SAİNT SİMON Hayatı

PAYLAŞ

SAİNT SİMON
1760 – 1825

 

Paint-Simon’u bir çok kimseler, haklı olarak çeşitli şekil­lerde tanıtmışlardır: «Güçlenen burjuvaziyi en ideal ve en par­lak şekliyle önceden görebilip anlatan adam», «planlı bir sa­nayi toplumlunun habercisi», «teşkilatlar çağı»nın filozofu, «to­taliter hükümetlerin habercisi» ve nihayet «hayalci (ütopik» bir sosyalisv gibi.

Engels’de ondan bahsederken «Hegel»le birlikte çağının en «ansiklopedik zekası»na sahip olduğunu ve daha sonraki sosyalist düşüncelerin çoğunun onun eserlerinde çekirdek fi­kirler olarak bulunduğunu söyler. Tanınmış Fransız iktisatçısı ve teknokrat, François Perroux’da «çağımızda hepimiz az çok Saint-Simoncu olduk: çünkü görüyoruz ki, elitlerini yenileyen bir teşkilat şekli, toplumu tahrip etmeyen bir sanayi; sanayii tahrip etmeyen bir toplum ve insanı tayrip etmeyen bir sanayi ile toplum arayışı sürdükçe Saint-Simon’un fikirleri hep geçerli olacaktır» diyor, ve devam ediyor: «Saint-Simon ve onun taraf­tarları dini iştiyaklarla, sanayiciliği gayet ahenkli bir şekilde telif edebilmişlerdir», Emil Durkheim ise pozitivizmin ve sosyo­lojinin kurucusu ciarak Comte’ı değil; Saint-Simon’u görüyor­du. Durkheim’a göre: «onunki kadar sağlam ve mümbit gözlem­lere dayanan çok az doktrin bulunabilirdi. Bu doktrin şu üç istikamete doğru yöneliyordu:

1) Müspet bilimlerin metotlarını sosyal bilimlere uygula­mak (ki sosyoloji ve tarihçi metod bu düşünceden filizlenmiş­tir,) 2) Dini Duyguları yeniden canlandırma ve, 3) Sosyalist düşünce.

Claude, Henri, Comte de Saint-Simon, yarıdan fazla deli olup, müridlerinin kendisine sonradan atfettikleri kadar efsane­vî ve tuhaf bir hayat yaşamıştı. Kendisinin de sağlığında be­nimsediği ve yazdığı bir söylentiye göre Saint-Simon Charleg- magne’ın soyundandı. Nitekim -rivayete bakılırsa- Fransız ih­tilâlinin o korkunç günlerinde Saint-Simon hapiste iken birden önünde Charlegmagne belirir ve ona «Dünya kurulalı beri hiç bir aile hem bir kahraman, hem de üstün bir filozof yetiştirme şerefine bir arada nail olmadı. Senin filozof olarak başarın be­nim asker ve devlet adamı olarak başardıklarıma denktir oğ­lum.» der. Yine rivayete göre Saint-Simon ünlü matematikçi d’Alembert tarafından eğitilmişti. Hizmetçisi Saint-Simon’u her gün «Kalkınız beyim kalkınız: büyük işler sizi bekliyor» diye uyandırırdı. Saint-Simon’un Madam de Stael’e yaptığı evlen­me teklifi de çek enteresandır. Saint-Simon bir gün Madam de Stael’e gider ve «Hanımefendi siz bu dünyanın en olağan­üstü kadınısınız, ben de en olağanüstü erkeği; hiç şüpheniz olmasın ki ikimiz daha da olağanüstü bir çocuk yaparız» der.

Müritleri, Saint-Simon’un gençlik çağını dört şekilde ya­şadığını söylerler: «Yedi yılını maddi imkânları elde etmek ve çoğaltmak için yaşadı, yedi yılını İlmî malzemeleri toplamak için geçirdi. On yılını, felsefeyi yenileştirmek için harcadı; on yılını da politikayı yenileştirmek için.» Ömrünün son yıllarını yeni bir din, «yeni Hristiyanlık», kurmak için geçirdi ama, bu işi öyle pek te istekli bir şekilde yapmadı. Onu takip edenler, ölümünden sonra özel terimleri, özel tayin ve törenleri olan mistik ve romantik bir mezhep meydana getirdiler.

