya çıkan Raşid Halifeler döneminde de İslam toplumunda toplumsal

değişimin temel etkeni olmaya devam ettiği görülmektedir. Bu

dönemde bir takım önemli iç mücadele ve çatışmalar olmakla birlikte İslam

toplumunun sınırları çok hızlı bir şekilde genişlemeye ve İslam toplumları

başka toplumlarla, Müslüman olan ve olmayan yeni çevrelerin kültürleriyle

karşılaşmaya başlamışlardır.

Daha sonraki dönemlerde ve hatta günümüz dünyasında dahi İslam, çeşitli

olaylarda, değişik yer ve zamanlarda, çeşitli toplumların siyasal, sosyal,

kültürel vb. değişimlerinde, tamamen olmadığı yerlerde de belli düzeylerde,

değişimin temel etkeni olarak işlev görebilmektedir.

Dinin toplumsal değişimin temel etkeni olmasına siz de başka bir örnek

getiriniz.

 

Dinin etkili olduğu din-toplumsal değişim ilişkilerini ele alırken dikkat edilmesi

gereken önemli bir husus, dinin bu şıklardan her birini birbirinden bağımsız

olarak saf bir biçimde gerçekleştirdiği zannına kapılmamaktır. Burada esas

alınan nokta, dinin değişik biçimlerde toplumsal değişim karşısında etkili

olabildiği ve değişik zaman ve zeminde bu biçimlerin biriyle öne çıktığıdır. Din,

bir yönüyle etkili olurken diğer yönleri de büyük ölçüde bünyesinde taşır.

Ayrıca din, bu biçimlerden ikisini veya üçünü bir anda gerçekleştirme imkan ve

potansiyeline de sahiptir. Söz gelimi din, bir toplumda belli bir zamanda bir

yandan değişimi takviye edici bir işlev görürken, aynı zamanda değişime karşı

istikrarı koruyucu bir işlev de görebilir. Doğal olan da budur zaten. Toplumsal

değişimin sağlıklı bir biçimde meydana gelebilmesi, aynı zamanda toplumun

dengesinin bozulmamasına da bağlıdır. Değişimle birlikte toplumun dengesinin

bozulmaması için toplumsal değişimi destekleyen din, aynı zamanda

toplumsal bütünleşme ve denge için bir istikrar işlevi de görebilir. Benzer

biçimde din, örneğin hem muhafazakâr bir tutum sergileyebilir, hem de toplumsal

değişimin başlı başına bir faktörü olarak hizmet görebilir. Buna örnek

olarak ise İslâm tarihinden Medîne toplumunu getirmek mümkündür. Hz.

Muhammed’in liderliğinde kurulan Medine’nin oluşum ve değişim sürecine

bakıldığında, orada dinin hem başlı başına bir değişim faktörü olduğu, hem de

toplumsal bütünleşme etkeni olduğu görülebilmektedir.

Toplumsal Değişimin Etkili Olduğu Toplumsal Değişim-Din

İlişkisi

Dini Olumsuz Yönde Etkileyen Bir Etken Olarak Toplumsal

Değişim

Dinin, toplumsal değişimi olumsuz yönde etkilemesi gibi toplumsal değişim

de dini olumsuz yönde etkileyebilir. Meselâ toplumsal değişim, dinin kendi

içinde çatışma çıkmasına; dindarlar arasında zıtlaşma, kavga, savaş vs. çıkmasına,

dinin toplumsal yapıda zayıflamasına, toplumsal hayatın bazı alanlarından

çekilmesine vs. sebep olabilir. Bu noktada Batı’da Rönesans ile

birlikte gelen değişimle ilişkili olarak ortaya çıkan reform hareketinin Protestanlığı

doğurmasıyla Hıristiyanlığın daha da farklılaşmasını ve farklı zamanlarda

ortaya çıkan dini çatışma ve savaşları örnek vermek mümkündür. Ayrıca

İslam tarihinde özellikle Hz. Osman döneminden itibaren meydana gelen

değişimlerin etkisiyle çeşitli fırkaların, siyasal hareketlerin, isyanların ve

daha sonraki mezhepleşme ve fırkalaşmaların, ayrışma ve parçalanmaların

kendini göstermesi de buna örnek verilebilir.

