Orhan Karaveli – Sakallı Celal

Orhan Karaveli – Sakallı Celal

Bir Bilinmeyen Ünlünün
Yaşamöyküsü

Galatasaray’ın geleneksel Pilav Günü toplantılarında lisenin
önünden başlayıp Taksim Anıtı’na devam eden yürüyüşünde:

Taksim Anıtı’na doğru yürüyüşe geçerken Sakallı Celal Bey’in
en öndeki safta bulunmasına özen gösterilirdi.

Bahriye Nazırı 1. Ferik, Hüseyin Hüsnü Paşa’nın oğludur,

Galatasaray Lisesi, 1907 mezunu Celal Yalnız

6 Haziran 1962’de vefat etmiştir.

Son sınıftayken 31 Mart hadisesi olmuş,

Celal, mektepten kaçıp Hareket Ordusu’na gönüllü olarak
katıldı.

İtalya Trablusgarp’a hücum ettiği zaman bir Fransız
pasaportu uydurarak yelkenli ile ve “Jan Piyer” namı altında mücahitlere
cephane götürdü.

Hayata kendini bağlayan en kuvvetli rabıta Galatasaray’dı.

Kırgındı, kötümserdi ama gene de gülebiliyordu. Sanırım,
ağlamaktan utandığı için.

Sakallı Celal, Galatasaray Lisesi’ni bitirip, öğrenimini
tamamlamak üzere Paris’e gitti.

Sakal, bu Paris yıllarının birikimidir. Yüzünden bir daha da
hiç eksik olmamıştır.

Öğretmenliğe ilk olarak görevlendirildiği Üsküp’te başladı.
Üsküp’te çocukların oynaması için geniş bir alan futbol müsabakaları tertip
etti. Futbol topundan giyinecekleri formalara kadar gerekli ihtiyaçlarını da
kendisi temin etti.

Bölgenin yobazları Sakallı Celal’e önce dalaştı, ağızlarının
payını aldıktan sonra onu maarife şikâyet etti, çeşitli iftiralarla Üsküp’ten
alınmasını sağladı.

Balkan Savaşı yıllarında Kastamonu’da bir okulda muallimdir.
Burada da çevresindekiler ondan rahatsız olmakta gecikmiyor.

Kısa zaman sonra İzmit’e tayin ediliyor.

Dünya Savaşı yıllarında Ankara Sultanisinde müdür
yardımcısıdır.

Sultaniden ayrılmasına sebep; eğitimli/tahsilli insan
kıtlığı nedeniyle, son sınıf öğrencilerinin konusunda müşkülpesent
davranılmaması emrini içeren maarif vekili Hamdullah Suphi mühürlü mektuba
verilecek olumlu bir cevabı olmayışıdır.

Hayatının bundan sonraki dönemlerinde Gülcemal vapurunda
makinist, şark ekspresinde ateşçi, Aydın’da incir tütsüleme fabrikasında
çeşitli işlerde çalışır. Aydın’da fabrikada çalışırken bir iş kazasından sona
parmaklarından biri duyu yetisini büyük oranda yitirir. Sinirleri zayıf olan
parmağını “bu benim komünist parmağım” şeklinde takdim eder.

Bir süre Ankara’da kaldıktan sonra, İstanbul’a yerleşiyor.

Yozlaşmış toplumlarda yaşamak durumunda olmak öyle bir
şeydir ki, inan kazara bir çukurun içine düşse ve –tesadüf bu ya- düştüğü yer
bir lağım çukuru olsa ama nasılsa üstüne bir damla bile pislik sıçratmadan bir
kenarda durmayı başarıp “imdat” istese ve birileri gelip onu oradan kurtarsa,
gene de kolay kolay atamaz üstüne sinen pis kokuyu!… (s. 197)

Pergamon Yayınları

7. Baskı, Haziran 2004