 

Saint Simon hep akılcı, rasyonelist kaldı. Aydınlık çağın çocuğuydu o. ömrü boyunca topiumu ve fikirleri yeni baştan inşa etmeye çalışan bir filozof olarak yaşadı.

Asil bir ailenin çocuğu olarak 1760 yılında doğan Saint- Simon (büyük amcası XIV, Louis’in Saray Vak’a nüvisi idi) Amerikan ihtilâlinde savaşmış ve oradan babasına yazdığı mektupta «düşüncelerim biraz daha durulunca kendimi, ideal olarak benimsemiş, olduğum insanlığa faydalı bir ilim çalış­masına adayacağım» demişti. Barıştan sonra Meksika umumi valisini Nikaragua’da Atlas Okyanusu ile Büyük Okyanusu bir­leştirecek bir kanal açmaya teşvik etmiş; sonra Ispanya’da Madrid’i denizle birleştirecek bir proje üzerinde çalışmıştı. Fransız ihtilâli patlak verince bütün asilzade ünvanlarından vazgeçtiğini bildirmiş (akrabaları yurt dışına kaçmışlardı); İh­tilâle yakınlık ifade eden beyanlarda bulunmuştu. Buna rağ­men (yanlışlıkla) tutuklanmış ve dokuz ay hapis yatmıştı.

İhtilâl yıllarında hızlı bir şekilde arsa emlakçiliği yapmıştı. Denebilir ki ihtilâlin en hızlı arsa spekülasyoncusu olmuş; Di­rektörler döneminde yirmi hizmetçi ve tanınmış bir ahçıbaşı tutarak oldukça lüks bir hayat sürmeye başlamıştı. Bu lüks ha­yat ve bazı yanlış iş teşebbüsleri sonucu ortağı ile kavga e- dip ayrılınca kendini İlmî eğitime vermiş ve etrafına ilim adam­ları ile sanatkârları toplamıştı. Daha sonra Ecole Polytechni- que’in karşısında bir ev tutmuş ve ünlü fizikçilerle, matema­tikçilerle yemek ziyafetleri vermeye başlamıştı. Bir süre son­ra da Ecole de Mödicin’in karşısında ev tutmuş bu defa da aynı usulle Fizyoloji tahsil etmişti. Bu arada Ingiltere ve Al- marya’ya seyahatlerde bulunarak eğitimini (kendi düşünce­sine göre) tamamlamıştı.

Hayatının geri kalan kısmını gitikçe artan bir yokluk ve fakirlik içinde yazarak geçirmiştir. 1803 ile 1813 yılları, top­lumu yeniden düzenleyebilmenin ilk şartı olan entellektüel bir ortamı hazırlamak düşüncesi ve endişesi ile geçen yıllar­dı. Ona göre ilk iş, bazen felsefe, bazen din dediği «bilimlerin genel bir teorisi»ni geliştirmekti. Bununla, insan ve toplum bi­limlerini de ihtiva edecek bütünleşmiş bir İlmî bilgiler sistemini kastediyordu. Saint-Simon’a göre teşkilatlar, fiile dönüş­türülmüş fikirlerdi ve «her toplum düzeni belli bir felsefe sis­teminin tatbikinden başka bir şey değildi. Dolayısıyla yeni bir felsefe sistemini meydana getirmeden, yeni bir rejimi yerleş­tirmeye kalkmak imkânsız bir şeydi.» Bu sebeple, «AvrupalI milletlerin içinde bulundukları kriz, mütecanis olmıyan genel fikirlerden kaynaklanıyordu. Aydınlık çağı aksettirecek yeni bir teori geliştirildiğinde, toplumda yeniden bir nizam sağla­nacak, bütün Avrupa milletleri için uygun düşecek bir mües­sese kurulacak, ve günün bilgileriyle mücehhez bir ruhbanlar sınıfı halkın ve kralın arzu ve ihtiraslarını gemleyerek Avru­pa’ya barışı getirecekti.»