Bunların dışında genel olarak bir toplumda yeni dinin ortaya çıkması ve

yayılması, eski dini olumsuz etkiler. Buna göre yeni dinle toplumun yapısında

meydana gelen değişimin, eski dini ve dini yapıyı görece olumsuz

etkileyeceği açıktır. Örneğin Hıristiyanlığın Roma’da ortaya çıkması oradaki

paganizmi ve diğer inanç biçimlerini veya Mekke’de İslamiyet’in yayılması

oradaki putperestlik ve diğer inançları, o putperestlik ve diğer inançlar açısından

olumsuz etkilemiştir.

Dinin olumsuz olarak etkilendiği toplumsal değişim-din ilişkisine en iyi

örneklerden biri, çağdaş dünyada modernleşme ve sekülerleşmenin dini

olumsuz yönde etkilemesi olarak tespit edilebilir. Bu bağlamda geleneksel

yapıdan modern yapıya doğru yönelen toplumlarda, özellikle modern sanayi

toplumlarında, yeni ve modern değerlerin, seküler dünya görüşü ve zihniyetlerin,

geleneksel ve kurumlaşmış dini yapılar, formlar, inançlar, örf ve

adetler, norm ve değerler için olumsuz bir durum ortaya çıkardığı söylenebi95

lir. Fakat bu noktada acaba bu olumsuzluğun, modernlik ve modernleşmenin

ve ona bağlı olarak sekülerleşmenin dini gerilettiği, yani sosyal hayatın çoğu

alanlarından uzaklaştırdığı biçimindeki bir yaklaşımı doğrulayacak düzeyde

olduğu savunulabilir mi? Bilindiği gibi böyle bir görüş var ve o görüşe

sekülerleşme teorisi denilmektedir.

Emile Durkheim ve Max Weber gibi bazı sosyologların çalışmalarında

egemen olan bakış, modern toplumda dinin çöküşünü beraberinde getiren bir

dünyevileşmenin, bir dindışılaşmanın varlığı düşüncesine dayanmaktadır.

Weber tarafından kuramsal olarak ortaya konulan ve E. Troeltsch tarafından

da yaygınlaştırılan, sekülerleşme teorisi, gittikçe dinin sosyal hayattan

uzaklaşacağı varsayımı üzerine kuruludur. Dini veya din-toplum ilişkilerini

evrimci ilerlemeci modernleşmeci bakış açısından ele alan sosyologların

çoğu, dinin belirli bir toplumda gerilememesi ve toplumdaki etkinliğini hala

sürdürmesini, sosyal ve siyasal gelişmenin veya modernleşmenin başarısızlığına

işaret olarak değerlendirmektedirler. Bu bakış açısına göre bir toplum ne

kadar modern ise o kadar sekülerdir; modernleşmenin düzeyi ne kadar

yüksekse sekülerleşmenin düzeyi de o kadar yüksektir. Bu yaklaşım, “ne

kadar modernleşme, o kadar sekülerleşme” olarak özetlenebilir.

Dünyanın gittikçe sekülerleşmekte olduğunu; dinin sekülerleşme

karşısında gerilere itildiğini, kamusal alandan uzaklaşmakta olduğunu ve dinin

toplumsal etkinlik alanlarının daraldığını ileri süren sekülerleşme teorisi,

sosyologlar ve din sosyologları tarafından tartışılmış ve bazı sosyologlar

tarafından kabul görürken, bazıları tarafından da toplumsal gerçeklikle uyuşmadığı

