Richard E. Nisbett – Düşüncenin Coğrafyası

Richard E. Nisbett – Düşüncenin Coğrafyası

Doğulular ile Batılılar
Nasıl ve Neden Birbirinden Farklı Düşünürler?

Özet:

1. Bölüm: İki farklı düşünce sisteminin tipik örnekleri
olarak Aristoteles ve Konfüçyüs ele alınıyor.

2 ve 3. Bölüm: Bu iki farklı sistemin toplumsal uygulama
farklılıkları ele alınıyor.

4-7. Bölümler: Algı ve akıl yürütme süreçleri hakkında
çeşitli örneklere yer veriliyor.

8. Bölüm: Düşünce sistemlerindeki farklılıkların toplumsal
sonuçlarına değinmeye çalışıyor.

Kitabın sonuç bölümünde, bütün dünyanın kola içip, Hollywood
filmleri seyretmesinin kültürel olarak dünyanın tektipleştiği sonucunu
vermediğine vurgu yapılıyor (her yiğidin yoğurt yiyişi farklıdır demeye
getiriyor).

Notlar

Çinliler sürekli değişime inanırlar, am her şeyin daha
önceki bir duruma doğru hareket ettiğini düşünürler.

…bütünü anlamadan parçanın anlaşılamayacağını düşünürler.

Batılılar ise daha basit, daha determinist bir dünyada
yaşarlar (…) büyük resme bakmak yerine (…) nesnelere ve insanlara odaklanırlar
(…) nesnelerin davranışına hükmeden kuralları bildikleri için olayları
denetleyebileceklerini düşünürler. (s. 11)

…düşünce süreçleri, dünyanın doğasına ilişkin inançların bir
parçasıdır; insanlar dünyadan çıkardıkları anlam doğrultusunda kendilerine
anlamlı gelen bilişsel gereçleri kullanırlar. (s. 14)

Batılı çocuklar isimleri fiillerden çok daha hızlı öğrenir,

Doğulu çocuklar fiilleri isimlerden daha hızlı öğrenir, (s.
15)

1. Bölüm

Yunanlılar, kendi yaşamlarından sorumlu oldukları ve tercih
ettikleri şekilde yaşayabilecekleri anlayışına sahipti (eyleyenlik). (s. 20)

Aristoteles, insanoğlunun tek benzersiz tanımlayıcı
niteliğinin merak duygusu olduğunu düşünüyordu.

Okul (school) sözcüğü “boş zaman” anlamına gelen schole diye
bir Yunanca sözcükten türemiştir. (s. 21)

Yunanlıların eyleyenlik anlayışının Çinlilerde karşılığı
uyumdu. Her Çinli, birçok topluluğun üyesiydi. Birey, Yunanlılarda olduğu gibi,
toplumsal çevreye karşı benzersiz bir kimliği koruyan soyutlanmış bir bütün
değildi.

Çinliler, başkalarının ya da çevrenin denetiminden çok,
özdenetim meseleleriyle ilgilenirlerdi.

Mutluluk ideali (…) uyumlu bir toplumsal ağ içinde
paylaşılan yalın bir kırsal yaşamdı.

Çin’de bireysel haklar (…) bir bütün olarak topluluğun sahip
olduğu haklar arasındaki kendi hissesinden oluşuyordu.

Teksesli müzik, Çinlilerin birlik ve beraberlik kaygılarını
yansıtırdı. (s. 23)

Çinlilerin ilerlemeleri (…) pratik bir zekâyı yansıtıyordu.

Aristoteles (…) tüm gök cisimlerinin sabit, kusursuz küreler
olduğuna (…) eşyanın özünün değişmeyeceğine inanıyordu.

Aristoteles fiziği son derece doğrusaldır.

Çinlilerin yaşam yönsemesi ise üç farklı felsefenin
karışımıyla biçimlenmişti: Taoculuk, Kofüçyüsçülük ve çok daha sonraları
Budizm.

Bu felsefelerin her biri uyumu vurguluyordu. (s. 26)

Kesinlik diye bir şey yoktur.” (I Ching)

“Bir şeyi almak için

Önce onu vermek gerek.” (Tao Te Ching)

Bir çalgı aletinde bir tele basarsanız, başka bir telde
rezonans yaratırsınız. İnsan, gökyüzü ve yeryüzü birbirinde rezonans yaratır.
İmparator yanlış bir şey yaparsa, evrenin düzenini altüst eder.

Çinli filozoflar açıkça, dünyayı anlamakta en somut duyu
izlenimlerini yeğlemişlerdir.

