Fyodor Dostoyevski – Yeraltından Notlar

Fyodor Dostoyevski – Yeraltından Notlar

I

Ben hasta bir adamım… Gösterişsiz, içi hınçla dolu bir
adamım ben. Sanıyorum, karaciğerimden hastayım.

… salt hıncımdan dolayı tedavi olmak istemiyorum. Siz bunu
anlayamazsınız.

Karaciğerim ağrıyormuş, varsın daha beter ağrısın!

Epeydir böyle yaşıyorum, belki yirmi yıldır. Şimdi
kırkımdayım. Eskiden çalışırdım, şimdi görevi bıraktım. Ters bir memurdum.
Kabaydım, kabalığımdan zevk alırdım. Rüşvet yemediğime göre, demek oluyor ki
kendimde, kaba olma hakkını görüyor, bununla kendimi ödüllendiriyordum.

Ama sevgili okuyucularım, asıl hıncımın nereden geldiğini
biliyor musunuz?

… Benim asıl kızdığım şey, en sinirli anlarımda bile içimde
bir öfke ya da hıncın bulunmaması…

Yukarıda ters bir memur olduğumu söyledim ya, yalan!

19. yüzyıl insanı en başta iradesiz olmalıdır, böyle olmak
onun boynunun borcudur; iş beceren, iradeli adam aptal, dar kafalıdır. İşte
benim kırk yıllık yaşamımda vardığım sonuç!

Kırkından fazla yaşamak ayıptır, aşağılıktır,
ahlaksızlıktır.

…geçen yıl uzak akrabalarımdan biri bana altı bin ruble
miras bırakınca hemen istifamı bastım ve oturduğum şu köşeye yerleştim.

Hizmetçim, ahmaklık derecesinde hırçın, yaşlı bir köylü
karısı; ondan pis bir kokunun yayılması da her şeye tuz biber ekiyor.

Aklı başında bir adamın sözünü etmekten en çok zevk alacağı
konu nedir, bilir misiniz?

Yanıt: Yine kendisi…

Öyleyse ben de kendimden söz edeyim biraz…

II

Şunu bütün ciddiyetimle belirteyim, pek çok kez böcek olmayı
istemişimdir. Ne yazık ki buna bile erişemedim. Baylar, yemin ederim, her şeyi
fazlasıyla anlamak bir hastalıktır; hem de tam anlamıyla, gerçek bir hastalık.

…şuna iyice inanıyorum ki, değil fazlasıyla bilinçli olmak,
bilincin her türlüsü hastalıktır.

Kendimi suçlarken acılarım alçakçasına zayıflamaya başlar,
sonra da hazza dönüşürdü.

Küçüldüğünüzü ve bu yolda en aşırı dereceye varmış
olduğunuzu fark etmekten doğar bu haz.

III

…içi dışı bir insanı, onu özene bezene yaratan, sevecen doğa
ananın görmek istediği gibi, gerçek normal insan sayarım.

Doğa size danışmaz, onun sizin isteklerinizle, yasalarının
hoşunuza gidip gitmediğiyle işi yoktur. Doğayı olduğu gibi, bütün sonuçlarıyla
kabul etmek zorundasınız.

IV

Biliyorum, şakalarım oldukça bayat, kaba, çetrefilli;
kendime güvensizliğimi gösterir. Kendime saygı göstermediğim içindir herhalde.
Her şeyi anlayan bir adam kendine nasıl saygı duyar?

V

Küçülmesinde bile tat bulmaya kalkışan bir adamın kendisine
ufacık bir saygısı kalabilir mi?

Zerrece suçum olmadığı halde, birtakım düşler kurarak
kendimi suçlu bulduğum olmuştur çoğu kez.

Baylar, kendimi herkesten akıllı saymamın tek nedeni,
bitirmek şöyle dursun, yaşamım boyunca hiçbir şeye başlamamış olmamdır.

VI, VII

İnsanoğlunun çıkarının nerede olduğunu kesinlikle
belirtebilir misiniz?

Duygularımızın türlerini çoğaltmaktan başka bir işe
yaramamıştır uygarlık. Duygularının çeşitliliği yüzünden, insanoğlu, korkarım,
kan dökmede bir zevk aramaya kadar varacak.