gerekçesiyle reddedilmiştir. Gerçekten de modernleşmeyle birlikte

zorunlu olarak sekülerleşmenin dini gerileteceği veya krize sokacağı biçimindeki

tez, modernleşmeyle birlikte dinin ve dindarlığın pek çok toplumda

gerilemenin tersine güçlü bir biçimde varlık göstermesi, dünyanın pek çok

coğrafyasında dine meşrûiyet aracı olarak çokça başvurulması ve pek çok

yerde dinsel canlanmaların var olması gerçeğiyle yanlışlanmaktadır. Günümüzde

modernliğin veya sanayileşmenin zirvesine çıkmış olan, bilim ve

teknoloji açısından çok güçlü olan toplumlarda dahi, modernleşme ve

sekülerleşme teorilerinin iddialarının tersine modernleşme ile din ya da bilim

ve teknolojik gelişim ile din arasında her zaman ters orantılı bir ilişki

olmayıp, tersine dinde, dinsellikte artış da gözlenebilmekte, dine dönüşler

görülebilmekte ve dini canlanmalar meydana gelebilmektedir. Modernlik ve

modernleşme söz konusu olduğunda, çoklu modernlik ve modernleşme

yaklaşımıyla, her toplumun kendi şartlarına göre kendi modernlik ve

modernleşme serüveni olduğu gerçeğinin göz önünde tutulması, konunun

daha doğru tespiti ve anlaşılmasını sağlar. Farklı modernlik ve modernleşmeler

olduğu kabul edilirse, modernliğin geçerli olduğu veya modernleşen

her toplumda sekülerleşmenin de etkili olacağı ve dini toplum sahnesinden

gerileteceği ya da kaldıracağı biçiminde bir yaklaşımın doğru olmadığı

anlaşılır. Bir toplumda, modernlik sekülerlik ve sekülerleşmeyi getirebilir,

ama başka bir toplumda getirmeyebilir veya sekülerleşmenin bir toplumdaki

etkisi ile başka bir toplumdaki etkisi aynı olmaz.

Nitekim birçok sosyolog, düz çizgili bir modernleşme ve sekülerleşme

teorisine karşı çıkmakta ve onun olayı tüm genişlik ve çeşitliliği içerisinde

dünya ölçüsünde açıklamaya yeterli olmadığını ifade etmektedirler. Çünkü

genelde Batı, özellikle Avrupa toplumlarında belli düzeylerde gerçekleşen

modernleşme ve sekülerleşmeye karşılık öteki toplumlar belli bir değişim

sürecine girmiş olsalar bile yine de onların sekülerleşmesi ile dinin gerilere

çekilmesinden söz etmek pek gerçeğe uygun düşmemektedir. Kaldı ki bizzat

Batı için dahi bu tartışmalıdır.

 

Dini Olumlu Yönde Etkileyen Bir Etken Olarak Toplumsal

Değişim

Dini olumsuz yönde etkileyen sosyal değişimin yanında bir de dini olumlu

yönde etkileyen sosyal değişimden söz etmek mümkündür.

Bazen toplumda, toplumun yapısında öyle bir değişim gerçekleşir ki bu

değişim, dinin lehine işlevsel olabilir. Bu bağlamda geçmişten örnek vermek

gerekirse, örneğin Konfüçyanizmin ortaya çıkıp yerleşmesi, Çin’de hızlı bir

sosyal değişim, düzensizlik ve çatışma döneminde olmuştur. Yine felsefî

Brahmanizm ve Budizm’in başlangıçları, Hindistan’da birçok iç çekişmelerin,

Arilerle yerli halk arasındaki çatışmaların, feodal savaşların ve Brahmanlarla

Kşatriyaların sosyal nüfuz mücadelelerinin şiddetlendiği zamanlara

rastlamaktadır. Benzer bir biçimde İkinci Dünya Savaşı sonrasında Batı’da ve

dünyanın değişik coğrafyalarında yaşayan toplumlarda meydana gelen bir

takım değişimlerin, bir dini canlanmaya sebebiyet vermesini örnek olarak

zikretmek mümkündür.

Dini olumlu yönde etkileyen bir etken olarak toplumsal değişime bir

örnek de, Sovyetler Birliği bağlamında getirilebilir. Sovyetlerde ateizm temelli,

din-dışı ve dine karşıt bir biçimde gerçekleştirilmeye çalışılan

modernleşme, bazen dinin zayıflamasını beraberinde getirmişse de bazen de

özellikle onunla mücadele etme temelinde dinin güçlenmesine sebep olmuştur.