Çincenin kendisi de dikkat çekecek kadar somuttur.

Çincede “beden, boy” anlamına gelen bir sözcük yoktur.

Çincede “lik-lık” eklerine eşdeğer bir son-ek yoktur. Bu
yüzden “beyazlık” da yoktur, sadece kuğu beyazı ve kar beyazı vardır. Çinliler
(…) kesin olarak tanımlanmış terim veya kategoriler yerine, anlamlı ve mecazi
dili/ifadeleri kullanırlar. (s. 30)

Çinlilerin toplumsal yaşamı ise karşılıklı bağımlıydı ve
düsturları özgürlük değil, uyumdu; Taoculara göre insanın doğayla uyumu,
Konfüçyüsçülere göre de insanın öteki insanlarla uyumu.

…felsefenin amacı gerçeğin keşfi değil, Yol’du. Eyleme
rehberlik etmeyen düşünce semeresizdi. (s. 31)

Yunanlıların tüm bilimsel keşifleri içinde en önemlisi,
doğanın kendisinin keşfi/icadı idi.

Yunanlılar doğayı, “evren eksi insanlar ve kültürleri”
olarak tanımlıyorlardı.

…başka hiçbir uygarlıkta böyle bir tanıma rastlamayız. (s.
32)

Çinlilerin, her şeyin temelde birbiriyle ilintili olduğuna
dair inançları nesnelerin bağlam tarafından değiştirildiğini açıkça
anlamalarını sağlamıştı. (s. 34)

Mantık, ifadeleri anlamından soyutlamak ve sadece formel
yapılarını sağlam bırakmak yoluyla uygulanır.

Çinliler mantık yerine bir çeşit diyalektik geliştirdiler.

Hegelci diyalektikte olduğu gibi çelişkinin ortadan
kaldırılması ilkesi Çin diyalektiğinde yoktur. Orada amaç, uyumu bulmaktır. (s.
36-37)

2. Bölüm

Doğulular daha çok çevrelerine, Batılılar ise daha çok
nesnelere dikkat ediyor. Doğulular bu nedenle olaylar arasındaki ilişkileri
saptamak konusunda Batılılardan daha ilerideler.

Batılılar nesnelere bakarken Doğulular o nesnenin maddesine
bakarlar.

Batılılar çevreyi/doğayı denetim altına alabileceklerine
inanırlar. Doğulular ise doğa ile uyum yollarını ararlar.

Batılılar istikrar ararken Doğulular değişimin sürekliliğini
bildikleri için oturup onları seyrederler.

Batılılar kategorilere odaklanır, Doğulular ise ilişkilere
odaklanır.

3. Bölüm

Çincede “bireycilik” terimini karşılayacak bir sözcük
yoktur. Buna en yakın anlamdaki sözcük “bencillik” sözcüğüdür. (s. 53)

Nitelikleri ve tercihleri konusunda yapılan anketlerde,
Kuzey Amerikalılar farklılıklarını tipik biçimde abartırlar. Birbiri ardına
gelen sorulara verdikleri yanıtlarda Kuzey Amerikalılar kendilerini gerçekte
olduklarından çok daha benzersiz gösterirken, Asyalılar bu hataya daha az
düşerler. (s. 54)

Japoncada öz-saygı (self-esteem) sözcüğünün “serufu esutiimu”
olması son derece anlamlıdır. Kişinin kendinden hoşnut olması kavramını içeren
yerli bir deyim yoktur.

(Doğulularda)

Ben’in toplumsal amacı, üstünlük veya benzersizlik
yaratmaktan çok, destekleyici toplumsal ilişkiler ağı içinde uyum kurmak ve
kolektif amaçları gerçekleştirmekte kişinin kendi rolünü eksiksiz
oynayabilmesidir. (s. 55)

Amerikalı çocuklar her çocuğun bir günlüğüne VIP olabildiği
okullara gidiyorlar.

Japon öğrencilere, hem başkalarıyla ilişkilerini
geliştirebilmeleri hem de sorun çözmede beceri kazanmaları için nasıl
özeleştiri yapacakları öğretilir. (s. 56)

Batılı çocuğun bağımsızlığı çoğu zaman açık bir biçimde
yüreklendirilir.

Doğulular ise çocukları adına karar verirler.

