Renkli Kültürü ve Doğasıyla Ardeşen

Renkli Kültürü ve Doğasıyla Ardeşen


Ardeşen ismine ilk defa “Ardeşin” olarak
1835 tarihli Atina nüfus kütüğünde rastlanmaktadır.

Alman bilim adamı Karl Koch, 1843’te
Ardeşen’den “Artaçin” diye bahsetmiştir.

Ardeşen ismi ile alakalı bir rivayete göre
Yavuz Sultan Selim, Fırtına Deresinin deniz döküldüğü yerden geçerken kendisine
bu bölgede insan yaşamadığı söylenmiş. Derenin taşıdığı yonga ve ağaç
kabuklarını gören Yavuz Sultan Selim, “buranın ardı şendir” demiş. Bölgenin
ismi de bu rivayetten hareketle arkası şenlik yer anlamındaki Ardışen olmuştur.

Bir diğer rivayet ismin kökenini Ermenice
tarla demek olan “Arda” ve köy demek olan “şen” sözcüklerinin birleşiminde
arar.

Tarihçe

Lazların ataları Kolhelitlerin bu bölgedeki
varlığı MÖ. 2000’li yıllara kadar uzanır.

Uzun süre Bizans ve Perslerin hâkimiyet
mücadelelerine sahne oldu.

Karyalı Sklax’ın seyahatnamesinde Atina’ya
(Pazar’a) Odenius, Fırtına deresinin eski adının Pordanis ve son yıllara kadar
Peroma Deresi olarak bilinen bu derenin batısında Limne (Hamidiye) adı verilen
bir yerleşim yeri olduğunu söyler.

Büyük İskender’in seferlerinden sonra
bölgenin kontrolü III. Mithridat’ın kontrolüne geçti. MÖ. 298’de Pontus Devleti
kuruldu. Doğu Karadeniz halklarından olan Halibler, Tibarenler, Mosinekler,
Makronlar ve Kolkhisler bu devletin sınırları içinde kaldı.

MÖ. 71’de bölgenin kontrolü Roma
İmparatorluğuna geçti.

11 yılına ait Plinius’un Naturalis Historia
adlı eserinde Pazar, Arhavi ve Hopa’yı kapsayan bölgede “Lazi” isimli bir
topluluktan söz edilir.

Roma İmparatorluğu ikiye bölündükten sonra
Doğu Karadeniz bölgesi Doğu Roma İmparatorluğu içinde kaldı.

İmparator Konstaantin’in Milano Fermanı’ndan
sonra Hıristiyanlık bu bölgede yayılma imkânı buldu. Bu erken dönemde yapıldığı
düşünülen bazı kilise kalıntıları sahil kesimindedir. Yerel halkın yaşadığı iç
kesimlerde bu dönemden kalma kilise yoktur. Bu bilgi önemlidir, iddia edildiği
böğe halkı Hıristiyanlaşmamıştır ki iç kesimlerde kilise yoktur.

Prokopius’un 550 tarihli Savaşlar Tarihi
adlı eserinde Doğu Karadeniz’de hiçbir otoriteye bağlı bulunmayan Lazika
Krallığından söz eder.

Trabzonlu şair Âşık Mehmet’in Menazir‘ül
Avalim adlı eserinde Lazlar, Lezgiler’den olup Avarlara bağlı bir Türk boyu
olarak tanıtılır.

Malazgirt Zaferi’nden sonra Saltuklar Çoruh
boylarına yerleşmeye başladılar. Bu yerleşmeler 1204 yılında Trabzon Rum
İmparatorluğunun kurulmasına kadar devam etti.

Bölge, 1461’den sonra Osmanlı Devletinin hâkimiyetine
girdi.

Ardeşen, arazi yapısı nedeniyle çay tarımı
hariç, diğer bitkisel ürünlerin üretimine imkân vermemektedir.

Bölgede çay tarımından başka kivi
yetiştirilmekte, buna ek olarak da arıcılık yapılabilmektedir.

Bölgede açık deniz balıkçılığı yoktur.
Kültür balıkçılığı gelişmekte olan bir sektördür.