VIII

Diyelim, gerçekten günün birinde bütün istek ve kaprislerimizin
formülü bulunuverse (…)

…işte o zaman insanlar belki de isteklerinden vazgeçecekler,
hem de yüzde yüz vazgeçeceklerdir.

İstekler bir gün mantıkla karşı karşıya gelince, artık
bizler istek duymayı bir yana bırakıp yalnızca düşünmeye başlayacağız, çünkü
aklımız başımızdayken birtakım saçmalıkları istemek, böyle göz göre göre
mantığa aykırı davranıp kendi kuyumuzu kazmak olanaksızdır…

Bana kalırsa insanın en iyi tanımlanması şöyle olmalı: iki
ayaklı nankör bir yaratık.

IX

İnsanın yaratmayı, yol açmayı sevdiği su götürmez bir
gerçektir. Ama sorarım size, neden bir yandan da yıkmaya, her şeyi darmadağın
etmeye bayılır? Yanıtlar mısınız bu sorumu?

İnsanoğlu amacına doğru ilerlemeyi sever, fakat amacını elde
etmeyi değil.

X

İsteklerimi ortadan kaldırıp ülkülerimi yok ettikten sonra
bana daha iyi bir amaç gösterin, seve seve peşinizden koşayım…

…yalvarmaya hiç niyetim yok. Benim yeraltım bana yeter.

XI

Varıp dayandığımız sonuç: En iyisi hiçbir şey yapmamaktır.
Bir köşeye çekilip, seyirci kalmaktan iyisi var mı? Onun için yaşasın yeraltı!

Yalan, çünkü iyi olanın yeraltı değil, özlemini duyduğum,
ama bir türlü elde edemediğim başka, bambaşka bir şey olduğunu iki kere ikinin
dört ettiği gibi biliyorum. Cehenneme kadar yolu var yeraltının!

SULU SEPKEN ÜSTÜNE

1

Dairedeki görevimde kimsenin yüzüne bakmamaya çalışıyordum…

Hiçbiri kendisine tiksintiyle bakılmasını umursamıyordu…

Aslında başka olmaya kim dayanabilirdi ki!

Daireye gitmek bana ölüm gelir, eve nerdeyse hasta olarak
dönerdim.

Arkadaşlarımla dostluğu fazla sürdüremiyor, kısa zamanda
arayı soğutuyordum…

…en çok yaptığım şey okumaktı.

II

Neyse ki her şeyi hoş görmemi sağlayan bir çıkış yolum
vardı: Hayalimde de olsa “güzel ve yüce şeyler”e sığınmak!

Benim için topluma karışmak, masa şefim Anton Antonoviç
Setoçkin’in evine gitmekti yalnızca. Hâlâ şaşmaktan kendimi alamadığım bir şey
varsa o da, yaşamım boyunca görüştüğüm tek adamın o olmasıydı.

İşte bir perşembe günü yalnızlığa dayanamayıp o gün de Anton
Antonoviç’in kapısının kapalı olduğunu anımsayarak, Simonov’a gitmeyi koydum
aklıma.

III

Simonov’un evinde iki eski okul arkadaşımı daha buldum.

Ciddi ciddi, hatta coşarak konuştukları konu, ertesi gün
uzak bir ile gidecek olan subay arkadaşları Zverkov için vermeyi düşündükleri
şölendi.

Şölenin düzenlenmesini üzerine alan Simonov konuşulanları
toparladı:

– Şu halde, üç kişi biz, bir de Zverkov, eder dört… Yirmi
bir rubleyle yarın beşte Hotel de Paris’te, tamam mı?

Apollon bütün giderleri kendisinden, ayda yedi rubleye
çalışıyordu yanımda.

IV

Bir gün önceden bile ilk gelenin ben olacağımı biliyordum.

V

Bugün bulaştığım kepazeliği temizlemek için çok
uğraşmalıyım. Ya bu işi düzeltirim ya da geberir giderim!

Hani neredeler? diye sordum.

VI

…sevginin bittiği yerde bütün
utanmazlığı, hoyratlığı, sevimsizliğiyle fuhuş başlıyordu.