Bunun en azından Müslümanlarla ilgili olarak doğru olduğu söylenebilir.

Yine Sovyetlerin dağılmasıyla birlikte Türk Cumhuriyetlerinin bağımsızlıklarına

kavuşmaları yönünde kendini gösteren değişim de, İslamî canlanmada

etkili olmuştur. Ayrıca denilebilir ki Orta Asya Türk Cumhuriyetlerinin

bağımsızlıklarını elde etmeleriyle birlikte yüz yüze geldikleri yeni konum da,

hem seçkinler planında hem de halk kitleleri planında, özellikle de kimlik

oluşumu noktasında İslamiyet’e yönelişte önemli bir etken olmuştur.

Şu hâlde klasik modernleşme teorilerinin iddia ettiği gibi modernleşmeyle

doğru orantılı olarak mutlaka sekülerleşme gerçekleşmez ve dolayısıyla din

gerilemez veya çökmez. Hatta tersine modernleşme, dinin canlanmasında,

insanların dine sarılmalarında belirleyici bir unsur da olabilmektedir. Yukarıda

verilen örneklerde bu durumu gözlemlemek mümkündür. O hâlde modernleşmeyle

birlikte dünyevileşmenin gittikçe güçlü bir biçimde varlık

göstereceği ve dinin sosyal hayattan gerileyeceği biçimindeki tez veya teori

sorgulanmalı ve bu teoriye ihtiyatla yaklaşılmalıdır.

Dinin toplumsal değişimden olumlu etkilenmesine bir örnek de, demografya,

göç ve şehirleşme ile kendini gösteren değişimin, Türkiye’de ve Ortadoğu’da

dindarlaşma, cemaatleşme, dini örgütlenme, dini gruplaşma,

yönünde etkili oluşudur.

Toplumsal değişimin dini olumlu etkilemesine önemli bir örnek de,

modern toplumlarda ortaya çıkan yeni dini hareketlerdir. Modernite geleneksel

toplum yapısı ve düzeninde köklü değişimleri beraberinde getirdiği

gibi, bu değişimler de toplumların alışılagelmiş dini yaşantılarında çok köklü

değişiklik ve gelişimlere sebep olmuş veya kaynaklık etmişlerdir. Bu gelişimler

içindeki önemli olgulardan biri, yeni dini hareketler biçiminde kendini

göstermiştir. 19. yüzyılın başlarından itibaren yeni dini hareketler diye

adlandırılan bir takım yeni dini grup, cemaat, akım, hareket ve oluşumlar

ortaya çıkmaya başlamışlardır. Bu olgu ve sürecin en kayda değer gelişimi

ise, özellikle 20. yüzyılda olmuştur. Nitekim bu konunun bilim literatürüne

 

girişi ve bu çerçevede kendilerine yeni dini hareketler denilen cemaat, grup

ve oluşumlar üzerine sosyolojik incelemeler veya yeni dini hareketlerin

sosyolojisi de bu yüzyılda kayda değer bir gelişme göstermiştir.

Esasen yeni dinsel hareketlerin doğuşu, sekülerleşme süreciyle de ilgili

bir durumdur. Batı’nın Hıristiyan kolektif bilinci, ayrılıp dağılıyordu. Çoğulculuk,

onun objektifliğini zayıflatmış, toplumsal düzeyde Hıristiyan dinlerinin

yavaşça görülüp idrak edilen faydasız karakteri -ki buna statü ve güç

kaybı eşlik etmiştir- ekzotik dinlerin dinsel pazardaki pozisyonlarını geliştirmelerine

izin vermişti. Unification Church, the Family veya Iskcon (Krishna

Consciousness) gibi bazı dinsel hareketler, Tanrı’yı geri getirip aile, ekonomi

ve hatta politikaya dâhil ederek dünyayı ve kurumlarını yeniden kutsallaştırmak

istemişlerdir. Wallis onları dünyayı reddeden yeni dinler olarak isimlendirmektedir.