Amerikalı anneler yürümeyi öğrenme çağındaki çocuklarıyla
oyun oynarken genelde onlara nesneler hakkında sorular sorup bilgi verirler.
Japon annelerin aynı yaştaki çocuklarıyla oynarken yönelttikleri sorular ise
daha çok duygularla ilgilidir. (s. 58)

Amerikalı anne-babaların genelde yaptığı gibi dikkati
nesneler üzerinde yoğunlaştırmak, çocukları, bağımsız olarak hareket etmeleri
beklenen bir dünyaya hazırlar. Doğulu anne-babaların genelde yaptığı gibi
duygulara ve toplumsal ilişkilere odaklanmak ise, çocukları gelecekte
davranışlarını koordine etmek zorunda kalacakları öteki insanların tepkilerine
dikkat etmeye yönlendirir. (s. 59)

“Düşünce Batı’ya kayıyor,” deyişinin anlamı, uygarlık Bereketli
Hilal’deki köklerinden Batı’ya doğru hareket ederken bireysellik, özgürlük,
akılcılık ve evrenselcilik değerlerinin gitgide daha baskın ve belirgin
olmasıdır.

Babilliler hukuk sistemini oluşturup evrenselleştirdiler.

İsrailliler bireysel farklılıkların altını çizdiler.

Yunanlılar bireyselliğe daha da çok değer verdiler ve buna
kişisel özgürlük, tartışma ruhu ile formel mantığa bağlılığı da eklediler.

Romalılar akılcı örgütlenme ile Çinlilerin teknolojik
ilerleme alanındaki dehasını andıran bir yaklaşım getirdiler ve ardılları olan
İtalyanlar bu değerleri yeniden keşfederek, Yunan ve Roma çağlarının
başarılarının üzerine kendilerininkini inşa ettiler.

Almanya ile İsviçre’de başlayan ve Fransa ile Belçika’yı
büyük ölçüde es geçen Protestan Reform dönemi, bütün bunların üzerine bireysel
sorumluluğu ve çalışmanın kutsal bir etkinlik olduğunu ekledi.

Reform, aileye ve öteki iç-gruplara olan bağlılığın
zayıflamasıyla birlikte, dış-gruplara güven duyup onların üyeleriyle ilişkiye
girmeye daha büyük bir isteklilik de getirdi.

Bu değerler, eşitlikçi ideolojisi ABD’nin zeminini oluşturan
Püritenler ve Presbiteryenler de dâhil olmak üzere, İngiltere’nin Kalvinist alt
kültürlerinde yoğunlaşmış durumdaydı. (s. 65-66)

Batılıların sıklıkla başvurduğu muhakeme retoriği, Asya’da
neredeyse hiç yoktur. (s. 68)

Kavgacı, retorik tarz Asya hukukunda da yer almaz. Asya’da
hukuk (…) Orta Yol bulmaya çalışır.

Hukuki bir çekişmeye evrensel bir ilkeden yola çıkarak çözüm
getirme girişimi yoktur.

Batılı erabi (etkin, eylemci) tarz; insan çevresini kendi
amaçları için özgürce yönlendirebilir. (s. 69-70)

Japonların awase (uyumlu, uygun) tarzı; insanın çevreyi
yönlendirebileceği fikrini yadsır ve tam tersine kendini ona uydurmasını benimser.
(s. 70)

4. Bölüm

Asyalılar büyük resmi görüyor ve nesneleri çevreleriyle
ilişkisi içinde ele alıyor.

Batılılar ise alanı küçümserken nesnelere odaklanıyor.

5. Bölüm

Kişinin dikkatini çeken, nedensel olarak önemli bulmaya
yatkın olduğu şeydir.

İnsanların davranış biçimlerini kişilikleri belirler

İnsanların davranış biçimlerini içinde bulundukları durum
belirler

İnsanların davranış biçimlerini kişilikleri ve içinde
bulundukları durum belirler

Amerikalılar kişiliği görece sabit olarak, Asyalılar ise
daha şekillendirilebilir nitelikte görür… (s. 100)

Batılılar davranışı açıklarken kişilik özelliklerine neden
çok daha fazla ağırlık veriyorlar?

Bunun yanıt, Doğuluların önemli durumsal etmenleri fark
etmeye ve davranışta bunların da bir rol oynadığını anlamaya daha yatkın
olmalarıdır. (s. 102)

6. Bölüm

Eski Yunanlılar kategorilere meraklıydı.

…hem fiziksel hem de toplumsal dünyayı sabit nitelikler ya
da yaratılış özellikleri açısından kavrarlardı.

Eski Çinliler kategorilere ilgi duymazlardı.

Dünyayı anlamakta kullanılan kategorilerin birçoğu, nesnenin
niteliklerine gönderme yapar.