Sevginin bulunmadığı yerde aklı da arama!

…insan önce kendisi yaşamayı öğrenmeli ki, ondan sonra da
başkalarını kınama hakkı olsun.

VII

Aşk!… Aşk her şeydir. Aşk bir kızın, değeri elmaslarla
ölçülemeyecek servetidir. Böyle bir aşk için her şeyini verecek, bile bile ölüme
gidecek erkekler vardır. Ya seninkinin değeri nedir?

İşte adresim, Liza; gel bana.

VIII

Başımı çevirip gelenin kim olduğunu görünce utancımdan
kendimi odama dar attım.

IX

Beni tuhaf bir durumda yakaladın, Liza, dedim.

Geçirdiğim bunalım gerçek olmakla birlikte, durumumu
kurtarmak için numara yaptığıma kalıbımı basarım.

Küçük düşürülmenin hıncını birinden almalıydım;  o sırada, senin yakan elime geçti, ben de
bütün hıncımı senden aldım. Eğlendim seninle. Benim gururumla oynadılar, ben de
sana aynı şeyi yaptım; beni paçavraya çevirdiler, bense ölmediğimi göstermek
istedim…

Ben huzur istiyorum, huzur! Bunu elde etmek için bütün
dünyayı beş paraya değişirim. Bana: 
“Güzel bir çay içmek mi istersin, yoksa dünyanın batmasını mı?”
diye sorsalar, hemen “Çay içmek!” diye bağırırım. Bunu biliyor
muydun?

…boynuma sarılmıştı, 
ağlıyordu. Kendimi tutamayarak, ben de, yaşamımda hiç olmadık bir
biçimde, katıla katıla ağlamaya başladım. – Bırakmıyorlar… İyi… İyi
olamıyorum… diyebildim ancak.

…kızın ellerini sımsıkı tuttum. Ondan son derece nefret
ettiğim halde beni ona kuvvetle çeken bir şey vardı.

X

…sevginin sevilen tarafından kendi isteğiyle verilen,
karşısındakinin ona hükmetme hakkı olduğuna inanıyorum.

Bir an önce gözümün önünden çekip gitmesini istiyordum.
“Huzur” istiyordum, yeraltında yalnız başıma kalmak istiyordum.
Alışamadığım “canlı yaşam” beni, 
soluğumu kesecek derecede bunaltmaya başlamıştı.

İnsan ruhunu kasıp kavuran bir duygunun -küçük düşürülmenin-
gene aynı ruhu yücelteceğini kim yadsıyabilir?

Kolay elde edilmiş bir mutluluk mu, yoksa insanı yücelten
acı mı daha iyi? Evet, hangisi daha iyi?

…bizler, az ya da çok, yaşamak alışkanlığını yitirmiş,
aksaya aksaya yürüyen insanlarız. Hem de gerçek “canlı yaşam”dan
tiksinecek, onun lafını bile işitmek istemeyecek kadar yaşama yabancılaşmışız.

Şöyle bir daha, dikkatlice düşünün! Biz bugün
“canlılık” denen şeyin nerede bulunduğunu, neyin nesi olduğunu, hangi
adla çağrıldığını bile bilmiyoruz. Elimizden kitaplarımızı alsalar,  bir anda neye uğradığımızı şaşırırız. Artık
hangi yolu seçeceğimizi, kime tutunup kimden kaçacağımızı, neyi sevip neden
nefret edeceğimizi, neyi sayıp neyi hor göreceğimizi bilemeyiz.

Bize insan olmak, yani etiyle kemiğiyle insan olmak bile yük
geliyor; bundan utanıyoruz, ayıp sayıyoruz. “Soyut insan”  diyebileceğim garip yaratıklar olmaya can
atıyoruz. Biz ölü doğmuş kişileriz, zaten çoktandır canlı olmayan babaların soyundan
ürüyoruz ve bu durumu gittikçe daha çok beğeniyor,  bundan zevk almaya başlıyoruz. Nerdeyse bir
kolayını bulup bizleri doğrudan doğruya düşüncelerin doğurmasını sağlayacağız.

 

 

Türkçeleştiren: Mehmet Özgül