Ne var ki Saint-Simon’un o yıllarda söyledikleri sağır ku­laklar tarafından duyulmadı. İlim adamları Saint-Simon’u cid­diye almadılar. «Öyle bir fikir seçin ki diğer bütün düşünceler o fikirle irtibatlandırılabilsin ve ondan bir takım kaidelerle so­nuçlar çıkartabilsin. O zaman bir felsefeniz olmuş olur. Bu felsefe, hiç şüphesiz yer çekimi kanunu esasına dayandırılmış olunacaktır; dolayısıyla, sizin bütün çalışmalarınız o andan itibaren sistematik bir karakter kazanmış olacaktır» dediği za­man ise gülüp geçiyorlardı. Ne etrafındaki ilim adamları; ne de, sık sık müracaat ettiği 1. Napolyon, onun «Newton dini» ve bilginlerden, sanatkârlardan, artistlerden, hür düşünceli kimselerle, onlarla beraber düşünülecek mülk sahipleri, ban­kerler ve sanayicilerden kurulacak entellektüel seçkinler oluş­turma düşüncesini mühimsemediler.

1805 te bütün mal varlığını tüketti. Geçici bir süre için ya­zıcı olarak çalıştı ve eski hizmetçilerinden birinin evinde ya­şamak zorunda kaldı. Uzun bir süre hastalık ve yoksulluk için­de yaşadı fakat Napolyon’un iktidarı kaybetmesiyle birlikte durumu da düzelmeye başladı. Nitekim ilerde tarihçi olarak ün yapacak Agustin Thierry’yi sekreter olarak yanında çalış­tırdı. 1817 yılında August Comte sekreteri oldu. Bu parlak ze­kalı genç, Saint-Simon’un o mebzul (bereketli) ve çoşkun fi­kirlerine bir mütecânislik kazandırdı. Fransız krallığının yeni­den ihdası üzerine dikkatlerini tamamen sınai ve ticari burju­vaziye çevirdi onlara hitaben yayınladığı bir yığın mecmua ve risalelerle toplumun yeniden düzenlenmesi konusunu işledi. İlgi alanı tabiî ilimlerden tamamen ekonomiye ve politikaya kaydı.

Başlangıçta, sanayiin önceliğini savunduğu ve hükümetin müdahalesine karşı olduğu için kapitalistler, liberaller ve bil­hassa banker aristokratlar onu desteklediler. Fakat L’industrie dergisinin cildinde krallığı hafifçe tenkit konusu etmesi üze­rine bu çevreler abonmanlarını iptal ettiler. Bu yüzden mahke­meye verildiyse de, beraat etti ve daha da ün sağladı. Saint- Simon ve Comte dergilerini yayınlamaya devam ettiler. En çok üzerinde durdukları, şekillenmekte olan sanayi toplumunun özellikleri idi. Bu arada «sanayi sınıfı»nın doğmasını teşvik ve tavsiye ediyorlar ve burjuva liderlerinin de eski dini-feodai dü­zeni yıkarak böyle bir sınıfı oluşturmaya çalışmalarını istiyor­lardı.

Fikirleri destek bulmayınca ani bir moral çöküntüsü ile 1&23 te intihara kalkıştı, ama kurtuldu ve iki yıl daha yaşadı. Bu son yıllarda, dinin, sanayi toplumu üzerinde ki tesirleri ve işçi sınıfının durumu ile ilgilenmeye başladı. Saint-Simon bu son yıllarda Comte ile kavgaya tutuştu. Comte fikir ve düşün­celerinin çoğunu ona borçlu olmasına rağmen bu gerçeği, in­kâr etmiş ve Saint-Simon’u «müfsit bir hokkabaz» olarak nite­lendirmişti. 1&25 yılında öldü. Ve hemen akabinde ilâhlaştırıı.

