Klan Dini Gruplar

Klan Dini Gruplar

Aile grubundan daha büyük organik gruplar klanlardır. Klan sözü menşeini Keltçe‘den almakta ve oğul anlamına gelmektedir. İskoç- ya’da kabile veya aileye mensubiyeti ifade etmektedir. Türkçe’de bu­na “sop” denmektedir. Osmanlıca’da klan yerine “semiyye” terimi kullanılmaktaydı.

Doğal bir dinî grup olarak bir klan, kendilerini herhangi belli bir bitki, hayvan veya eşya ile aynı cevherden gelmiş sayan bir insan top­luluğunu ifade etmektedir. Aslında klan, ailenin sınırlarını aşan ve fa­kat yine de gerçek veya itibarî bir kan akrabalığına dayanan organik bir gruptur. Klanda mevcut olan akrabalık bağı, ortak bir ata efsane­sini ya da akidesini meşrulaştırmaktadır. Klanın ortak atası kabul edi­len ve yukarıda sözü geçen bitki, hayvan veya eşyaya “totem” ve bu totemde klan fertlerini birbirine bağlayan ve hepsinde müşterek oldu­ğu sanılan cevhere de “mana” adı verilmektedir. Mana kutsaldır. On­da hem saygı duyulan ve hem de korkulan güç ve nitelikler bulunmak­tadır. Bu güce çarpıcı kuvvet anlamında “tabu” denir. Böylece klan, gerçek veya itibarî bir kan bağına dayanan tabiî bir grup olduğu gibi, aynı zamanda “totemizm” denilen bir din türünün de taşıyıcısı olmak­tadır. Bu anlamda klanlar, çoğu zaman yıllık dinî törenlerde bütün klan mensuplarının bir araya toplandığı sağlam dinî birlikler olarak karşımıza çıkmaktadırlar. Çünkü klan üyeleri genellikle dağınık yaşa­makta ve ancak ritmik toplantılarda bir araya gelmektedirler. Toplan­tılar yiyecek derleme, av ve iklim değişiklikleri sıralarında veya sihrî ve dinî törenler vesilesiyle olmaktadırlar. Bununla birlikte, çoğunluk­la klan mensuplarının toplanmasında bu faktörler birleşirler. Aslında, klan hayatında hemen her şey dinî bir renk taşımaktadır. Klanın tote­mi kutsal olduğu gibi, onu temsil eden ve “şuringa” denilen objeler de kutsaldır. Aynı şekilde klan üyeleri de kutsaldır. Üyeleri birbirine tabiî bağla bağlanmış olmasının yanı sıra, dinî bağla da birbirine bağlı bu­lunan ve böylece tam bir inanç ve ibadet ünitesi oluşturan klanların bu durumunun sosyal bakımdan iki etkisi olmaktadır: Bir kere bu sayede klan kendi sosyal birlik ve bütünleşmesinin sağlamaktadır, ikinci ola­rak ta, bu yolla klan, üyelerini dış dünyadan, başka gruplardan ve ken­dine yabrncı olanlardan ayırt etmektedir. Klanı oluşturan üyelerin tüm davranışları oldukça sıkı birtakım normlara bağlanmış olup, bu normlar da dinî bir temel üzerine oturtulmuşlardır. Klan içerisindeki sosyal hiyerarşi, dinî teşkilata da tekâbül etmektedir. Maamafih klanın üyeleri birbirlerine eşittirler. Klan, mensuplarının en güçlü toplumsal dayanağını oluşturmakta olup, o da birliğinin gücünü din ile pekiştir­mektedir. Birçok klanların mensupları birbirlerini “dost” diye çağırır­lar. Bazı yerlerde aynı anlamda “kardeş” tabiri kullanılmakta olup; bu­radaki kardeşlik, gerçek veya itibarî ortak bir atanın nesilleri olmanın yanı sıra aynı zamanda ortak bir ataya tapınılması dolayısıyla dinî bir manâ da ifade etmektedir. Klan üyeleri birbirlerine eşit olmakla birlik­te, orada yaş ve cinsiyet yönünden ilkel bir iş bölümü mevcut olabil­mektedir. Savaş erkeklere düşmekte, bir kısım işlerin yapılması ise ka­dınlara ait olmaktadır. İhtiyarlar törenleri düzenler, yönetim ve yargı işlerini yürütürler. Genellikle çocuklar ve kadınlar klanın mukaddes işlerine karışmazlar. Bazı özel âyinler ve menasik klanın bazı ailelerini farklılaştırabilir. Farklılaşmanın sosyal tabakalaşmaya doğru geliştiği klanlarda dinî bir hiyerarşi bulunabilir.

