JAPON DÜŞÜNCESİ

232

 

JAPON DÜŞÜNCESİ

 

Asya’nın
Doğu-Güneydoğu bölgeleri­nin yataklık ettiği, gerçekten de büyük ve derin, dün
olduğu gibi bugün de evrensel boyutlardaki din, inanç ve düşünce yaşa­mına ve
bunların oluşturduğu uygarlıkla­ra sahip Hint ve Çin toplumlarının bu ya­nını
tanıyanlar, aynı umutlarla Japon-‘ya da yöneldiklerinde büyük bir düş
kırık-lığıyla karşılaşmaktan kurtulamazlar.

Çünkü, en küçük
ayrıntıların bile tören-leşerek yerli yerine oturduğu ve dış çizgi­lerin büyük
bir estetik ve duyarlı bir ince­lik belirttiği bu toplumda, yapılaşmanın
derinliğine inildiğinde komşularıyla kıyas kabul etmezbîr sığlık ve basitlik
gözlemle­nir, öyle ki, kimi töreler ve törenler bir yana bırakılacak olursa
Minanç”ın, sanat ağırlıklı yorumlardan el çekilirse “düşün­cenin yer
etmediği bir toplumdur Japon­ya. Hind’in ve Çin’in İnanç ve düşüncede, yorum ve
açıklamada derinleşe derinleşe, neredeyse tüm dış çizgileri veya dışa dö­nük
yaşantıyı yitirir duruma gelmesine karşın, Japonya, tam tersine, dış çizgileri­ni
keskinletme, düzenleme ve bunlara sımsıkı yapışma adına, iç derinliği tüm­den
yitirmiş gibidir.

Yüzyıllar boyunca tüm
dış-dünyaya ka­palı kalmasının, coğrafyası gereği kültü­rel planda merkezileşememesinin
ve dola­yısıyla ilkellikten alabildiğine arınmışlığa karşın örgütlenme ve
ilişkilerin “kabilevi” diye nitelendirilebilecek bir karakter taşı­masının
ve tüm bunlara ek olarak da dağı­nık durumdaki ve çeşitli ellerdeki o kadar
adanın siyasal ve idari bir bütünün kop­maz parçaları olarak korunması adına
oluşturulmuş olan kimi “kült” denebile­cek yalın ve basit ortak
noktalara bağlan­ması gereğini duyma sonucu ortaya çıkarı­lan kopkoyu bir
“ulusal din”in yerleştiril­miş ve yaşatılmış olmasının, böyle bir ya­pılanmayı
zorunlu kıldığı pekala düşünü­lebilir. Öyle kî, bu ülkeye yazı bile ancak

M.S.V. yüzyılda
ulaşabilmiş; Budizm’in 552’lerde, Konfüçyusçumğun ise XVII. yüzyılda ülkeye
girmesine karşın, Japon-lar’in ulusal dini olan Şintoizm egemen varlığını
sürdürmekten uzak kalmamış, ancak 1868’lerdedir ki, Budizmi gerilet­mek amacını
taşıyan bir reforma ihtiyaç duyulmuştur. 1889’larda din seçiminde özgürlük
verilmesine, 1900’lerden sonra Şintoizm’in devlet kültü olduğu savından
Çıkarılarak hangi dinden olursa olsun her­kesin bu külle mensup olabileceği
görüşü­nün sürekli olarak işlenmesine, 1945 yılın­da Amerikalılar eliyle Devlet
Şintosu ile Japon politikası arasındaki bağların kopa­rılmış bulunmasına,
1946’da İmpara-tor’un ‘tanrının oğlu’ olduğu inancının terkedilmesine, daha da
önemlisi 1882′-lerde başlayan Batı etkisinin 1945’lerden sonra Amerikalılar
eliyle iyiden iyiye yer­leştirilmesine ve orada bir bakıma yeni bir Amerika
üretilmiş olmasına karşın, gariptir ki, Japonlar hala Şinto Kültü’ne bağlıdır
ve bir Şinto bağlısı olarak yaşam­larını sürdürmekten geri kalmamaktadır­lar.