İlçe topraklarının %23’ü ormanlık olmasına
karşın ormancılık faaliyetleri gelişmemiştir.

Ardeşen’de
Atmaca Kültürü

Karadeniz’de kıyı şeridi boyunca Pazar,
Ardeşen, Fındıklı, Arhavi, Hopa ve Kemalpaşa gibi ilçelerde yoğun şekilde
yapılır. Yerel ağızda atmaca avına sifteri avı denir.

Atmaca avı mısır ekimiyle başlar. Mısıra
gelen çekirge yakalanır. Belinin ortası iple bağlanır. Ragi denilen küçük bir
kafese konulur. Çok geçmeden, çekirgeyi yemeğe gelen atmaca ragiye konar ve bu
yolla yakalanır. Av için çekirge yerine ğvapa (lagoti) denilen iri bir böcek de
kullanılabilir.

Yakalanan atmacanın çevresinden korkmaması
için göz kapakları kapatılır. 1,5 m uzunluğunda düz bir çubuğun üzerine tünemiş
halde tutulur.

Atmaca Ağustos-Eylül aylarında Gürcistan
tarafından Karadeniz kıyısı boyunca batıya doğru hareket eder. Atmaca
tentelerinin gözetleme yerleri bu nedenle doğuya dönüktür. (s. 171)

Yakalanan atmaca pişmiş yumurta sarısı, et
ve küçük kuşlarla beslenebilir.

Erkeği dişisinden daha küçük olan
atmacaların gözlerinin içi tamamen sarıdır. Atmaca avcıları daha ziyade dişi
atmacayı avlamaya çalışır. Yakalanan erkek atmacalar genellikle serbest
bırakılır. 

Eğitilen atmacalarla bıldırcın avlanır.

Her avcı sadece bir atmacayı bir yıl boyunca
elinde tutar. Bir yıl saklanan atmacaya tüylek denir. (s. 172)

Bilmeceler

Bir vururum bin döker (Elek)

Bir duvarda iki tekne (Kulak)

Bir bayırda iki kenef (Burun)

Ağzı açık dibi kapalı (Kazan)

Canı var kanı yok (Arı)

Etten kantar altın tartar (Kulak)

Kendi demirden kuyruğu kendirden (Çuvaldız)

Akşamdan yukarı sabahtan aşağı (Ateşlik
zinciri)

Otuziki dişi var bir de kar yağışı var
(Testere)

Ormana gidince havlar eve gelince yatar
(Balta) (s. 177-178)

Atasözleri

Korkma kışın kışından kork abrilun beşinden

İhtiyarlıkta kız alma el alır, dere
kenarında ev alma sel alır

Buraya yayla derler, getirirler de yerler

Çocuk doğmadan isim koyulmaz

Suyu çalkalamakla yağ çıkmaz

Dağda öküz geberir zararı eve gelir

Süpürge süpürür ama yeri her zaman kapı
arkasıdır

Deyimler

Pot domuzu (Aşırı şişman kişiler için
söylenir)

Kampara (içi boş ağaç: aptallar için
söylenir)

Kot kafa (aptallar için söylenir)

Godvan ile kaşınmak (Godvan: tanesi alınmış
mısır)

Tepes kupas olmak (tepe takla yuvarlanmak)

Akıl, hıyar değil ki kırıp vereyim

Çalaşi bardi (Mısır otu yığını)

Bozobiçi (ne kız ne erkek) (s. 181-182)

Doğum
ve Çocukla İlgili İnanışlar

Genelde her köyde ebelik işini yapan
kadınlar bulunurdu. Çocuğun ebesi olmak, onun yakın akrabası olmak gibiydi.

Ebeler çocuğun doğumundan lohusanın
kırklıktan çıkmasına kadar ilgilenirlerdi. Bazen üç günde bazen yedi günde
bebeğin yıkanmasını yapar anneyi eğitirdi.

Yedisinde hem bebek hem de lohusanın
temizliği yapılırdı.

Doğumdan kırk gün sonra lohusa “kırklanır”
kırkıncı gün bebek ve lohusa temizlenir. Böylece ebenin görevi sona ermiş
olurdu.