Kısacası klanlar, ortak atalara tapınmak üzere yapılan âyin ve me­rasimlerin ve onlarla ilgili akidelerin sahibi olan sosyal gruplar olarak orada diriler ve ölülerin manevî bir birlik oluşturdukları tabiî gruplar olmaları itibariyle dikkati çekmektedir. Afrika, Avustralya ve Ameri­ka’nın yerli kavimleri, klan teşkilatı ve totemizm dininin başlıca ör­nekleridirler. Ayrıca başka birçok kavimlerin de tarihlerinin belli dö­nemlerinde klan teşkilatını yaşadıkları ve totemizm dinine sahip ol­dukları, ancak bunun zamanla gelişerek yeni din şekillerine büründü­ğünü tespit etmek mümkün olmaktadır. Meselâ, eski Yunan’da göçe­be hayatı terk edilerek yerleşik hayata başlandığı tarihlerden yani M.

  1. I. binin ilk asırlarından itibaren Phyle yani aşiret veya Phratrie ya­ni boyların mevcûdiyeti müşahede edilmekte ve bunların, hısımlığa dayandıkları şuurunu zamanla kaybederek, sırf mahallî birlikler hali­ni almış bulunan akrabalık grupları yani klanlar oldukları anlaşılmak­tadır. Bunlar Yunan tanrılarının yanı sıra ve hattâ öncelikle atalarına ve bilhassa yerleştikleri toprağın zaptında önderlik etmiş bulunan ve­ya bazı şehir ya da köyler kurmuş olan atalara ve “kahramanlar”a (he- ros) tapınmaktaydılar. Maamafih, atalara tapınmanın en saf örneğini

Japon Şintoizminde bulmak mümkündür. Eski Japon toplumunun en önemli parçaları olan klanlar yani “uji”ler, atalara gösterilen hürme­tin menşeini oluşturmaktadırlar. Japon Şintoizmi devlet dini haline geldikten sonra bu durumda önemli bir değişme vuku bulmuş olmak­la birlikte, aslını klan dini olan totemizm döneminden kalan atalar kültünün bir şekilde sanayi çağında bile varlığını sürdürdüğü anlaşıl­maktadır.

İslâmiyet’ten önceki Araplarla eski Türklerin de tarihlerinin belli dönemlerinde klan teşkilatını yaşadıkları ve totemizm dinine sahip olabileceklerini muhtemel görenler olmuştur. Zira, gerek cahiliyet dönemi Araplarmda ve gerekse eski Türklerde birçok kabile adları, totemizmde rastlanan ve ortak ata olarak kabul edilen hayvan isimle­ridirler. Bu cümleden olarak, eski Araplardaki Benî Esed (aslan), Be­nî Nemr (kaplan), Benî Kelb (köpek), Benî Kureyş (köpek balığı), Be­nî Zabb (dişi kertenkele), Benî Duil (çakal) ve eski Türklerdeki Akko- yunlu, Karakeçili gibi kabile adları örnek olarak zikredilebilir.

Maamafih, ne Türklerin ve ne de Arapların, tarihlerinin hangi dö­neminde, şayet doğru ise, totemizm dinine sahip oldukları bilimsel verilerle kesin şekilde açıklığa kavuşturulmuş da değildir. Söz konusu olan, bulanık bazı izler ve bunlara dayanılarak yürütülmeye çalışılan faraziyelerdir. [1] ler olarak karşımıza çıktıkları görülmektedir. Gerçekten de, özellikle politeist dinlerde ilâhların yer ve bölgelere göre sınıflandıkları dikka­ti çekicidir. Esasen bu dinlerde, birçok mahalli ünitelerin (köyler, şe­hirler) her birinin kendilerine mahsus bir veya birkaç ilâhının bulun­duğu ve bu sosyal ünitelerin mensuplarının bu ilâhlara özel ibadetler ve âyinler icra ettikleri görülmektedir. Böylece bu mahallî üniteler ay­nı zamanda birer tabiî dinî grup oluşturmaktaydılar. Bu tür grupların mensuplarının hep birlikte icra ettikleri dinî ayinler, törenler ve özel tanrıların şerefine kutladıkları dinî bayramlar, grup bağlantısını artır­makta ve güçlendirmektedir. Gençlerin yetişkinler safına kabulü, ma­halli ünitelerin tanrıları önünde düzenlenen giriş âyinlerini müteakip olmaktadır.