Japonların yaşamım
tümüyle böylesine kuşatmış olan Şintoizme gelince, mitoloji­lerle dolu, 8000
kadar tanrının varlığına inanan, hemen her şeye tanrılık izafe eden, atalara saygıyı
ön planda tutan, hat­ta onların ruhlarını tanrılaştıran, görünen ve görünmeyen
herşeydeki tanrılaştınl-mış olan ruhlara inanç dolayısıyla da, tü­müne birden
duyarlılıkla yanaşmak, ihti­yacı İçine sokan bir dindir. Bu duyarlılığın
verdiği üst düzeyde bir estetik, zevk, ince­lik ve onur anlayışının ve
tutumunun yaşa­ma geçirilmesi olayı, bunun düzenidir.

Evrenin yumurta
biçimdeyken parçalan­masıyla göklerin ve yerlerin ortaya çıktı­ğı, varlığın
‘gök, yer ve yeraltı’ diye üç düzlemde yorumlandığı, tanrıların varoldu­ğu,
evlenmeleri sonucu çocuklarının doğ­duğu ve tanrüaştığı, ölen kimselerin ruhla­rının
da aynı konuma ulaştığı, hemen her varlığın’ ruh’ taşıyan birer tanrı olduğu ve­ya
tüm bunların ‘ruh’ların tanrı olduğu ya da her birinin insanların tapması
gereken birer tanrıya sahip bulunduğu, kurban, dua, yıkanma gibi ibadetlerin
yer aldığı, ölen ataların yeryüzündekiler üzerinde et­kinleştikleri, onları
korudukları ya da on­lara iyilik ve kötülükte bulundukları Şinto Dini, Budizm
ve Konfüçyusçuluktan kimi etkiler almış olmakla birlikte, bu etkilen­me pek
sınırlı kalmış, özümleme veya eri­me bir yana, .kaynaşma sayılabilecek bir
çizgiye bile gelememiş, ama, çok farklı bir yapı oluşmuştur. 120 milyonluk nüfu­sun
105 milyonunun Şinto, 88 milyonu­nun Budist, 18 milyonunun da öteki dinle­re
bağlı kimseler olması gibi garip bîr du­rum doğmuştur. Çünkü değindiğimia gi­bi,
bir Japon, Şintoizmle birlikte İhi1 baş­ka dini de kabul edebilmektedir. 120
ıilc 105 arasındaki fark olan 15 milyon ise Ş’m-toizm de dahil, ikinci bir dine
izinrMarmer yen dinlere bağlı olanların sayısını göster­mekledir. 88 milyon
Japon iç yaşamım Budizm, günlük hayatım da Şintoizm’le düzenleyerek, böylece,
bir türlü vazgeçe­mediği “ulusal din”inin noksanlığını gider­menin
yolunu aramaktadır.

Kimi efsaneler (ki o
da tanrıların evlen­me ve doğumlarına ilişkindir) bir yana bı­rakıldığında,
herhangi bir evrensel boyu­tu bulunmayan, içe dönük yanı çevrede dolaşan ata
ruhlarıyla, onları memnun et­mekle biçimlenen, dış planda da hemen hemen her
varlıkta olduğu varsayılan tan­rıların ruhlarının hoşnut kılınması kaygı­sıyla
yapılanan Şintoizm, haliyle, ancak evrensel eğilimlerden doğabilen derin.ve

çaplı bir ‘düşünce’nia
oluştaıasına imkan    
(1893-1943)’ıngeli§tirdiği”Rimland” (ke-vermemiş; politik
çerçevede Japon birliği-     nar kuşak)
teorisi ise hakimiyet gücünün, ni ayakta tutarak ayakta kalabilmenin yo-     Avrupa, Türkiye, İran, Hindistan, Çin ve lunu
bulmuş, günlük yaşamdaysa, inanç-    
Kore’den geçen hattın kuzeyinde kalan lar doğrultusunda, çiçek düzenleme
ve     bölgede olduğunu savunmuştur.
A.Ma-çay törenlerini bile bir sanat haline geti-     han, (I841-1914)>nı deniz jeopolitiği
Sü­ren ve zevk, güzellik ve onur sacayağı üze-     Halford Mackinder (1861-1947)’in dün-rine
kurulu bir düzeni oluşturup geliştir-    
ya hakimiyetinin kara kuvveti ile elde edi-miştİr.                                                         leceğini savunan kara
jeopolitiği ile daha Zübeyir YETİK    
sonra A.P.Severksy*in hava jeopolitiği, bu sahada geliştirilen temel
teoriler ara-JEOPOLİTİK                                            
smdadır.