Lohusanın bakımı önemliydi. Yatağı ateşin
yakınında hazırlanır, üşütmesi engellenirdi. Üşütüp hastalanan lohusa için
“gegenuş oldu” denirdi. Bu durumda lohusaya önce “hasuta” denen un ve yağ
karışımından yapılan muhallebi benzeri bir aş yedilirdi. Süt ve şeker şerbeti
içirilirdi.

Eskiden lohusayı “albastı” yakalamasın diye
uyutmazlarmış. Albastının yakaladığı lohusanın eğer uyursa bir daha
uyanamayacağına inanılırdı.

Ebeler bazı yaralara ve çocuğu olmayan
kadınlara ilaç yaparlardı.

Çocuğa isim koymak anne ve babanın değil
dede ve ninenin işiydi. Daha çok sülalenin eskilerinin ismi verilirdi.

Hanede doğan çocuk yaşamıyorsa yeni doğan
çocuk komşu eve verilir, bakımı komşu evde yapılırdı. Bazı yerlerde çocuk adeta
komşu evin çocuğuymuş gibi büyütülürdü. (s. 183)

Hamile kadının karaciğer yemesi durumunda
doğacak bebekte büyük leke/ben olacağına inanılırdı.

Yeni doğan bebek eğer erkekse silah atılır.

Bebek beşiklerinde bağırdak, bağırdak
çubukları, kolları sarmak için kol bezleri, ayakları sarmak için ayak bezleri,
yüz örtüsü ve beşiğin üstünü örten örtü bulunurdu. Beşiğe nazar muskası, enam
süresi ve ilave boncuklar asılırdı. (s. 184)

Düğün

Köylerde 8-10 gün süren düğün telaşı salon
düğünleriyle birlikte ortadan kalkmıştır.

Eskiden evlenmelerde kişinin eşini seçme
şansı yoktu. Eş seçimine aile büyükleri karar verirdi. Yakın akrabaların eş
seçimine büyük etkisi olurdu. Mal ve miras evliliklerin şekillenmesinde etkili
olmuştur.

Meşhurdur; “ya köyünden ya da kendi derenden
evleneceksin.” Sevdalar yaylalarda, eğratlıklarda, düğünlerde ve bayramlarda
başlardı. Sevdalılar birbirlerini görebilmek bu günleri iple çekerlerdi. Horonlarda
sevdalılar kol kola horon oynarlardı. Sevdalısı olup da ailesi tarafından
sevdiğine verilmeyen kızlar sevdiğine kaçardı. Halk dilinde bu duruma “uyma,
kız uydu” denirdi. Kızın gönlü olmadan kaçırılması ise farklı bir hadisedir.
Buna da “kız kaçırma, kız çekme” denir. Sevdalılar birbirlerine kavuşamazlarsa
“ince maraz” denen (verem) hastalığa tutulurlardı.

İstenecek kızın eğer evlenmemiş ablası varsa
kız istenmezdi. Zira böyle bir durumda ablası izin vermezse kız evlenemezdi.

Aracılar vasıtasıyla kız evine haber verilir
onların uygun olduğu bir günde (akşam vakti) istemeye gidilirdi. Eskiden başlık
parası alınırdı. İstemeye gidildiği akşam başlık parası kararlaştırılırdı. Kız
babası genelde bu başlık parasını çeyiz için harcardı. Taraflar arasında başlık
parası ve takılar konusunda pazarlık yapılırdı. Bu konuşmalardan sonra erkek
tarafı söz kesmenin neticelendiğini silah atarak duyururdu.

Söz kesmeden sonra nişan için gün
belirlenirdi. Nişan, ailelerin durumuna göre evde veya camide yapılırdı.

Nişanlılık dönemi 1-2 yıl sürebilirdi. Bu
daha çok ekonomik yokluktan dolayı uzayan bir süredir.

Düğünden bir hafta önce konu komşu düğüne
davet edilirdi.

Geline lazım olan eşyalar hazırlanıp gelin
sandığına konur. Gelin tarafının hazırladığı yatak, yorgan, ayna, dolap gibi
diğer eşyalar düğünden birkaç gün önce erkek evine gönderilir.