Zamanla küçük mahallî üniteler genişleyip site veya şehir halini alınca, dinî grupların sosyolojisi açısından yeni gelişmeler ortaya çık­maktadır. Böylesine bir gelişmede ekonomik faktörlerin önemi üze­rinde çok durulmuştur. Bununla birlikte, anlaşılan bunda dinî saikler de çok önemli roller oynamışlardır. Nitekim, meselâ Sümerlerde gö­rüldüğü üzere, dünya yüzünde rastlanan tipik ilk şehir örneklerinin, bir mabet etrafında oluşmuş “taptnak-$ekir”\er olmaları kayda değer­dir. Hattâ, bu nedenle bazı düşünür ve sosyologlar, şehirlerin başlan­gıcında ekonomik faktörlerin değil de dinî saiklerin yattığını öne sü­rüyorlar. Her halükârda, tapmak-site’lerin zamanla çeşitli etkenler al­tında gelişmeleri “site-devlet”leri doğurmuş, imparatorluklar buradan gelişmiştir.

Din sosyolojisi üzerine olan eserinin bir bölümünü, din ile müna­sebetleri açısından şehir sosyolojisine ayırmış bulunan Max Weber, bütün kültürlerde şehirlerin ve özellikle büyük şehirlerin taşradan ge­len göçlerle kurulduğu vakıasına işaret etmektedir. Şehirlere yapılan akının çeşitli sebepleri bulunmaktadır. Eski devirlerde, şehirlerin ka­lın surlarla çevrili olmasının sağladığı mal ve can emniyeti, sanayici ve tüccarlarla yapılması düşünülen alış veriş, tapınma ve tören kolaylığı … gibi faktörler bunların belli başlıları arasında yer almaktaydı. Öte yandan, genellikle köyden şehre hicret edenler, oraya daha önce otur­dukları yerde geçerli olan dinî ve sosyal şartları, daha önceki sosyal münasebetlerden doğan bazı zaruretleri ve özellikle aile ve klana mensubiyetin yüklediği vecibeleri de birlikte getirmektedirler. Bunun­la birlikte, köyden şehre göç edenlerin şehirde yeni bir dinî ve sosyal çevre ile karşı karşıya gelmeleri de söz konusudur ve bu iki durumun dinî yaşayış bakımından doğurduğu sonuçları günümüzde özellikle gecekondulaşma hadisesinde ele almak, din sosyolojisi bakımından büyük bir önem taşımaktadır. Özellikle hızlı sosyal ve kültürel değiş­me, şehirleşme, köyden şehre ve hattâ başka ülkelerin büyük sanayi sitelerine göç ve gecekondulaşma hadiseleri ile karşı karşıya bulundu­ğu göz önüne alınırsa, Türkiye’mizin din sosyolojisinin ortaya konul­ması bakımından, şehirleşme ve din, gecekondulaşma ve din, göç ve din ve özellikle yurtdışına göç ve din ve bunun doğurduğu yeniden sosyalleşme, kimlik ve eğitim problemlerinin incelenmesinin önemine burada yeri gelmişken işaret etmek gerekir.

Öte yandan, şehir karakteri bakımından çeşitli kültürler arasında gözlenen farkların başlangıç noktasında yukarıdaki durumların yattı­ğını belirtmek gerekir. Nitekim, bu sebeple Max Weber iki şehir tipi­ni birbirinden ayırmaktadır. Bunlardan biri “doğu tipi”, diğeri ise “ba­tı tipi”dir. Birinci tipin en eski örneğini Pekin, ikincisininkini de Ak­deniz çevresindeki kültürlerin şehirlerinde bulmak mümkündür.

Doğu tipi şehre gelenler şehirde bir aile ve klana mensubiyetten doğan bağlarını devam ettirirler. Bu durum, bu tip şehirlerde köyden şehre göç edenlerin dinî yaşayışı bakımından önemli olmaktadır. Zira, aile ve klandaki dinî şartlarını şehirde de devam ettiren bir grup için, yeni bir çevrede eski dinî usûlleri sürdürme problemi kendi göster­mektedir. Eski dinî akide ve ibadetlerini muhafazayı başaran bir grup için, şehir hayatıyla tam bir bütünleşmeden söz etmek imkânsız ola­caktır. Nitekim, doğu tipi şehirlerde yeni gelenlerin şehrin dinî haya­tıyla bütünleşmemeleri sonucu ortaya çıkan farklı dinî cemâatlerden oluşan şehir topluluklarının örneklerini görmek mümkün olmaktadır.