Saint-Simon’un en önemli fikirleri Restorasyon dönemin­de ifadesini buldu. Her ne kadar hayatı boyunca yaptığı ça­lışmalar bir bütünlük gösteriyorsa da özellikle sanayi toplu­munun bariz hususiyetleri hakkında ki fikirleri onun dehasını ispatlamaktadır. Nitekim bu fikirleridir ki onu, sadece sosyolo­jinin ve sosyalizmin kurucusu değil, aynı zamanda hayırsever kapitalizmin, planlamanın ve teknokrasinin de kurucusu kıl­maktadır. Düşüncelerindeki bütünlüğün ve asgari müşterekli­ğin istinat noktası sosyal düzeni korumanın ve sosyal değiş­meyi harekete geçirmenin öncelik verilmesi gereken husus­lar olduğuna dair inancıydı. Onun felsefe ve ilim karışımı fik­rî inşaları, kendi kendini eğiten bir kimsenin sistemleştirme hünerini yansıtıyordu. Bu yüzden olsa gerek, ilim adamları, belki de haklı olarak, ona gereken önemi vermiyorlardı. Hal­buki sosyal bilimleri (ki o buna sosyal fizyoloji diyordu) tabii bilimler siteminde birleştirip, bütünleştirme düşüncesi Comte kanalıyla, sosyolojinin daha sonraki gelişmesini etkiliyecek ka­dar tarihi bir önem taşıyordu. Durkheim’in söylediği gibi Saint-Simon’la birlikte «sosyal hayatın kanunu hakkında yeni bir telâkki belirdi… O, bu hususta bir formül bulmaya çalışan ilk insandı. İnsan topluluklarının yani toplumun bir gerçek ve kendine mahsusu olduğunu… ve tabiattaki diğer topluluklar­dan -aynı determinizme tabi olmakla beraber- farklı bulundu­ğunu o ifade etmişti».

Saint-Simon’un başlama noktası Fransız ihtilâlinin aka­binde ki Fransa ve Avrupa’nın durumu ile ilgili sezgileriydi. O- nun ifadesiyle «Fransız halkının geçirmekte olduğu kıyam öy­lesine bir duruma yol açmış bulunuyor ki, milletin fertleri ara­sındaki mevcut münasebet şekilleri altüst olmakta; anarşi doğ­makta ve bütün bunlar en cahil bir vatandaşta bile düzeni ye­niden kurma arzusunu körüklemektedir.» Dolayısıyla asıl me­sele «toplumun eski poiitik sisteminin çöküşünden,» «yeni»nin tam olarak tesisine geçinceye kadar maruz kalacağı ızdırabı azaltmak ve ortadan kaldırmaktır.»

Bu tespit, zamanının karşı-devrimci düşünürleri ile, teok­ratik ve romantik her türlü akımların paylaştığı bir tespitti. Fa­kat Saint-Simon, onlardan farklı olarak, toplumdaki faal yeni kuvvetleri ve toplum bütünleşmesinin yeni temellerini seziyor ve ihtilâlden bu yana «dinî ve feodal kuvvetler toplumu bera­ber tutacak ne güce, ne de itibara sahiptiler» diyordu. Ve ilâve ediyordu: «toplumu bir arada tutacak bu zaruri ve organik ba­ğı temin edecek fikri nerede bulacağız? Tabii ki, sanayi fik­rinde. İhtilâlin nihayetini ve emniyetimizi ancak bunda bula­biliriz. Düşüncelerimizin ve gayretimizin tek maksadı sanayie en müsait olan teşkilâtlanma tarzını tesis etmek olmalıdır.