Düğün günü sabahı yemeğin yapımına başlanır.
Düğün yemeğinde mutlaka et, pilav, baklava olurdu. Bunun yanında başka yemekler
de yapılırdı. Kız evindeki son akşam kına gecesi yapılırdı. Aynı gece erkek
evinde “koç akşamı” eğlencesi yapılırdı.

2-3 kişi gelinin hazırlanmasından sorumlu
olurdu. Bunlardan birine “yenge” denirdi. Yenge, gelinin refakatçisi, yol
göstericisiydi. Gelinin saçları taranır, önde perçem bırakılır diğer kısımlar
örülürdü. Saçları gümüş simlerle süslenirdi. Gelinin yanaklarına allık,
gözlerine kömür karası sürülürdü. Ayağına hasır çarık veya ayakkabı giyilirdi.

Gelin, atla damat evine giderdi.

Kız evinde erkek tarafı yemeğini yedikten
sonra kız tarafı yemek yerdi. Tulum, çalgı ve naralar eşliğinde yola çıkılırdı.
Yol boyunca yol kesmeler yaşanırdı.

Evin hayat veya ocak kısmı horon için
önceden düzenlenirdi. Kalabalık olduğunda oynamak için kız tarafına öncelik
verilirdi. Horon fasılları sabaha dek sürer horoz ötümüyle sona ererdi.

Önceden belirlenmiş olan hoca ve şahitler
nezaretinde nikâh kıyılırdı. Nikâhta bulunacakların üzerinde bağlı bir şey
olmamasına dikkat edilirdi.

Nikâhın yapılacağı gün ve saat kimseye
söylenmezdi. Olası bir bağlamayı önlemek için böyle tedbir alınırdı. (s. 185)

Halk
İnanç ve Adetleri

Ev yeri seçilirken düşünülen yere orta büyüklükte bir taş
bırakılır 3-5 ay sonra taşın altına bakılır, taşın altında karıncalar
toplanmışsa bulunan yerin ev için uğurlu, bereketli olacağına inanılırdı.

Gelin edilecek kızın adına evin bir köşesine değnek dikilir. O
yıl evin işleri yolunda ve bolluk içinde giderse niyetlenilen kız gelin
edilirdi. Aksi durumda gelin namzedinden vazgeçilirdi.

Namaz dışında ellerin
bağlı tutulması
uğursuz sayılır.

Salı günü uğursuz sayıldığı için önemli işlere bugün
başlanmaz.

Pazartesi ve perşembe günleri uğurlu sayılır. Bu günlerde başlanan
işlerin rast gideceğine inanılır.

Cuma günleri ağaç budamak, yaş kesmek iyi sayılmaz.

Sarmaşık ağacı uğursuz sayılır.

Mezarlığı parmakla işaret etmek uğursuz sayılır. İlla işaret edilmesi
gerekiyorsa işaret parmağı önce ağza götürülüp ıslatılarak işaret edilir. Aksi
halde işaret parmağının çürüyeceğine inanılır.

Kulak çınlaması haber geleceğine işaret eder.

Yıldız kayması, birisinin yıldızı düştü, ödü diye
yorumlanır.

Yüzü kızaran kişinin, aleyhinde
konuşulduğuna, dedikodusunun yapıldığına inanılır.

Bıçak, makas elden teslim alınmaz. Özellikle
gelin-kaynana arasında buna dikkat edilir. Aksi halde aralarının bozulacağına
inanılır.

Süpürge ile çocuğa vurulmaz, yoksa büyüyünce hırsız
olur.

Üstünden atlama (yatan kişinin üzerinden geçmek) hayırsızlığa,
uğursuzluğa yol açar, böyle olmasın diye hareketi geri alması istenir.

Kedinin patilerini yalayıp ateşe
bakması
o yıl çok fazla kar yağacağına işaret
olarak kabul edilir.

Akşam vakti dışarıya su dökmenin cin çarpmasına neden olacağına inanılır.

Kazan dibini kazıyanın düğününde kar yağacağına inanılır.

Boş beşiğin sallanması iyi tutulmaz, bu hareketlerin beşikte
yatacak bebeğin karnının ağrımasına sebep olacağına inanılır.