19. yüzyıl kaynaklı
jeopolitik yaklaşımlar

Bir devletin millî
gücünü meydana geti-     ve
değerlendirmeler, daha sonraki dö-

ren başlıca
unsurlardan biri. Ulusal politi-    
nemlerde meydana gelen teknolojik dev-

ka ve stratejilerin
coğrafî veriler esas alın-     rimler,
uzaya açılma gibi faktörlerle etkİ-

mak suretiyle
anlatılmasını ifaHp pH^n To_    
ıD«-:…;:«- ■   <

_________JU-.„.
w&.*«ı v^ıııcı c^asaım-     nmier,
uzaya açılma gjbi faktörlerle etki-

mak suretiyle
anlatılmasını ifade eden Je-     lerini
ve ülkenin dış politikasını belirleme

opolitik kavramı,
büyüklük, topografya,     özelliklerini
önemli ölçüde kaybetmişler-

üdim, yer ve stratejik
faktörleri içerir. Ta-     dir. Ancak,
coğrafî etkenlerin hakimiyeti-

rihte, İngiltere’nin
bir ada devleti olması,     ni ve dış
politika üzerindeki etkilerini ta-

Afganistan’ın dağlık
yapısı, ABD’nin dün-     mamen
kaybettikleri de söylenemez. Yüz-

yanın siyasî
merkezlerine uzaklığı, coğra-    
yılımızda, cihada dayalı Afganistan direni-

fî belirleyicilik
teorisine en iyi Örnekleri     sinde,
dünyanın ikîncî süper gücü olan

oluşturmuştur.                                           
Sovyetler Birliği’nin yenilgisinde, müslü-

XIX.yüzyılda denizlere
egemen olma-     manların bölgenin
jeopolitik konumunu

nın, dünya hakimiyetim
sağlayacağı teori-     çok iyi
değerlendirmeleri önemli rol oyna-

si, daha sonraki
dönemlerde yerini özel-     mistir.

likle İngiliz Mc
Kinder (1861-1947) ve                                          Taha
YARDIM

Nazi Alman K.Haushofer
(1869-1946)’in

merkez ülke
(heartland) teorisine bırak-    
JÖNTÜRKLER mıştır. Jeopolitik teorisyenlerden, Dar-

win’in evrimci gelişim
teorisinden etkile- Avrupa’da, hem I.Meşrutiyet için çah-nen F.Ratzel
(1844-1904)’in Lebensra-     şan Namık
Kemal kuşağına, hem de um (hayat bölgesi) teorisi, devletleri yaşa-     1889’dan sonra gelişen ve II. Meşruti-yan
canlı organizmalara benzeterek onla-    
yet’in ilanını sağlamaya yönelen, daha rm beslenmeye muhtaçolduklannı ve
dev-     sonra İttihat ve Terakki çatısı
altında top-let ek on imik ve sosyal yönden güçlendik-     lanan özgürlükçü Türk aydınlarına Jön­ce
sınırların genişlediğini öne sürmüştür,    
türk denmekle beraber, Türkiye’de ilk ne-Ratzel’in takipçisi,
R.KJellen     sil için Yeni Osmanlılar
veya Genç Os-(1864-1922) Lebensraum fikrini daha da     inanlılar deyimi daha yaygındır. Bugün
geliştirmiş ve Jeopolitik deyimini ilk kulla-     için Yeni Osmanhlar’ı I Jöntürk
hareke-nan   ilim   adamı  
olmuştur.   Spykman     ti, İttihatçıları ise II. Jöntürk hareketi
olarak tanımlayan sınıflandırmalar daha bir yaygınlık kazanmaktadır. (Avrupa’da
XDC. asırda feodalizme karşı mücadele eden liberal, devrimci, milliyetçi kişi
ve hareketler “jön” olarak adlandırıldığın-dan, Batılılar Osmanlı
özgürlükçüleri için de aynı adlandırmayı tercih etmişlerdir.)

Dar anlamıyla II. Abdülhamid’in
ve yö­netimin muhalifleri anlamına gelen jön­türk hareketinin (II. Jöntürk
hareketi) üç genel kaynağı ve toplanma merkezi var­dır:

 1) Yüksek öğretim kurumlarındaki gizli cemiyet
teşebbüsleri,

 2) İstanbul’­dan kaçan ve Paris, Cenevre, Kahire gibi
merkezlerde kümelenen aydınlar,

 3) Özellikle ordu içinde teşekkül eden gizli komiteler
ve cuntalar. İlk iki grup, adı ge­çen merkezlerde dış devletlerin ve Os­manlı
ülkesindeki gayrı müslim unsurla­rın destekleriyle geniş bir yayın faaliyeti
sürdürmüşlerdir.