Fakat büyük çoğunluk, başka bir tipten olup onlar dünyayı

onaylayanlardır. (Dobbelaere 1998: 454).

Yeni dini hareketlere dikkatli bir bakışla, onların küresel bir olgu olarak

kendilerini bize takdim ettikleri görülebilir. Aslında bu hareket veya oluşumların

birçoğu, yerel veya mahalli birer fenomen olarak görünmektedirler.

Genellikle onlar çoğulcu yapıya sahip ve hızlı değişim içindeki toplumlarda

çok büyük bir gelişim göstermişlerdir. Onlar, kendi mahallerinde, kendi

toplumlarında resmî dini bir cemaat hüviyetini de elde etmişlerdir. Örneğin

Endonezya ve Nijerya’da birçok yeni dini cemaat, hareket, grup ve oluşumların

büyük çoğunluğunun durumunun böyle olduğu söylenebilir. Öyle ki

Endonezya’da 60 milyon kişinin bu şekilde ortaya çıkan yerel yeni dini

harekete mensup olduğu gözlemlenmektedir. Vietnam’da ise Cao Dai ve Hoa

Hao adlı yeni dini hareketlerin beş milyondan fazla mensubu bulunmaktadır.

Buna karşılık, öteki bir kısım yeni dini hareket ve oluşumlar, menşeî mahallerinin

çok ötesinde dünya çapında bir yaygınlık ve gelişim göstermişlerdir.

Şunu da belirtmelidir ki, yeni dini hareketler, bir yönüyle dini canlanmaya

işaret ederken, bir yönüyle de ana dini grup ve yapılar için tehdit unsuru

olabilmektedir. Çünkü bunların toplumda, hata küresel ölçekte bütün dünyada

çoğalıp büyümeleri, ana dini bünyeden kopmalara, ana dini grupla rekabet

ve çatışmalara ve dolayısıyla toplumda ayrışmalara, gerginliklere, huzursuzluklara

vs. yol açabilir.

 

Toplumsal Değişimle Birlikte Dinin Değişimi

Toplumsal kurumlar ve fenomenler olarak dinler de değişim geçirir. Toplumun

değişiminden ve toplumsal değişimden bahsedilebiliyorsa, bir toplumsal

olgu ve kurum olarak dinin değişiminden de bahsedilebilir.

Zamanla toplumun bünyesinde meydana gelen değişimle birlikte dinin

değişimi maddesi, dinin toplumsal değişimden olumlu veya olumsuz yönde

etkilenmesi maddesinden ayrı bir durumdur. Toplumsal değişimle birlikte

dinin değişiminden kast edilen, zaman içinde değişen sosyal şartlar ve toplumun

yeni ihtiyaçları karşısında dinin kendini yenileyerek değiştirmesi, yeni

bir yorumla, yeni bir hukuk anlayışıyla vb. ortaya çıkmasıdır. Burada

toplumsal değişimin dine doğrudan değil de dolaylı bir etkisi mevcuttur. Şu

hâlde denilebilir ki dinlerin değişimi ifadesinden kast edilen, dinlerin toplumsal

değişimden doğrudan doğruya etkilenmesi değil, toplumsal değişimi,

toplumun farklı özelliklerini, çağı, çağın özelliklerini, kültürel yapıyı, farklı

toplum tiplerini dikkate alarak kendini değiştirmesi, yenilemesi, tabir caizse o

topluma uygun/uyumlu hale getirmesi, o topluma sunacak biçime sokmasıdır.