Kadim Çin felsefesinde at beyazı ya da kar beyazı vardır ama
her şeye uygulanabilecek bir kavram olarak beyazlık yoktur.

Kategori saplantısı, Batı’nın entelektüel tarihi boyunca
süregelmiştir. (s. 122-123)

Batılıların kategori merakı dile yansır.

Çincede “sincaplar fındık yer” cümlesi ile “bu sincap fındık
yiyor” cümlesi arasındaki farkı anlatmanın hiçbir yolu yoktur. Yalnızca bağlam
bu bilgiyi verebilir. (s. 124-125)

Yunanca ve diğer Hint-Avrupa dilleri, nesnelerin
özelliklerini –sadece “-lik” ekini ya da eşdeğerini ekleyerek- kendi başlarına
gerçek nesnelere dönüştürmeyi sağlar.

Doğu Asya dilleri son derece “bağlamsaldır.”

Sözcükler (veya fenomenler) tipik olarak çok anlamlıdır, bu
yüzden anlaşılmaları cümlelerin bağlamını gerektirir.

Batı dilleri kişiyi bağlamla değil, odaktaki nesnelerle
ilgilenmeye zorlar.

İngilizce “özneyi öne çıkaran” bir dildir.

Japonca, Çince ve Korece ise tam tersine “konuyu öne çıkaran”
dillerdir.

Cümlelerin başında ele alınan konuya göre doldurulması
gereken bir konum (mekân) vardır. (s. 125)

(Çay içmek)

Çincede “daha içer misin?” diye sorulur. İngilizcede ise “daha
çay?”diye sorulur. Çince konuşanlara göre, içilmesinden bahsedilen şeyin çay
olduğu 
aşikardır. Bu yüzden çay demek yersizdir.

İngilizce konuşanlara göreyse (…) içmeye gönderme yapmak
gereksizdir. (s. 126)

7. Bölüm

Doğu’da, Batı’nın yaygın mantıksal sorgulama ruhunu paylaşan
sadece iki hareket olmuştur: Klasik dönemin Ming Jia’sı (mantıkçıları) ile
Mohistleri ya da Mo-Tzu’nun takipçileri…

Mo-Tzu, herkes için iyi olanı azamileştirmenin yöntemlerini
geliştirmek istemiş,

Çinliler akıldan çok akla yakınlığa bağlı kalmışlardır.

Doğu’da mantığa karşı ilgisizliğin ayrılmaz bir parçası da
bağlamsızlaştırmaya karşı bir güvensizlik, yani bir argümanın yapısını
içeriğinden ayrı ele almaktan ve yalnızca altta yatan soyut önermeler temelinde
çıkarımlar yapmaktan hoşlanmamaktır. (s. 131)

Doğulu düşünce geleneği, gerçekliğin durmaksızın değişen
doğasını vurgular.

Gerçeklik sürekli bir akış içinde olduğundan, gerçekliği
yansıtan kavramlar da sabit ve nesnel olmaktan çok, akışkan ve özneldir.

Eski ve yeni, iyi ve kötü, güçlü ve zayıf her şeyde
mevcuttur.

Karşıtlar birbirini tamamlar ve birbirini oluşturur. (s.
136)

Bir şeyi gerçekten tanımak için, onun tüm ilişkilerini
bilmemiz gerekir.

Değişim çelişki üretir, çelişki de değişime yol açar.

Değişimi bizler ancak bu çelişkiler sayesinde fark ederiz.

Doğudaki diyalektik, çelişkiyi görür ve senteze uyumlu olanı
yerleştirir.

Batılı diyalektik ise çelişkiyi ortadan kaldırmaya çabalar.
Oysa bu varoluşun temel ilkelerine aykırıdır.

Batı ülkelerinde bireyler arası çatışmaların önemli bir
bölümü yasal yüzleşmelerle çözülürken Doğu’da genellikle aracılar yardımıyla
çatışmanın üstesinden gelinir. Batı’da amaç, adalet ilkelerinin tatminidir ve
çatışma çözümünde (…) ortada bir doğru, bir de yanlışın bulunduğu ve bir
kazanan, bir de kaybeden olacağı varsayılır.

Doğu’da ise çatışma çözümünün amacı daha çok, düşmanlığı azaltmaktır.

Çinlilere göre adalet bir bilim değil, sanattır. (s. 149)

Batı’da; ya / ya da kuralları işler.

Doğu’da ise; hem / hem de geçerlidir.

Türkçeleştiren: Gül Çağalı Güven

Varlık Yayınları

2005