İstanbul Askerî
Tıbbiye öğrencilerinden İbrahim Temo, Abdullah Cevdet, İshak Sukutî, Mehmed
Reşid ve Hüseyînzâde Ali tarafından 1889 yılında gizlice kuru­lan İttihad-ı
Osmanî Cemiyeti’nin saray­ca haber alınarak tutuklanan ve affedilen üyeleri
yurt dışına kaçmış, böylece jön-türklüğün faaliyet merkezi genellikle Pa­ris
olmuştur. Osmanlı Devleti’ni kurtar­mak, kalkındırmak ve II. Abdülhamid yö­netimine
son vermek konulannda aynı fi­kirleri paylaşan Jöntürkler gerek yöneti­mi
değiştirmede takip edilecek metodlar, gerekse ondan sonraki yönetim tarzı ko­nularında
farklı fikirlere sahiptirler:

1- Prens
Sabahaddİn ve ekibi ferdiyetçi, liberal ve adem-İ merkeziyetçidir, itti­had-ı
anâsır (müslim, gayrimüslim Os­manlı tebaasının birliği) görüşünü savu­nur, Le
Play ekolünün etkisİndedîr. Terak­ki gazetesini çıkarmaktadır.

2-  Ahmed Rıza ve ekibi merkeziyetçi­dir, Türk
unsuruna ağırlık tanır, bu ba­kımdan bir ölçüde milliyetçidir, pozitiviz­min
etkisi altındadır, Meşveret gazetesini çıkarmaktadır.

3- Mizana
Murad ve ekibi panislamizm-den yanadır, Osmanlı tebaasının müslü-man
unsurlarına ağırlık tanır, Tanzimat reformlarının şeriata uygun bir şekilde uy­gulanmasını
savunur, doğrudan bir Batılı ekolün etkisi altında değildir, Mizan dergi­sini
çıkarmaktadır.

II. Abdülhamid’in
iktidardan uzaklaştı­rılması ve Meşrutiyetin ilanının nasıl bir yol izlenerek
sağlanacağı konularında da Jöntürkler arasında ciddî anlaşmazlıklar vardı.
Prens Sabahaddİn ve teşkilatın Er­meni üyeleri silahlı bir ayaklanmayı ve Rusya,
İngiltere, Fransa gibi yabana dev­letlerin desteğini ve müdahalesini kabul edip
benimserken (Jekobenist müdahale­ciler), Ahmed Rıza grubu hem silahlı
ayaklanmaya, hem de dış müdahaleye şid­detle karşı çıkıyordu (adem-i müdahaleci­ler).
1908 hareketini gerçekleştiren Jön­türkler daha sonra Jakoben müdahaleci grubun
görüşlerini benimseyen aydın ve ordu mensupları olmuştur. Zaten Ahmed Rıza da
sonraları bazı gelişmeler sonu­cunda istemeyerek bu gruba yaklaşmıştır.

Yukarda belirtildiği
gibi, Avrupa’da “jön’lük liberal, devrimci, milliyetçi özel­likler
taşıyordu. Jöntürklerin liberallikle­ri pek de açık olmayan bir
parlamenta-rizmden öteye geçmiyordu. Prens Saba­haddİn dışındakilerin
devrimcilikle ilgile­ri yoktu; hemen hiç biri milliyetçi değildi, İttihad-ı
Anâsır, İttihad-ı İslâm taraftan idiler. Ayrıca da gayrı müslim unsurlarla
(Ermeniler, Museviler, Masonlar) çok ya­kın ilişki içindeydiler ve onlardan
maddî destek görüyorlardı.

JöntürkhareketininBaühlasmaveBatı-     ortakhğ,, daha sonraki dönemlerin değiş-

h devletlerin Türkiye
üzerindeki hakimi-     mcz
geleneklerinden biri haline gelmiş-

yetlerının
güçlenmesındeki rolleri çok be-     tir.

lirgindir.
İttihatçılıkla başlayan ordunun,                                             
jsmaiı j^,^^

askerin siyasî islere
bulaşması ve iktidara     Bk.
Batılılaşma; Milliyetçilik.

 

 

Önceki İçerikIRK
Sonraki İçerikKADER