Kulak kaşınması havanın yağacağına işaret olarak kabul
edilir.

Gece çalınan ıslığın cin ve perileri çağırdığında inanılır.

Gözde arpacık çıkması o kişinin zengin olacağına işaret sayılır.

Öğlen vakti öten guguk kuşunun sesi iyiye yorulur; “ağzına bal şeker”
denir.

Baykuş ötüşü uğursuzluğa, kötü habere işaret sayılır.

Çakalların sesi yağmura işaret sayılır

Horozun vakitsiz ötmesi uğursuzluk sayılır. (s. 186)

Kapı eşiğinde oturmak uğursuzluk sayılır.

Yataktan sağ taraftan kalkmanın uğuruna inanılır (“bu sabah tersinden mi
kalktın” sorusu bu inanışa işaret eder) (s. 187)

Göz seğirmesi iyi haber geleceğine işaret sayılır.

İncir yaprağı koparıldığında sapından akan sütün yaraları
iyileştirdiğine inanılır.

Baş ağrısına ilaç olarak karamiş veya lahana yaprağı başın
etrafına sarılır.

Öldürülen yılan dala asılır, toprak üzerinde
bırakılırsa yaralarını iyileştirip canlanacağına inanılır. (s. 188)

Çocuk
Oyunları

Çelik Çomak (Met Değenek oyunu)

Beştaş

Üçtaş

Tahta araba

Kiremit oyunu

Dama

El üstüne el

Kurt-çoban oyunu

Kovalamaca

Yüzük

Saklambaç (kuku)

Topaç döndürme

Demir çember

Birdirbir

Çeğtiç (su sıçratıcı)

Ferferiç

Cumbur

Miras (Mile)

Elelem Pelelem (ebe seçme tekerlemesi)

Kale

Sapan

Düğme oyunu

Nişan oyunu

Salıncak (Ceynik)

Kızak

Çim kayağı

Köşe kapmaca

Yumurta dövüştürme

İp atlama

Halat çekme

Tel araba

Uçurtma (s. 196)

El
Sanatları

Kendir dokumacılığı

Yün dokumacılığı

İpek böcekçiliği (1950’den itibaren üretimi
sona ermiştir.

Çorap örücülüğü

Kıl örücülüğü

Sepet örücülüğü

Tiyeter / Gudel örücülüğü

İskemle örücülüğü

Ahşap çit örücülüğü (Ferağti, Firahti,
Ğoberi)

Ağaç
İşleri

Betonarmeden önce ev inşaatında ahşap yoğun
olarak kullanılırdı. Evin ahşap bölümleri için gereken tahtalar hızarcılar
tarafından biçilirdi.

Hartama / Ğarduma: Kiremitten önce, daha çok
yayla evlerinin çatısı hartama denen tahtalarla kaplanırdı.

Bavul, tahta araba, takunya/nalın, arı
kovanı yine ahşap ustalarının yaptığı işlerdi.

Yemekler

Çolo çorbası: Çolo (kırılmış mısır)

Ekşaşi: Fasulye, buğday unu, armut pekmezi,
pirinç, şeker ve tuzla yapılır.

Haşıl papa: Kavut unu (kavrulmuş un, mısır,
kabak çekirdeği veya lobyadan elde edilir), su ve tuzla yapılır.

Hopi / Hupi çorbası: Hupi (içiyle birlikte
kurutulmuş fasulye), tereyağı, soğan veya pırasa yaprağı ile yapılır.

Düdey: Lahana haşlaması

Termoni: Ballı fasulye, renkli fasulye,
buğday unu, armut pekmezi ve şekerle yapılır.

Formulaz

Tunca belediyesi tarafından organize
edilmektedir. 2009 yılından bu yana her yıl Ağustos ayında yapılmaktadır.

Arabalar yaklaşık 1600 metrelik parkurda
yarışmaktadır.

Tahta
Dönme Dolap

Akdere köyünde her yıl düzenlenmektedir. 2013
yılı itibariyle 160.sı düzenlendi. Kurban bayramının 4. gününde
düzenlenmektedir.

Editör: Şener Yelkenci

Ardeşen Kaymakamlığı

2015