Buradaki sanayi kavramıyla Saint-Simon «ister teorik, is­terse pratik olsun; zihnî veyahut emek mahsulü her türlü fay­dalı faaliyet»i kast ediyordu. O’na göre insan, üreten bir yaratıktı. Nitekim biraz elerin düşünenler için politika, üretme bi­liminden başka bir şey değildi. Bu sebepledir ki, o güne ka­dar ki toplumlar hep insan tabiatına ters düşmüşlerdi. An­cak geleceğin toplumu ilk defa olarak insanı tatmin edecek böyle bir özelliğe sahip olacaktı. (Saint-Simon’un ölüm döşe­ğinde söyledikleri son sözleri: hayatımın en aslî çalışması, toplumun bütün fertlerine melekelerini geliştirebilecek bir im­kânı, sağlamak yönünde olmuştur). Saint-Simon’a göre dünya tarihi (aslında buna Avrupa tarihi demek lâzım, çünkü Saint- Simon’da Hegel gibi etnosentrik olup, dünya’yı Avrupa telâkki ediyordu). «Modern sanayii’n ön şartlarını geliştirme tarihi idi. Değişmenin motoru (muharikki) ise üretici olan sınıflar ile ü- retici olmıyan sınıflar arasındaki çatışma idi.

Organik dönemler (yani toplumsal ve siyasal müessese- lerin medeniyetle ahenk sağladığı ortam) kritik dönemlere ye­rini bırakmıştı. Bu kritik dönemler geçici olmakla beraber ça­tışmaların ve tahrip edici tenkitlerin karakterize ettiği dönem­lerdi. Son organik dönem «feodal-dini sistem»in hüküm sür­düğü dönem olup olgunluğa onbirinci ve onikînci yüzyıllarda ulaşmıştı. Ama çöküş emareleri de işte yine bu yüzyıllarda gö­rülmeye başlanmıştı. İnsan zihni ve zekâsı umumî bir ihtilâle doğru iki kaynaktan hareket etmişti. Birincisi felsefî kaynak idi ki bu, Arapların Avrupa’ya tecrübî ilimleri tanıtması ile başlamıştı. İkincisi siyasi idi ki, bu da şehirlerin daha hür ve serbest bir yapıya kavuşmaları ile başlamıştı. Şimdiki geçiş dönemi tam bir kriz noktasına varmış bulunuyor.

Ortaçağın çöküşü ile beraber, liderliği asalak ve üretken olmayan hukukçularla metafizikçiler ellerine aldılar ki, bun­lar, Fransız ihtilâlini aldatıcı ve lüzumsuz ‘hürriyet’ ve ‘insan hakları’ sloganları ile harcadılar. Halbuki yapılması gereken şey tacirlerden, bankerlerden, mühendislerden, üretken esnaf­la, işçilerden meydana gelecek mütecanis bir sanayi sınıfını teşkil edip ‘üretken olmıyan’ sınıfların idaresine son vermekti.

Saint-Simon modern bir toplum için sanayicilerin (indus- trial) fonksiyonel lüzumu ve üretken olmıyanlarla, aylak ve serserilerin lüzumsuzluğu hakkındaki teorisini bir misalle şöy-

 

İe anlatıyor: farzediniz ki Fransa, önde gelen ilim adamların­dan, sanatkârlarından, mühendislerinden, bankerlerinden, mü­teşebbislerinden, çiftçilerinden ve çeşitli meslek erbabından üç binini aniden kaybetti. Ülke «cansız bir ceset»e dönerdi. Şimdi de farzediniz ki Fransa asilzadelerinin, bürokratlarının, ruhbanlarının ve zengin toprak sahiplerinin otuz binini birden­bire kaybetti. Devlet hiç bir kötü durumla karşılaşmaz. Onların yeri kolayca doldurulur. Çünkü onlar yerlerini zaten yanlış bir propaganda sonucu sağlamış kimselerdir. Hem unutulmama­lıdır ki, «büyük insanlar her sahada, her zaman kabiliyetsiz insanlar tarafından kontrol edilirler.»