98

Toplumsal değişim, toplumun değişimi, değişik toplumsal evrenlerle

karşılaşma, farklı toplumlara hitap etme gibi olaylar, dinin kendisinin değişimini

de gündeme getirebilmektedir. Budizm örneğinde de bu anlamda bir din

değişiminden söz edilebilir. Budizm, doğum yeri olan Hindistan’ın sınırları

dışına taşarak Çin’e, Tibet’e ve Japonya’ya ulaştığı andan itibaren, karşılaştığı

yeni kültürlere adaptasyonun tipik örneklerini sunmuştur. Çin Budizmi,

Lamaizm ve Zen Budizmi gibi Budist oluşumlar, bu şekilde doğmuşlardır. O

hâlde denilebilir ki bütün sosyal tezahürler gibi dinler de değişime maruz kalmaktadırlar.

Bu bağlamda Konstantin dönemi Hıristiyanlığı, yakınçağ Katolikliği

ile ve yakınçağ Katolikliği de İkinci Vatikan Konsili’nin Katolik kilisesiyle

aynı görülemez. (Kehrer 1998: 96)

Din veya dinin bir yorumu, zamanla ve sosyal durumlara göre genel olarak

aynı çizgi üzerinde bir değişime uğrayacağı gibi, birden fazla kollara,

hem de birbirinden çok farklı kollara ayrılabilir bir biçimde değişim geçirebilir.

Yukarıdaki örnek birinciye, Protestanlığın doğuşu veya daha farklı sivil

dinler, kültler, denominasyonların vb. ortaya çıkışı ise ikinciye örnek verilebilir.

Buna İslamiyet bağlamında da örnek getirmek mümkündür. İslam’ın

tarihsel pratiğinde genel olarak bir tecdit anlayışı ve hareketi mevcut olup her

çağda bir müceddidin ortaya çıkarak dini yeniden ele alması ve dine bir dinamizm

kazandırması anlayışı söz konusudur. Ayrıca zamanla İslam’ın çeşitli

kollara ayrılması ve bu kolların içinde de alt kollara ayrılması gibi bir durumun

olduğu bilinmektedir. Mezhepler ve bunların alt ayrımları, İslam tarihi

ve toplumlarında dini değişimin de var olduğunu göstermektedir.

Sosyal değişimle birlikte dinin değişiminin, hukuk üzerinde yansımaları

kolaylıkla görülebilir. Gerçekten de sosyal değişimle birlikte dinler, hukukî

yönleri üzerinde bir takım iradî değişimler gerçekleştirmektedirler. Değişimle

birlikte din, kendini yeniden gözden geçirmekte, hukukî veya fıkhî hüküm ve

kurallarının bir kısmını değiştirmekte ve bu da dine bir canlılık, bir yenilik ve

toplumsal ihtiyaçlara cevap verebilecek bir esneklik getirmektedir. Söz

gelimi İslam hukukunda kabul edilen “Ezmânın teğayyürü ile ahkâmın

teğayyürü” (Zamanın değişmesi ile hükümlerin değişmesi) (Mecelle) prensibi,

bu durumu ifade etmektedir.

Toplumsal değişimle birlikte dinin değişiminde etkili olan önemli

faktörlerden biri, mevcut dine, din anlayışına veya dinin yaşanış biçimine

yapılan itirazdır. Sosyal hayatta, sosyal kurumlarda, toplumsal yapıda meydana

gelen değişimle; karizmanın rutinizasyonu (sıradanlaşması) ve buna

bağlı olarak kurumsallaşma, gelenekselleşme, hiyerarşik ve bürokratik yapıların

oluşmasıyla birlikte, özellikle de din önderinin, karizmatik liderin ve

onun yakın dostlarının ölümünden sonra dini topluluk içinde bir düşünsel

farklılaşma ortaya çıkmakta ve bu farklılaşma bir itiraz, protesto, isyan vb. ile

birlikte gerçekleşmektedir. Bu itiraz, isyan vs. ile dinler, bir takım kollara,

mezheplere, fırkalara, sektlere, denominasyonlara, cemaatlere, kilise içinde

kiliselere vb. ayrılmaktadırlar.

Son çözümlemede toplumsal değişimle birlikte dinin değiştiği, kendini

değiştirdiği veya değiştirmeye çalıştığı, kendini yenileyebildiği tarihsel ve

sosyal bir realite olarak karşımıza çıkmaktadır.