Buna karşılık, batı tipi şehre gelenlerin dinî ve sosyal hayatların­da önemli değişmeler vakî olmaktadır. Çünkü, bu tipten şehre gelen­ler kendilerine has ilâhları ve tapınma usûllerini terk ederek farklı bir dinî cemâate dahil olmaktadırlar. Başka bir deyişle, batı tipinde göç­menlerin daha önce mensubu bulundukları aileleri, klanları veya köy­lerinin âyin ve ibadet usûllerini terk ederek yeni geldikleri şehrin ve­ya sitenin dinine katıldıkları görülmektedir. Bu durumda bu çeşit şe­hirlerin toplumlannın aynı zamanda büyük bir birlik arz eden bütün­leşmiş dinî cemâatler oluşturduklarını belirtmek gerekir.

Maamafih, köyden şehre göç eden grupların, ya doğu tipi şehirde olduğu gibi eski gruplarında geçerli olan inanç ve ibadet usûllerine bağlı kalmaları veya batı tipinde gözlendiği üzere eskisini bırakarak şehrin dinî cemâati ile bütünleşmeleri, ancak bir dereceye kadar ge­çerli olmaktadır. Çünkü, geleneksel akrabalık veya komşuluk grubu­na nispetle daha geniş ve değişik bir çevre oluşturan site toplumu, şehre göç ettiği halde köyündeki dinî usûlleri devam ettirmeye çalışan göçmenlerin dinî yaşayışını ister istemez şu ya da bu şekilde etkileye­cektir. Aynı şekilde, yeni bir dinî cemâatle bütünleşme söz konusu ol­duğunda, bu durum yeni bir intibak ve dinî bakımdan sosyalleşme problemini de beraberinde getirecek, pek çoklarının eski dinî usûlle­rinden sıyrılmaları bir anda mümkün olmayacak ve bu eski usûllerin yeni bir dinî yaşayışlarında çeşitli etkileri görülecektir. Esasen, pek çok sitelerin gelişmesi her şeye rağmen klan ve kabilenin teşkilatını yı­kamamış ve onların tesirlerini devam ettirmişlerdir. Afrika, Peru, Meksika, Çin, Etrüks, Yunan ve Roma sitelerinde bu tesirleri görmek mümkündür.

Site büyüdükçe meslek, ikâmetgâh, mülkiyet, kan ve kültür tara­fından belirlenen bir sosyal farklılaşma ve tabakalaşma süreci ortaya çıkmaktadır. Bunun sonucunda ise şehrin sosyal yapısı gittikçe karma­şıklaşmakta ve bu durum kentin dinî yaşayışında bir farklılaşmanın or­taya çıkmasına sebebiyet vermektedir. Özellikle modern şehrin dinî yaşayışı, çeşitli sebeplerle başka birçok dinî-sosyolojik problemleri be­raberinde bulundurmaktadır ki bunlar arasında meselâ sosyal tabaka­laşma ve din, dinî sosyalleşme, yeni dinî hareketler ve cemâatler, dinî çoğulculuk ve sekülârizasyon meseleleri en tipik olanlarındandır. Zi­ra, son birkaç yüzyıldan bu yana Batı’da ortaya çıkıp etkileri giderek bütün dünyayı saran sanayileşme, modern teknolojinin, eğitim-öğreti- min, modern kitle iletişim araçlarının yaygınlaşması, doğum ve köy­den şehre göç neticesi şehirlerde şimdiye kadar hiçbir devirde görül­memiş sayıda nüfus kitlelerinin yığılması, şehir toplumlarında pek çok sosyal değişmeleri de beraberinde sürüklemiş ve hattâ bu değişiklikler çeşitli yollarla köy toplumlarını da etkilemiş olup; bütün bu değişik­likler ve etkiler, günümüz dünyasının köy ve şehirlerinin dinî yaşayış­larında yeni gelişme ve değişmeleri ve bunlarla ilgili birçok din sosyo­lojisi problemlerini ortaya çıkarmışlardır ki, bu meseleler bugünün modern din sosyolojisinin başlıca meşgalesini oluşturmaktadırlar.