Saint-Simon’un sanayi için en uygun bulduğu teşkilât hangisi idi? Bunu Saint-Simon şöyle cevaplandırıyor, faydalı işlerin engellenmemesini sağlayacak siyasi güçle mücehhez ve bunu benimseyen bir hükümet. Bir hükümet teşkilatı ki, o- nun idaresinde, gerçek cemaati teşkil eden işçiler, emekleri­nin mahsulünü doğrudan doğruya ve tam bir serbestlikle mü­badele edebilsinler. Bir hükümet teşkilatı ki, onun idaresinde toplum neyi arzu ve tercih ediyorsa o yönde karar alabilsin ve işçilerinin değerini sadece o takdir edebilsin. Böyle olursa, üretici, işinin karşılığını elde etmek açısından sadece tüke­ticiye bağlı olur, Bu taktirde, sınai üretiminin icap ettirdiği te­mele oturtulmuş yeni bir toplum yapısı; (tamamen yeni otorite kaideleri ve toplumsal bütünleşme tipi) eski hiyerarşik siste­min yerini almış olur. «İnsanların hükümeti, yerini eşyaların yönetimine bırakmış olacak» ve «siyasi eylem, faaliyet sadece insanın ve tabiatın genel hareketlerini fonksiyonel bir hiyerar­şi şeklinde düzenlemeye inhisar edecek», Sınıflar mücadelesi ve insanın tabiatında mevcut olan hükmetme arzusu son bu­lacak veya hiç değilse zararlı bir şey olmaktan çıkıp daha fay­dalı bir hüviyete kavuşacak.

Saint-Simon’un fikirleri, -ölümünden sonra bile olsa- mu­azzam tesirler ve akisler yaratmıştır. Talebeleri (veya mürid- leri) arasında, bankacı ailelerden gelen bir grup Yahudi ay­dınlar da vardı. Bunlar Restorasyon döneminde bütün medeni haklarını kaybetmişler fakat, ikinci imparatorluk döneminde, bankaların gelişmesini, demiryolların ve Süveyş kanalının yapılmasını sağlayan, muazzam bir ekonomik güç hâline gelmiş­lerdi. Saint-Simon, bilhassa J. Stuart Mili kanalıyla, Ingiliz Li­beralizmi üzerinde, Herzen kanalıyla Rus liberalizmi ve sosya­lizmi üzerinde, Mazzini vasıtasıyla Italyan nasyonalizmi üze­rinde ve ferdî planda Marx ile Engels üzerinde ve tabiatıyla Fransız sosyalizmi üzerinde oldukça bariz bir tesir yaratmış­tır. Avrupa pozitivizmi ve sosyolojisi üzerinde ise, ondan daha az orijinal fakat daha sistematik olan Comte kadar tesirli ol­muştur.

Şayet onun gelişme teorisi biraz satıfıta kalmış gibi ise de; şayet onun sınıf teorisi Manc’mkine göre eksik kabul edi­liyorsa da (ki bu noktada bazıları şimdi tamamen aksini dü­şünüyorlar), şayet onun, politikanın lüzumsuzlaşacağı ve barışçı, beynelmilelci bir sanayi toplumu oluşacağı düşüncesi bugün bize ütopik geliyorsa da ve şayet onun sanayî toplumu için zaruri gördüğü rasyonalizm ile laik bir din düşüncesi arasında ki açık tenakuz kendi sisteminin bütünlüğünü zayıflatıyorsa da, yine de Saint-Simon, hiç bir düşünce adamına nasib ol­mayan bir idrâk gücüyle çağdaş Avrupa düşüncesi üzerinde büyük bir müessiriyet yaratmış ve sosyolojinin kurucusu ola­rak addedilmeye hak kazanmıştır.

Steven LUKES Çeviren: Yrd. Doç. İhsan SEZAL

KAYNAKLAR ;

Frank E. MANUEL: The New VVorld of Henri Saint-Simon, University of Nötre Dame Press, Nötre Dame, Indiana, 1963.

George G. IGGERZ: The Cult of Authority, Martinus Mijhoff, The Hague, 1958.

Friedrich A. HAYET: The Counter-Revolution of Science: part two., Free Press of Glencoe, Illinois, 1952.

Emile DURKHEIM: Socialism and Saint-Simon, Routledge and Kegan Paul, 1959.

TAMAMLAYICI NOT

Madam de STAEL