KADER

255

 

KADER

 

Kelimeolarak ölçmek,
düzenlemek, tak­dir etmek, hüküm ve kaza anlamlarını ta­şıyan kader, dini bir
terim olarak, Al­lah’ın her şeyi vakti gelince ezelî ilmine ve iradesine uygun
bir şekilde icad etmesi­dir. Bunun yamsıra kelam kitaplarında ka­der, Allah’ın
iradesinin belirlenmiş vakit­lerde eşyaya taalluk etmesi, mümkinatın yokluktan
varlık sahasına birer birer kaza­sına uygun olarak çıkması şeklinde de ta­nımlanmıştır.

Kader terimi ve onunla
doğrudan ilgili olan ‘kaza’ terimi arasındaki fark, kaza­nın bütün mümkinatın
‘levh-i mahfuz’da toplu olarak bulunması; kaderin ise müm­kinatın şartları oluştuktan
sonra arketip-lerde (ayan-ı sabitede) dağınık bir şekilde bulunmasıdır.

Yukarıdaki tanımlar
Eşarilerin kader anlayışlarını yansıtır. Maturidilere göre ise kader, Allah’ın
ezelden ebede dek ol­muş veya olacak şeylerin zamanını, meka­nını, sıfatlarını,
ezelde bilip ona göre be­lirlemesidir. Yani kader, Eşarilere göre Allah’ın
kudret, Maturidilere göre ise ilim ve İrade sıfatlarına yöneliktir. Kaza ise
Eşarilere göre Allah’ın ilim ve irade sı­fatlarına, Maturidilere göre ise
tekvin sıfa­tına yöneliktir.

Aslında kaza ve kader
meselesindeki ih­tilaf temelde, fiillerin yaratıcıları insanlar mıdır, yoksa
Allah mıdır, şeklindeki ihti­laftan doğmuştur.

Kader meselesi insanın
içinde bulundu­ğu durumu seçme ve o durumda bulunma­daki şahsi payı, Allah’ın
kendisine yükle­diği yükümlülükler karşısındaki konumu, kısacası hayata verdiği
anlamla ilgili oldu­ğu için, hemen her din ve inanışta insanın zihnini meşgul
eden bir problem olagel­miştir. Kader meselesinin İslam’dan ön­ce de Araplar
arasında tartışma konusu edildiğini Kur’an’dan öğreniyoruz. (En’am 148). Bu
mesele İslamiyetten son­ra da önemini kaybetmemiş, kelamî mü­nakaşaların önemli
bir kısmı irade, fiillerin yaratılması ve kader konusu etrafında cereyan
etmiştir.

Ashab döneminde
Hz.Muhammed’in (s.) sakındırmaları ve ikazları neticesin­de, akaide taalluk
eden meselelerde özel­likle kader üzerinde fikrî tartışmaya gir­mekten uzak
duran müslümanlar, sadece O’nun kaderine, hayrın da şerrin de O’n-dan olduğuna
inanmışlardı. Fakat yaban­cı din ve İnanış mensublarıyla temasların artması
neticesinde sonraki devirlerde ka­der meselesinin yaygın bir şekilde tartışıl­dığını
ve zorunluluk (cebir) ve özgürlük (ihtiyar) istikametlerinde gruplaşmaların
teşekkül ettiğini, hatta her iki uç nokta­dan da uzak kalarak itidal üzere
olmayı tercih edenlerin dahi farklı yaklaşımlarda bulunduğu görülür. Bu
gruplaşmaların özellikle Emevi devrinde yaygınlık kazan­ması ve o devrin siyasi
yapısı meseleye farklı bir boyut da kazandırmaktadır.

Kader meselesinde
farklı ekoller Kur’an’dan deliller getirerek iddialarını desteklemişlerdir.
Gerçekten de bazı ayetler Kaderiyye’nin kabul ettiği şekilde, insanın
fillerinde hür ve özerk olduğuna, bazı ayetler zorunluluğa delalet etmekte,
yani insanın fiil ve hareketlerinde bağım­sız olmadığım ifade etmektedir. Her
iki grup ayetten birine diğerinden sarf-ı na­zar edilerek yaklaşılmış ve
neticede Kur’an’ın göstermek istediğinden farklı istikametlerde anlayışlar
ortaya çıkmıştır. Hadislerde ise özellikle üzerinde durulan husus, kaderin
ispatı olup insanın fiillerin­de hür olduğu hususuna pek temas edil­mez. Bu
durumu Peygamberimizin bu meselede asıl tehlikenin, kadere dayana­rak
sorumluluğu iptal eden görüşten ziya­de, kaderi bütünüyle reddeden bir görü­şün
yayılması halinde ortaya çıkabileceği­ni düşünerek, müslümanlan böyle bir teh-

likeye hazırlamaya
çalışmış olmasıyla izah etmek de mümkündür. Nitekim Ceb-riyye mezhebi aynı
devirde ortaya çıkan Kaderiyye kadar yaygınlık kazanmamış­tır.

Yekta SARAÇ Bk. İrade;
Kaderiyye.